Dev gibi kestane agaclari altinda ciplak ayak dolastigimiz, buz gibi sularında balık tuttugumuz fırtınanın cocuklarıyız biliyoruz ki hırcınlıgımız, asiligimiz ondandır.
Kemençe Sanatçısı Muhammet Yakupoğlu Yaşama Veda Etti
Almanya’nın Mülheim kentinde yaşayan Trapezounta (Trabzon) Tonya’lı Kemençe Sanatçısı Muhammet Yakupoğlu uzun zamandandır mücadele verdiği şeker hastalığına yenik düşmüştür.
Yol kolaylaştıran olarak, bölenleri, uzaklaştıranları, sınırlandıranları ve yer’i mekanlaştırır, birleştirir, yükseltir. Yürürken yol da insan da, her ikisi de yücelir.
YER:
(TDK) Bir insanın bir şeyin, kimsenin kapladığı boşluk; taban, Bölge, mekan,
Durum, vaziyet, konum,
Makam, önem
Arazi, toprak parçası
Yerküre
Mahal,
İnsanlar “yer”lerde oturur. “Yer”lerde yaşar. Kırsal alanlarda kendisini kan bağıyla, kentlerde yerlerle tarif eder: “Nerelisin hemşerim?” son yirmi yılın kentlisinin geldiği yere bir türlü sığamadığının ifadesidir. Heidegger bize yer edinme faaliyetimizin inşa ile olmakta olduğunu söyler: Bir bina yerin ve ikamet edenlerin faaliyetine göre inşa edilir ve sonrasında ihtiyaçlarına göre düzenlenir. Yani inşa etmiş olduğumuz için ikamet etmiyoruz, ikamet ettiğimiz için inşa ediyoruz.
Oysa ikamete zorlandık: İnşaatın içine zorla ikamet ettirildik. 90ların zorunlu göçü ve 2002 krizinin zorlu savuruşu, yoksulu, nitelikli ve niteliksiz yoksulu, her yaştan çaresizi merkezkaç etkisinde kentlere savururken; “nerelisin?” sorusu 80 lerden farklı bir anlam içeriyordu: “Sana güvenebilir miyim?”. Böylece kendimizi bir “yer”e aitmiş gibi gösterip kanıtlamak zorunda bırakıldık. İkamet pusulamız istikametimizden saptı, yer’e dair bütün bildiklerimizin çocukluk rüyalarımıza sakladık. Giderek yarı kırık bir belleğin yansımalarına gömüldük.
Kimliklerin arka yüzleri ön yüzlerinden çok tanımladı bizi. Giderek yüzsüzleştirilmeyi de benimsedik.
YERSİZ-YURTSUZ:
Vatan
Welat
Wetan
Yurt
Anayurdu, babocağı
Daykî nîştiman
Yer’lerde oturur, kendimizi yer’e göre tarif ederiz. Aristoteles “Olmak, yer’de olmaktır” diyor. Bir türlü savunmayı başaramadığımız, kendimizin bir yerli olduğunu kanıtlamak için, yerleşik olduğunu söylemek için bin dereden su getirdiğimiz bir dünya oldu burası: 7 çeşidini dünya üstünde gezdirdiğimiz Nuh’un Gemisi mitolojisinden beridir böyleyiz. Toprağı topos’a çevirdik : “Kara ehliyiz biz” diye yalvarıyoruz, “Nuh’un çocuklarıyız, karaya çıkmadan oğullarımız karılarının üzerine varmadı” . “Bir yer’liyiz” diye inliyoruz. “Adı belli sülalelerdeniz” “Bizim de dedelerimiz Çanakkale’de savaştı, Hamidiye alaylarına asker verdik” diye babalanıyoruz. Kurucu öğeymişiz, öyle diyoruz. . “Ahıska Türklerindeniz” veya “Selanik göçmeniymişiz biz” . “Yerimiz yurdumuz, soyumuz sopumuz belli” diye yalvarıyoruz. Savrulup geldiğimiz kentin üç kuruşluk izbesine beşbin lira ödemeye hazırken ve kenardaki yılışık belediye reklamında yoksullara yardım panosunun altında reklama dahil olmak için otururken, neredeyse yalvararak “yerli’ yiz diyoruz. “Nerelisin hemşerim” diye sorma sırasının bize geldiği bir anı bekledik. Bir gün bir yabancıyı bir köşede, bizi yirmi yıl önce yaptıkları ve hala yapmakta oldukları gibi kanlı dişlerle kıstırıp: “Yabancılar raus!” diye haykırabileceğimiz günün gelmesini umduk. Kendimizin yer’li olduğunu kanıtlayabileceğimizi, bu büyük kanlı kurtlar sofrasının bir köşesinde artıklarla dahi yetinebilmek için “Türküz/yer’liyiz” demenin yeterli olduğunu sandık. Ama kurallar bitmiyor: Henri Lefebvre “sadece siyasal olanın zemini değil, bizzat siyasal ve sosyal olanın kendisi olarak mekan, egemenliktir” der. Kaybettik. Habire kendimizin yenilebilir en küçük lokma olduğuna devleti inandırmamız gerekiyor. En aşağılık ve en küçük lokma olduğumuza. Yutulmak için hazır olduğumuza.
Kendimizin o toprak içindeki varlık anlamını, chóra’yı, mekan ehli birer varlık olmayı unuttuk: Yer’in sabit bir durum, vatanı bir çıkar ortaklığı, vatandaşlığın devletçe kabul edilmek, yerliliğin Türklük, yakınlığın cemaate girmek, çıkarın partili olmak anlamına geldiği ve onaylandığı uzun dönemler sonrası; içimizdeki belirsizleri, renklileri, aykırıları ve sapkınları sırayla öldürdüğümüz yeni “yer-ülke”mizi hazırladık: % 50 yi evlerinde zor tutuyorduk!
KÖPRÜ:
Yine Heidegger: Yer bir köprü olmadan önce zaten orada değildir” diyor. Hatta köprü, yer’in en temel göstergesidir. Bir yer ancak köprü sayesinde orada olabilir. Köprü sadece ırmağın geçilmesini değil iki kıyının toprak olarak birleşmesini , devingenliğin ve sınırın aşılabilir olmasını sağlar. Öte yandan bu olur olmaz, yer bir mekan konumuna indirgenir.
Belediyeler büyük bir öfkeyle meydanlara saldırıp, küçülttüğünden, haftalık semt pazarlarını yok ettiğinden beri, artık bizim için tek köprü AVM’ler kaldı. Bir mekandan diğerine birbirimizi seyredebildiğimiz ve gün sonunda yine de temassız ayrılabildiğimiz “yok-yer”ler: AVM’ler. Semt pazarları ile insani veya meydanlar gibi ticari mübadeleye gerek bırakmıyorlar. Zira tarihsizdirler.
Mekanlar artık insan istemiyor. Köprüyü yeniden tanımlamak için üzerine kurban kanı akıtmak gerekiyor. Köprünün insani bir geçiş alanı olmasından ziyade, yeniden inşasının kamunun değil devletin onayladığı bir kutsallığa indirgenmesi gerekiyor. Geçişli yolları bitirdik, devletin kamusal alanı işgaline izin verdik. Yetmedi, devlet evlerin içine taşındı: Yatak odasından geçtim, hamile karnımızın içine yerleşti.
SINIR:
Sınır, vatanın ve bölgenin kozmografyadan çıkıp topografyaya girdiğini, oradan da bir harita haline geldiğini işaret eder. Kelime etimolojik olarak çok yüklüdür:
Sınır (border): Limit(Lat.) çıkış, uçlar, ekili olmayan alanlar (Webster);
Latino: margo-margins (uçlar) (ekeneksiz alan, işe yaramaz vahşilik)
Elbette imparatorlar, krallar, sultanlar, beyler kendi merkezlerinden uzaktaki bu alanları “tanımsız”, “boş” vb. olarak adlandırırken, aslında kendi mülkleri dışında uzamlardan söz ediyorlardı. Peki halklar 12.-15.yy arasında bu uzakları nasıl adlandırıyordu? Özellikle ilk bin yılı takiben bölmelenmişlikle (zonality) çizilen alanların yerini çizgisellikler (linearity) alınca (Vico.), sınırdışılık da buna göre belirlenmeye başladı 12.yy başında, korkutucu bir uzaklık, bir uzam, alan olan uçlar; iktidarlar güçlenerek savaş haritalarını geliştirdikçe birer ekenek, arazi ve hatta devletlerin mülkleri haline gelmeye başlar.
İmparatorluk savaşları millet savaşlarına dönmeye başladığında, savaşın haritaları birer birer insan haritaları olmaya başlar, kozmografya kartografyaya dönüşürken; vatandaşlar sınırlar arasında sıkışıp kalır ve kendi milliyetlerini ispatlamaya girişirler. Kozmografya kaybolur.
Böylece sınırlar hem dışarıya hem içeriye kapalı birer çizgi olarak anlaşılır. Oysa sınır bir alandır, geçişlidir, seçicidir ve her zaman onun içinden karşıya uzanmak mümkündür.
Sınırlarda yaşayanlar, karşıya da bir uzantı olduğunu ve böylece karşıda vatandaşlık pazarlığına girişilebilecek bir başka devlet olduğunu da bilirler. Bu bilgi, sınırda yaşayanları iç bölge vatandaşlarından hem daha kırılgan, hem de daha güçlü yapar. Devletle bu karşılaşmaların güçlü aktörü devlet ise, zayıf da olsa bir diğer öznesi sınır vatandaşıdır. Devletin kendi egemenliğini bu çarpışmadaki güç bileşenlerine ve bu bileşenlerin güçlerini hangi politik ve iktisadi örüntülerle kazandığına bağlı olarak ortaya çıkar ve siyasi ve ekonomik gücü de o oranda meşrulaşır Zira devlet egemenliğinin meşruiyeti, kendi tarihini sınırda haritalandırır. Böylece devlet, yıllarca komşularını yeniden tariflemekten, iç ve dış düşmanları yeniden adlandırmaya pek çok sınır çizdi. Sınır bir mekan oldu ve kendi kültürünü de yarattı. Böylece devletin dışında bir olanak, bir geçiş oldu.
YOL:
(TDK) Aşılan, tarik
İçinden geçilen, akan yer
Gidiş çabukluğu, hız
Davranış tutum, gidiş davranış biçimi
İlke, sistem, usül,tarz
Kez, defa
Hile, tuzak
Gaye, uğur, maksat
Çare, yöntem
Mekanda yer değiştirerek deviniriz. Bir konumdan ötekine gider geliriz. Hareket ise bundan ibaret değildir. Aristo için bu devingenliklerin sadece bir türüdür, ama yalın bir devinim sayılmaz. Zira asıl akış, yolun kendisi aynı zamanda bir mekandır. Hafızanın mekanıdır. Asıl akış, hafızanın yolda akışıdır.
Binlerce yıllık İpek Yolu, hem herkesin ezbere bildiği bir geçiş yeri hem de kendisini onun üzerinde yeniden var ettiği bir mekandır. Kafkaslardan Anadolu’ya inilebilecek tek yol olan Kura vadisi, Anadolu’yu Hazar’a bağlayan muhteşem antik eserlerle dolu bir uzamdır.
Mezopotamya, iki ırmak arası, Beyt Nahrin: nehirler ülkesi (Assyr.) sadece nehirlerini akışıyla değil, içinde biriktirdiği hafızasıyla da bir geçiştir, bir yol’dur ve terbiyedir, şimdilerde kanın ve aşkın içinden sabırlı ve zorlu bir geçiştir.
Via Egnatia: MÖ 200lerden kalma ve İstanbul’u Trakya’ya oradan Yunanistan ve Balkanlara ve Adriyatik’e bağlayan yol, iki tarafında bağlayan, büyük ticaret geçidi. Mültecilerin Edirne’den 2015 başlattığı büyük göç yürüyüşü, insanın sezgisinin hafızasına dolanmasının en güzel örneği olup, via Egnatia yoluna düşmüştü. Mülteciler Via Egnatia’yı yeniden arazi, yeniden mekan ve mülksüzlerin vatanı haline getirdiler.
Geçişler, akışlar, tıpkı büyük coğrafya parçaları, ufkumuzu genişleten heyecan veren büyük manzaralar gibi, insanı içindeyken biçimler. Yürüyen, alanın sabitleyicilerinden sadece birisidir. Geçici olarak Terra/Res Nullius’u(boş/herkesin olan topraklar) kullanır . Yerine başka birisi geldiğinde orayı terk eder. Çünkü yürüyenin gelecek ve zaman anlayışı “yerleşik”ten farklıdır. Yürüyenler, yolun hem kendisi olur hem hafızalarından bir parçayı, orayı farklılaştırmış olarak hediye ederler.
Yol, böylece kendisi bir kurulmuş, tarik ve kolaylaştıran olarak, bölenleri, uzaklaştıranları, sınırlandıranları ve yer’i mekanlaştırır, birleştirir, yükseltir. Yürürken yol da insan da, her ikisi de yücelir.
Böyle diyordu Poştof Yusufun annesi, kapıda kemençe çalan oğluna.Yusuf, annesinin içten bir şekilde inandığı o dönemin yaygın görüşüne kulak asmadan büyük bir keyifle vuruyordu tellere."Çalmayla bir şey olmaz, bırak da zevkimi edeyim" dese de annesinin içi rahat etmiyor, oğlunu iknaya çalışıyordu:"E uşağum çalma şunu da, rahmetli baban çalgılardan haz etmezdi. "Yusufun babası çalgılardan haz etmezdi belki, ama görev icabı belinden hiç ayırmadığı "piştov"una âşıktı adeta.
O kadar ki, adı bile "Poştof olarak anılır oldu. Sürmene sokaklarının korucusu Poştof Mustafa belinde taşıdığı ve kendisiyle özdeşleşen piştovunu ismiyle de taşımış, genç yaşında öldükten sonra da bu lakabı oğullarına devretmişti.
Yusuf un kemençesiyle horona duranlar fotoğraf: Ali Temelli albümünden
Yunus Avcısı Yusuf
Poştof Mustafa öldüğünde Yusuf henüz çocuktu ve çok geçmeden ekmek peşine düşmesi gerekiyordu. O dönemin şartlarında fazla da seçeneği yoktu Yusufun. Pek çoklan gibi o da yunus balıklarının peşinden denizlere açıldı.1940'ların 50'lerin fakirlik yıllarında tutunacak en önemli ekmek kapılarından biriydi yunus avcılığı. Açıklarda kimi zaman ığriple, kimi zaman mavzerle yakalanan yunuslar kumsallara boşaltılıyor, burada derisi ayrılıp kazanlarda eritiliyor, leşleri de tarlalara gübre olarak seriliyordu. Bu iş daha çok Civra'da yaygın olsa da, Poştof Yusufun mahallesi Gölonsa'da da yapıldığı oluyordu. Gölonsalı kadınlar Yunus derisi yüklü sepetleri mahalleye taşıyıp kapı önlerinde kurulan kazanlarda eritiyor, havaya karışan ağır yağ kokusu mahallenin bıçak ustalarına kadar ulaşıyordu. Gölonsa, öteden beri meşhur Sürmene bıçaklarının yapıldığı merkezdi. Yunus yağı da Sürmene bıçağının 'sır'larından biriydi. Bakır kazanlarda eriyen yağların en önemli alıcılarından biriydi bıçakçılar. Poştof Yusuf mahallesinin geleneksel mesleği bıçakçılığı yapmadı belki, ama onlara yağ sattı ve ileride de göreceğimiz gibi Sürmene bıçağını ustaca kullandı... Ama birçok yunus avcısı gibi onun da yaptığı işten ızdırap duyduğu anlar çok oluyordu. "E kari, öyle inliyorlardı ki, yüreğumden kan damladı, insan gibi kuyis1 ediyorlar." diyordu eşi Safiye'ye.
“Almam oni, Çok Geveze bi Şeydur O”
Zarha'dan Poştoflara gelin gelen Safiye "Nasul ettun da aidi bu adam seni?" diye soran komşusunu şöyle bir mani ile yanıtlar:Vurdum girdap baluği Leşine bak leşine Yusuf beni almadı Kendum geldum peşine Komşunun da gönlü vardır Yusufta, ama o Safiye'yi tercih eder. Yusuf kemençe çaldığından düğünlerin vazgeçilmez ismi olmuştur hep. Kemençe gibi neşeli vehareketlidir, yerinde duramaz. Gönlü de annesinin halasının kızı Safiye'dedir. Peşinde dolaşır, fındıklıkta gizlenip ona küçük taşlar atar, düğünlerde göz kırparak 'işmar eder', onun evinin önüne yaklaşırken havaya mermi sıkıp, kemençe çalar vs. Bir keresinde de pazarda önüne çıkıp çikolata, kuru üzüm, leblebi dolu bir kutu hediye eder. Ama Safiye utancından kutuyu dereye atar. Herkesin önünde gururu da iki paralık olup dereye atılmıştır Yusufun. Oysa Safiye de göründüğü gibi kayıtsız değildir Yusuf'a. Zarha'daki evlerinin denize bakan penceresinden Yusufun balıktan dönüşünü gözler, düğünlerde onun işmarlarına gülümseyerek karşılık verir. Bunu da herkes bilir. Günün birinde, Safiye'nin ağzını yoklamak için Yusufun dayısının kızı onu evine çağırır. Poştof da kulağını kapıya dayamış, içerideki odadan dinlemektedir konuşulanları.
Dayıkızı sorar:"Alacak misun Yusufi?"
Safiye: "Yok, almam oni, çok geveze bi şeydur o."
Dayanamaz artık Yusuf, hışımla içeri girer, bir küfür savurur, "Niye almayacak- mişsun beni, o zaman kaçuracağum seni!" der ve çok geçmeden başka bir kemençeci Perili Ziya ile bir olup Safiye'yi kaçırırlar. Evlendiklerinde Safiye on yedi, Yusuf da on dokuzundadır.Bu evlilikten dokuz çocukları olur çiftin: Mustafa, Mehmet, Melahat, İsmail, Kemal, Kenan, Ali Osman, Ömer, Nebahat... Poştof Yusuf balıkçılığı bırakıp, 1960'ların sonuna doğru İyidere'de çay fabrikasına girmiş, sonraki yıllarda da Zarha'da tekel ürünlerinin satıldığı bir dükkân açmıştı. Şen bir aile yaşantısı vardı Yusufun. Kucağına çikolatalar, kuru üzümler, bisküviler doldurur, sürekli yanında taşıdığı kemençesini çala çala evine gelirdi.
Neşeli Hayat
Poştoflar'ın evi hep kalabalıktı. Kemençenin sesini, Yusufun haykırışlarını, havaya sıkılan mermileri duyan bu dayanılmaz çağrılara kayıtsız kalamıyor 1947 yılında kurulan Folklor Derneği'nin o dönem Sürmene'sinin sosyal yaşamında çok önemli bir yeri vardır. Bu dernek çatısında horon ekibi kurulur ve birçok yere Sürmene'yi temsilen gider.
Poştof Yusuf da bu ekibin ayrılmaz bir parçası olarak derneğin çeşitli etkinliklerine katılır.Bu etkinliklerde en büyük ilgiyi özellikle bıçak oyunu çeker. Poştofa bıçak oyununda eşlik eden Ali Temelli seyircinin heyecanını arttırmak için koluna içi kırmızı boya dolu bir balon bağlar. Oyunun en heyecanlı anında gömleğinin altındaki bu balonu sıkıp patlatacak ve seyirciler kan revan içinde oyunlarına devam eden bu Sürmeneli gözü pek bıçakçıları daha bir heyecan ve ilgiyle izleyeceklerdir.Ankara Palas’ta gösteri başlar. Salon, aralarında dönemin bakanları ve milletvekillerinin de olduğu seçkin bir seyirci topluluğu ile doldurulmuştur. Kemençe, türkü, horon faslından sonra Poştof Yusuf ile Ali Temelli'nin bıçak oyununa sıra gelir. Salondaki seyirciler, havada uçuşan bıçaklarıyla birbirinden ilginç figürler sergileyen bu Sürmenelileri gözleri açık bir şekilde izlemektedir. Oyun ve seyirci tam kıvama gelince Ali Temelli yaralanmış gibi acı içinde kolunu tutar, gizlediği balonu sıkmaya başlar; ama nafile, balon patlamak bilmez bir türlü. Seyirciler heyecanlanmıştır. Bu sıra Poştof bıçağını sallamaya devam ederken, kazayla Ali Temelli'nin daha önceki gösterilerde yaralanmış eline bıçağı değdirir. Balon patlamamıştır, ama Ali Temelli’nin daha önceki yarası bir kez daha darbe almış, eli kan içinde kalmıştır. Seyircilerin arasından çığlık sesleri yükselir, öndekiler sandalyelerinden kalkar, bir adım geri çekilirler. Ali Temelli topluluğun bu tepkisi karşısında acı çekme numarasına devam ederken Poştof Yusuf olayı daha da abartır, elindeki bıçağı seyirciye doğru sallamaya başlar. Gözleri sonuna kadar açılmış bir şekilde, burnundan soluyan bu adamın oyun mu oynadığına, yoksa cinnet mi geçirdiğine emin olamaz seyirciler. Belki de planlı bir suikastın parçasıdır bu. Bakan, milletvekili, davetliler kendilerine doğru dönmüş emin olamadıkları bu adamın bıçağından korunmak için daha da gerilirler. Poştof, elindeki bıçakla Sağlık Bakanı’nı göstererek öfke ile bağırır:“Ali Temelli, Ali Temelli, seni elimden doktorlar bile kurtaramaz!”Önceden planlanmamış, tamamiyle doğaçlama bu sahnelerin ardından Ali Temelli tekrar devreye girer, birkaç figürden sonra son hamleyi yapıp Poştof’u alt eder, iki Sürmenelinin selamıyla oyun sonlanır. Seyirci de derin bir "oh" çekerek coşkuyla alkışlarlar.Dağdaki böyle günlerin birinde büyük üstâd Bahattin Çamurali'nin kemençesinin eşliğinde bıçak oyunu oynamaktadır Yusuf. Kemençe coştukça o da coşar, Poştofun Gölonsa yapımı kaması havada görünmez şekiller çizer. Ama nasıl olduysa elinden kaçırdığı kaması uçar, Bahattin Çamurali'nin şakağını sıyırıp geçer. Ama Cidali Bahattin şakağından damlayan kanları umursamadan kemençesini çalmayı sürdürür. Poştof da kamasını tekrar almış oyununa devam eder. Onlar oyuna devam ederken haber Cida'ya "Bahattin Çamurali'yi dağda kestiler" şeklinde ulaşır. Cidalılar silahlanıp soluğu dağda alırlar. Gördükleri tablo şaşırtır onları elbet, çünkü Çamurali keyifle kemençe çalmakta, Yusuf da bıçak oyunu oynamaktadır.diyordu Yusuf, "Siz benum cenazemi göre- ceksunuz, ne insanlar gelecek".
“İçme Şunu, Bir Lokma daha Yaşayalum Böyle Tatlı”
Çok sevilen bir adamdı Poştof; iyiliksever, neşeli, şakacı, eli açık... Evden ceket ile çıkar, sade gömlekle dönerdi bazen.
Sorardı Safiye:"Ulaa, hani üstündekiler?"
"E kari, bir adam gördüm, üzerinde hiçbir şeysi yokti, verdum ona"
Bazen gömleksiz bile geldiği oluyordu. "Ama"Ev ve bahçe işlerinde de Safiye'ye çok yardımcı oluyordu. Misafir geleceği günlerde ondan evvel kalkar, tabak-çanakları yıkar, makarna keser, hamuru yoğurur, ekmeği fırına verirdi. Aşçılığı da çok iyiydi Poştofun. Evlenmeden önce Gelibolu'da, Ali Osman Çakır'ın taşocaklarında aşçılık bile yapmıştı. Hiçbir kadın çekinmezdi de ondan. Komşu kadınların evinde toplanıp yufka açtıkları gün o da aralarına karışır, hamuru yoğurur, yufka eder, pişirirdi. Sadece evde değil bahçede de Safiye'yi yalnız bırakmazdı.Karadeniz'de genelde kadına bırakılan birçok işi o üstlenirdi. Safiye'nin sırtından sepeti zorla alır, kendi yüklenirdi. Utanırdı bundan Safiye, biri erkeğini sepet taşırken görecek diye. Safiye'nin elinden orağı alır ot biçer, beli alır tarlayı beller, çayırı, odunu yüklenir taşırdı. Kadın kendine pek aldırmazdı, ama Yusufun omzunun ip ile kesilmesi onu incitirdi.Bir daha yük taşımaması için kızdığında, Poştof: "E karı, ben sana acıyorum, o yüzden taşıyorum" derdi.Belki de tek kusuru çok içmesiydi. Eve ayık geldiği nadirdi. Tekel dükkânında sofrası eksik olmaz, kadim dostları İbrahim, Celal, Cincinin Ali ile sabahtan akşama kadar kemençe çalıp içerdi.Gece geç saatlerde belinin bir tarafında silahı, diğerinde çikolata-yemiş dolu torbasıyla kemençesini çala çala gelirken sesi duyulurdu:"Ay doğar ayan ayan Çıktım yoluna yayan Geliyirum e kari Uykuda misun uyan"Uykuda değildi Safiye, bu kadar sıklıkta içmesinden tedirgin oluyor, bu şen yaşamlarının uzun sürmeyeceğinden korkuyordu: "İçme şunu, bir lokma daha yaşayalum böyle tatli" diye yalvarırdı. Ama Yusuf için, kemençe gibi bir vazgeçilmezdi içki de. "Korkma," diyordu Yusuf, "sizi kimseye muhtaç etmem. Ama ben ölünce alursun paramı da gidersun kocaya, o da senun bileceğun iş. Ama hortlayup yerum seni" diye de takılırdı ona.Bazen eve gelmediği akşamlar da olurdu. Böyle zamanlarda eğer düğünde ya da arkadaşlarıyla Zarha dağında değilse Kadem Reisin Ali'nin mezarında uyurken bulunurdu. Ali, onun çok candan arkadaşıydı...Kimi geceler de Ortamahalle’deki kalenin surlarına oturur, yıldızlara kemençe çalardı. Böyle zamanlarda kemençenin sesi pek bir efkarlı çıkardı.Bir gün geç vakitlerde kemençesini çala çala gelirken, hışımla pencereye çıkan bir adamın küfrederek,"Bu yolları sana mı verdiler?" demesine çok sinirlenir, belindeki silahı çıkarıp pencereye mermi yağdırır.Adamın şikâyeti üzerine bir ay cezaevinde yatar. Aslında pek de yatmaz, çünkü cezaevinin gardiyanı Mehmet, akşamları kapıyı açar, "Git çoluk çocuğunla görüş, yarın gelirsin." deyip sık sık evine yollar Yusuf’u.
"Keklik Gibi”
Bir gün korkulan başa geldi. 25 Şubat günü Poştof Yusuf rahatsızlandı, yediğini kusuyor, zayıflıyordu. Birkaç gün sonra Trabzon'a, Nümune hastanesine götürüldüğünde yapılacak çok şey yoktu artık; alkol bütün vücudunda onarılması güç tahribatlar yapmıştı. Hastaneye yattıktan iki gün sonra ameliyata alındı. Hastaneden çıkamayacağını biliyorduYusuf, "Keklik gibi geldim buraya, nasil benum salimi alacaklar" diye isyan ediyordu bu yaşta ölecek olmasına.Safiye, hastane ziyaretinden dönüp evine gitmeden Poştof Yusufun ölüm haberi ulaştı Sürmene'ye.Poştof’un evinde o günden sonra, bir zamanlar hiç susmayan kemençesi daha çalınmadı. Nedense evin dokuz çocuğundan hiçbiri bu çalgıyı öğrenememişti. Safiye, sessizce duran bu kemençeyi her eline alışında, kırk yıl aynı yastığa baş koyduğu eşi için hep ağladı...
Lazlardaki bu gelenek sadece eğlence değildir. Bir taraftan iş yapılırken, diğer taraftan çocuklar iş yapmakla eğlenceyi bir arada yaşarlardı.
Eskiden tüm dünyada olduğu gibi Lazona’da da yaşam çok farklı idi. Bütün işler insan ve hayvan gücü ile yapılırdı. Yenilikler tüm dünya insanlarının yaşamında yapmış olduğu değişikliği Lazona’da da yapmıştır.
Lazların geçmişten bu günlere gelen adet, gelenek ve alışkanlıkları vardır. Ben sizlere, artık bu zamanlarda kalmayan, geçmişte çocuklar için önemli bir eğlence kaynağı olan “pagara”lardan söz edip anlatacağım. Çocukluğumda Lazonada mısır tarlalarında pagaralar olurdu. (Pagara: Alevleri büyük ateş) Çoğu yerde mısır tarlalarının yerini çaya bırakması ile artık Lazona’da Pagaralar kalmadı diyebiliriz.
İlkbaharın ilk ayları mart ve nisanda en büyük iş tarlaları belleyip kazımaktı. Mart sonlarında tarlaları sulayan harkların suyu kesilip tarlalar iyice kuruduktan sonra, kıştan beri içeride tutulan hayvanlar da, baharın ilk günleri dışarı çıkarılırdı. Tarlaların bellenip kazılmasında öküzler de kullanılırdı ama çoğunluk bu işleri imece ile yapardı. Tarlalarda iyi ot olurdu ve inekler güzelce karınlarını doyururlardı. İneklerin otlatılmasında çocuklara yardım ettirilirdi. Aylardan beri içeride kalan inekler dışarı çıktıklarında delilikler yaparlardı. İlk günler yeni ayaklanmış danaları ile, otlamaktan çok koşuşurlardı. Çocuklar da inek ve danaların koşuşmalarına eşlik edip peşlerinden koşup dururlardı. Çocuklar böylelikle baharın tadını çıkarırken bir yandan da kazılacak tarlada inek otlatıp otlar zayi edilmezdi
Kazımaya başlanmadan önce tarlalar iyice temizlenirdi. Geçen yıldan kalmış mısır sapları kazma ile kesilip toplanırdı. Bu iş çocuklar için bir oyun sayılırdı. Topladıkları mısır saplarını üst üste yığıp, büyük yığınlar halinde ateş tutuşturulup yakılırdı. Büyük alevli pagaralar olurdu. Çocuklar en büyük kimin pagarası olacak diye aralarında yarışma yaparlardı. Sonradan da pagaranın alevleri üzeriden atlamaca oynarlardı. Alevlerin üzerinden atlarken “auuu…hihihi"; diye bağırırlardı. Lazonada her evin tarlasında beş-altı pagara olurdu. Pagaranın alevleri yükselince, inekler de şaşkın şaşkın bakıp koşuşurlardı. Çocuklar pagara ile ilgili konuşmaları bir-iki hafta bırakmazlardı. En büyük pagara kimin ki idi dilden dile dolaşır, köyde herkes tarafından bilinirdi. Kimi zamanlar da, büyük pagara yakmak için çevre çocukları yardımlaşırdı. Pagara tutuşturuldu mu alevleri karşı ve aşağı mahallelerden görünürdü. O zaman çevredeki tüm çocuklar birikip teker teker üzerinden atlardı.
Lazonadaki bu pagara oyunu, Nevruz geleneğine çok benziyor. Nevruzu yapanlar da alevlerden atlarlar ve atlarken bizimkiler gibi haykırırlar. Yalnız Nevruzda olduğu gibi belli bir gün yoktur, genel olarak nisan (april) ayı içinde yapılır
Lazlardaki bu pagara geleneğinin salt eğlence amaçlı olmayıp bir yandan iş yapıldığını bir kez daha belirtmek yararlı olacaktır. Zira Lazlarda dini bayramlar dışında işler hiç bırakılmaz. Tüm eğlence gelenekleri ya iş saatleri dışındadır yada iş amaçlı yapılan eğlencelerdir.
Trabzon tarihinde bir dönüm noktası: Sümer Opera Binası
1912 yılında Rumlar tarafından yapılan Sümer Sineması'nın Türkiye'nin ilk opera binası olup olmadığını uzun süredir araştırmaktaydım. Bu konu üzerine kafa yoran ve bulgularını bizimle paylaşan bazı günce yazarları, Sümer Opera Binası'nın etkisini 1890'dan 1914'e dek sürdürmüş olan Art Nouveau akımının bir örneği olduğunu çeşitli web sayfalarında belirtmişlerdir. 1925 yılında sinemaya çevrilen yapı, o tarihten yıkılışına dek Sümer Sineması adıyla anıldı.
Mimari değeri yüksek bu yapıtın 1958 yılında alınan bir kararla 14 günde yıkıldığı da ne yazık ki gerçek. Bugünkü Meydan Parkı'nı Tanjant'a bağlayan yol üzerinde bulunan yapı 20. yüzyıl Türkiyesi'nin ilk opera binası olma özelliğini de taşımaktaydı. Şimdi, bu sonuca nasıl ulaştığımızı görelim.
Art Nouveau akımının ilk örneklerinin İstanbul ve İzmir'de bulunduğu sanılmaktadır. Ne var ki, bu yapılardan biri olarak gösterilen Süreyya Operası'nın yapımı 1927 yılına dek gecikmiştir. Kadıköy'de kurulan bu yapı, İstanbul'un Anadolu yakasının ilk opera binasıdır.
1840 yılında Pera'da yapılan 400 kişilik Bosko Tiyatrosu, hem seyirci kapasitesi hem de temsil edilen yapıtların türü bakımından opera binası özelliği taşımamaktadır. Osmanlı padişahlarından Sultan Abdulaziz'in onuruna düzenlenen tiyatro temsillerine evsahipliği yapan binanın Büyük Beyoğlu Yangını'nda yerle bir olduğu sanılmaktadır.
Bu da gösteriyor ki; Sümer Opera Binası, zamanının eşsiz yapıtlarından biri. Binanın opera temsilleri için özel olarak kurgulanmış olması ise Trabzon'un bu yapıyı yitirmiş olduğu gerçeğini daha da acı hale getirmiyor mu?
"Bulutları Beklerken"; Karadeniz’in sislerle örülü yaylarında 50 yıl boyunca sırtına yüklenen sırlarla yaşamak zorunda kalmış bir kadının hikayesidir.
1916 yılında Karadeniz bölgesinden göç etmek zorunda kalan Rum ailelerden birisinin kızıdır Ayşe ya da asıl adıyla Eleni... Ayşe/Eleni sürgün yollarında ailesinin büyük bir kısmını karlara bırakıp Mersin’e ulaştığında, küçük kardeşi
Niko ile çok çaresiz kaldıkları bir anda Türk bir aile tarafından evlatlık edinilir. Küçük Eleni’nin acımasız deneyiminin travması, yeniyetme Selma’yla kurduğu sevgi dolu bağ sayesinde hafifler. Niko’nun gidişine göz yumup, yıllar sonra bütün hayatını bir gölge gibi adadığı sevgili Selma’sı da vefat edince, Ayşe’nin derinlerde sakladığı suçluluk duygusu, iç hesaplaşması, dağlardan gelen bulutların, sislerin getirdiği seslerle, geride bıraktığı kayıplarının görüntüleriyle harekete geçer. 50 yıldır sorduğu sorunun cevabını artık bulmak zorundadır. Acaba koruyamadığı, gitmesine göz yumduğu, 6 yaşından sonra bir daha görmediği Niko yaşıyor mudur? Nerededir? Onu affedecek midir?
Vizyon tarihi: 7 Ocak 2005 (1s 27dk)
Yönetmen: Yeşim Ustaoğlu
Oyuncular: Rüçhan Çalışkur, Rıdvan Yağcı, Ismail Baysan, Oktar Durukan, Feride Karaman, Suna Selen
Tür: Dram
Ülke: Fransa, Türkiye, Almanya
Kültür merakı insana aynı zamanda yaşam konusunu hatırlatıyor. Tabii ki bu arada da kadınlarımızı. Köydeki bayanların sesleri hep güzeldi. Çocuk olduğum için benim yanımda sıkılmaz ve türkü söylerlerdi. Onları can kulağı ile dinlerdim. Söyledikleri türküler hep dertten, hep işlerin zorluğundan, hep aile sorunlarından bahsederdi. Merak ederdim, niye hep yanık yanık söylerlerdi türküleri acaba.
Bir of çektim derinden,
Yüreğumun içinden.
Ben soylerum, siz yazun,
Karadur benum yazum.
Gerçekten de karamıydı bütün kadınların yazısı. Sadece benim köyümde mi yanık türkü söylerlerdi kadınlar? Yoksa ben mi hep yanık olanları duyuyordum?
Acaba bulunur mi
Derdi benden daha çok.
Ne yapalum a dostlar
Bu dünyanun sonu yok.
Bu kadar hayattan bezgin olmak kadınlarımızın yazgısı mıydı? Gurbet dönüşlerinde bile niye erkeklerimiz eşlik etmezdi bu yanık türkülere. Bir yanlışlık vardı ama ben bulamıyordum.
Yine aldi dert beni,
Gönlüm söylemek ister.
Mevlam mutlu günleri
Cümle aleme göster.
Kendileri üzülse bile tüm dertlerini içine atar ve kimseye bir şey duyurmadığı gibi başkaları için de hep iyi dileklerde bulunurlardı.
Bu dere yilan midur,
Yilan değil kan midur.
Benum sevduğum uşak
Bekar delikanlidur.
Erkekler derelerde balık avlarken kadınlar sepetlerle dereden kum alır ve ev çevresinde atılacak beton için kullanırlardı. Dereler tabii ki bu nedenle kan gibi geliyordu onlara. Şimdi anlayabiliyorum, sepet içine naylon serilmesine rağmen akan suyun ıslattığı kadınlarımız, yokuşlarda daha da ağırlaşan yükün altında eziliyorlarmış.
Bütün kadınların yüreği dert dolu olduğu halde hiç kimseye bu dertlerini açmıyor ve acılarını hep yüreklerine atıyorlardı. Eski zamanların ince hastalığını şimdi daha iyi anlayabiliyorum.
Şemsiyemun altinda,
Ne yağmurlar yemişim.
Ben bekarum bekarum,
Sanmayun evlenmişim.
Sürekli çalışan kadınlarımıza şemsiye para etmiyormuş demek ki. Terden o kadar sırıl sıklam olmuşlar yani. İşler beklemezdi. Çaylar toplanacak, otlar kesilecekti. Kendi evinde de baba evinde de bu tempoda çalışmaya devam edilecekti. Güneş, yağmur hiç fark etmez işler bitirilecekti.
Arpa ektim yetişmez,
Bize sevda gelişmez.
Hangi dala kondumsa,
Orda yeşillik bitmez.
Yoğun iş temposu sırasında tabii ki yüreğinin ilgi duyduğu birileri de olacaktı. Ancak yapacak çok fazla bir şey de yoktu. Herhalde büyükleri; böyle gelmiş, böyle gidecek demişlerdi onlara. Düzeni değiştirmek kimin haddine ki?
Çocukluğumun en yaşlılarından olan Gül Ali Amcaya sorduğumu hatırlıyorum;
“Amca bizim köyde kadınlar niye hep yanık türküler söylüyorlar. Bunlar hiç neşeli bir türkü bilmezler mi?”
Ben soruyu sorduğum sırada, sırtındaki eğreltiotu içinde neredeyse kayıp olmuş ve iki büklüm bir kadın Gül Ali Amcaya selam verip geçip gitmişti. Ben epey bir süre sesimi çıkarmadan cevap vermesini beklemiştim. Sonra “Amca soruma cevap vermedin.” dediğimi de hatırlıyorum. Allah gani gani Rahmet eylesin, o güzel gülüşü ile birlikte başımı okşamış ve aramızda şu kısa konuşma geçmişti.
- Sen zeki bir çocuksun. Biraz önce buradan geçen kadın sana cevabı verdi ya.
- Amca ben duymadım
- Zaten cevabı konuşarak vermedi ki duyasın.
- Amca yine anlamadım.
- Ben senin anlamanı beklerdim. Kim sürekli iş yaparak, yük taşıyarak yani hep ezilirken neşeli bir şeyler söyleyebilir ki?
O zaman Bütün dinlediğim türkülerin neden yanık olduğunu anladım. Karadeniz kadını hele de köyde yaşayanı hep veriyor. Sabah kuşluk vakti tarlaya gidiyor. Çalışmaya başlıyor. Sabah saat dokuz gibi eve geliyor kahvaltı hazırlıyor. (Gyaoba) Hayvanlarla ilgileniyor. Sonra işe devam ediyor. Akşam yoruldum demeden ertesi gün için hazırlıklar yapıyor. Bu kadınlar nasıl neşeli bir şeyler söyleyebilir ki?
Bir daha hiç kimseye bu konuda soru sormadım. Köyde yaşam savaşını kadınlarımız veriyordu. Çocuk bakımı, ev idaresi, aşçılık, temizlik, bağ-bahçe işlerini onlar yapıyordu. Parasızlık nedeni ile büyüklere olmayan her tür giyim eşyası küçüklere göre yeniden dikiliyordu.
Yetişkin erkekler gurbette çile çekerken kadınlarımız köyde onlardan daha fazla sorumluluk alarak küçüklerle de büyüklerle de ilgilenmek zorundaydılar.
Onlar kaderlerine razı bir şekilde eşlerinin gurbetten dönmelerini bekler dururlardı. Onların yükünün de sırtlarına bineceğini bile bile. </p><p>Yanık yanık türküler söyleyerek beklerlerdi. Umutla...
Ermeniler, VII. yüzyıldan itibaren Trabzon’a yerleşmişlerdir. Moğol saldırılarından kaçan çok sayıda Ermeni 1239 yılında Ani şehrinden Trabzon’a göç etmiştir. 1339 yılındaki büyük deprem sonucunda Ani ve çevresinden tekrar çok sayıda Ermeni Trabzon’a sığınmış ve şehirde zanaatların ve ticaretin gelişmesini arzulayan Bizans imparatorları tarafından Ermenilere özel mahalle tahsis edilmiştir.
XV.-XVI. yüzyılları arasında Ermeniler şehirde sırayla Surb (Aziz) Astvadsadsin, Çarkhapan veya Surb Stepanos, Surb Ogsent ve Surb Hovhannes kiliselerini kurar. 1424 yılında Komnenosların desteğiyle Surb Amenapırkiç Manastırı inşa edilir, fakat bu manastır 1461 yılında Osmanlılar tarafından talan edilip yıkılır. Tekrardan inşa edilen manastır, XVI. yüzyılda bir yazım merkezine dönüşür, aynı dönemlerde Trabzon’da Ermeni dini önderliği tesis edilir. 1765–72 yılları arasında süregelen derebeylik mücadeleleri esnasında çok sayıda Ermeni Trabzon’dan Konstantinopel, Canik ve Kırım’a göç etmiş, Ermeni kiliseleri tekrar yıkıma uğramıştır.
XIX. yüzyıl başlarında, çevre köylerden Trabzon’a yerleşen Ermenilerin sayısında tekrar artış olmuş ve 1857’de sayıları yaklaşık 4 bine ulaşmıştır. 1840 yılında şehirde Ermeni okulu açılmış, 1857 yılında Gayanyan, Haykazyan, Sünyats, Surb Stepanos ve Usumnasirats (eğitimsevenler) dernekleri ve şubeleri açılmıştır.
XIX. yüzyılın 50’li yıllarında Ermeni matbaası kurulmuş ve “Khariskh” (çapa), “Geğcuk” (köylü), “Modsak” (sivrisinek), Pontos” ve “Bıjişk” (tabib) dergileri yayınlamıştır.
Şehrin hemen tüm zanaat ve ticaret kolları Ermenilerin (Sırapyanlar, Sasanyanlar, Tahmazyanlar, Minasyanlar, Küreğyanlar, İsayanlar, Aznavuryanlar) elindeydi.
1895–96 kırımları esnasında Trabazon’da çok sayıda Ermeni katledilmiş, birçoğu Soçi, Gudauta, Batum, Kırım ve daha başka şehirlere göç etmişlerdir.
Birinci Dünya Savaşı arifesinde Trapizon’da yaşamakta olan yaklaşık 15 bin Ermeni’nin büyük bir kısmı Soykırım yıllarında katledilmiştir. 1916 yılında Rus ordularının Trabzon’u ele geçirmesi sonucunda yaklaşık 500 Ermeni geri dönmüş, fakat şehrin tekrar Türklerin eline geçmesi (1918) sonucunda Rusya’ya ve farklı ülkelere göç etmişlerdir. Günümüzde (2003) Trabzon’da belli sayıda Müslümanlaştırılmış Ermeni yaşamaktadır. Trabzon, günümüzde Türkiye’nin aynı adla anılan ilinin merkezidir.
Kaynak: Küçük Ermeni Ansiklopedisi, IV. cilt, Yerevan, 2003.Bölümler: Batı Ermenistan’ın Şehirleri
Özgürlük... Tarifi imkânsız bir duygu özgürlük. Özgürlük, herkesin yeterince algılayamadığı halde, anlatmaya çalıştığı bir histir. Yaklaşıldığı kadar ısıtan bir ateş, dokunulduğu kadar yakan bir kıvılcım gibidir. Sınırlı olduğu kadar infial, sınırsız olduğu kadar inhizam yaratır.
İlginçtir ama, her iki ucunda, tam karşıtı olan köleliği barındıran bir yelpaze gibidir özgürlük. Özgürlük öyle bir duygu ki, onu gasp eden de onu yaşayamaz. Bir gün elinden alınacağı paranoyası altında, korkusuna köleleşir.
Platon, "Aşırı özgürlük, devlet ve bireyde köleliğe dönüşür" demişti. Özgürlük adına Sofuklis (Sofokleous) "Ayaklarıma pranga vurabilirsiniz, fakat inancıma vuramazsınız. Zeus bile beni mağlup edemez" diyerek, tanrısına bile restini çekmişti. Binlerce yıldır özgürlük, hep böyle atasözlerine süs oldu. Şiir mısralarına eklendi. Savaşçıların silâhından çıktı. Ve insanlık kendini bildi bileli, özgürlüğü gasp edenle onu kaybeden arasında savaş yaşadı.Bence özgürlük, paylaşıldığı kadar sahip olunabilen bir duygudur. Onu paylaştığınız kadar ona sahip olabilirsiniz. Ona sahip olduğunuz kadar çocuksunuz. Onu hissettiğiniz kadar olgun ve üretkensiniz. Onu armağan ettiğiniz kadar sevebilir, onu feda ettiğiniz kadar âşık olabilirsiniz. Kalıcı birlik ve beraberlikler, dostluk ve kardeşlikler, bu duygunun paylaşıldığı ortamda sağlanabilir. Ve özgürlük yakalanıp zincirlense de, her yeni doğan, özgür doğuyor yine... Biz de böyle, herkes gibi anamızdan özgür doğduk. Trabzon ili Çaykara ilçesine bağlı, "Oçena (Köknar)" adıyla bildiğimiz bir köyde dünyaya geldik. Anadilimiz Türkçe değildi. Kendi dilimize "Romeyika" diyorduk. Bizim için Romeyika, sevgiyle şehvetin, gülücükle mutluluğun, yardımla dayanışmanın flörtünü tarif etmenin aracı gibiydi.
Anadilimiz yasaklandı
Anadilimiz ile ilgili sıkıntılarımız, ilk kez ilkokulda başladı. Her gelen öğretmen, anadilimizde konuşmamızı yasaklıyordu. Bazen korkutulduk, bazen dövüldük konuşabilme adına. Hatta, Romeyika konuşanı ispiyonlamamız istenirdi bizden ama yapmazdık. Kendi dilimizde gülüp oynamaya, dövüşüp barışmaya devam ederdik. Zamanla, farklı konuşup farklı öğrendiğimiz dil hakkında, büyüklerimize soru sorar olduk. Öğrendiğimiz dile Türkçe, kendi dilimize de Rumca dendiğini öğrendik. Ancak, neden farklı dil konuşup farklı dil ile eğitim aldığımız konusunda, tatmin edici yanıt alamıyorduk. Her defasında, bize kaçamak yanıtlar veriliyordu. En çok tekrarlanan, "Romeyika ile adam olunmuyor" yanıtıydı. Sonuçta adam olduk mu olmadık mı bilinmez ama, Türkçe'ye ilk kez "merhaba" dediğimiz bir dönemi böyle bitirmiştik. İlerleyen yıllarda, anadilimiz Rumca ve genel olarak kökenimiz hakkında daha net sorular sormaya başlamıştık. Türkçe konuşulan bir ülkede "biz nece konuşuyor ve neden konuşuyorduk, Romeyika dediğimiz anadilimizi bize kim öğretmişti, kimdik, neydik, atalarımız kimdi?" gibi sorular türemişti kafamızda. Herkes kendince bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Kimi dedesinden, kimi babasından duyduğunu anlatmakla yetiniyor, bazıları da kendince bir hikâye uyduruyordu. Ama her konu açılıp kapandığında, Rumlar ve doğal olarak Yunanlılarla bir ilgimizin olduğu kanısı oluşuyordu. En fazla takıldığımız nokta, "Rumca'yı Rumlardan öğrenen Türklerden miydik, yoksa Osmanlının Müslümanlaştırdığı Rumlardan mıydık?" sorusuydu. Çocukluğumuz hep bu sorular ve aldığımız karmaşık ve yetersiz yanıtlarla geçti.
Gurbette de sıkıntı çektik
Anadilimizle ilgili sıkıntıları, daha sonraları çıktığımız gurbette de yaşadık. Köyümüz insanıyla bir araya gelip anadilimizde sohbet ettiğimizde, yabancı bir dil konuştuğumuzu fark edenlerin sorduğu ilk soru, "nece konuşuyorsunuz?" sorusuydu. Rumca konuştuğumuzu söylediğimizde, ardından bir sürü soru ve akabinde farklı tepkilerle karşılaşıyorduk. Böylece, anadilimiz ile ilgili olarak, ilk defa reel bir eziklik duygusunu, gurbette karşılaştığımız insanlarla yaşamaya başladık. Rumlardan söz edildiğinde, bu milletin "kahpe", "düşman" bir millet olduğu iddiası, bizim de bu toplumla ilişkimizin olabileceği, en azından aynı kökten dili konuştuğumuzdan dolayı, bize de yöneltilen bir hakaret olabileceği düşüncesi, psikolojimizi rencide ediyordu. Bu nedenle, zaman içinde kendi dilimizi saklama ihtiyacı hissettik. Her soran kişiye, "Lazca konuşuyoruz" diye yanıt vermeye başladık. Çünkü, her Karadenizliyiz dediğimizde, "Laz mısınız" sorusuyla karşılaşıyor, "evet" dediğimizde ise, çoğu kez sempati ile karşılanıyorduk.Anadilimiz ile ilgili sıkıntılarımıza, sadece karşılaştığımız fanatik kişiler neden olmuyordu. Bu sıkıntımıza, bazı Türk filmleri de tuz biber ekiyordu. Bu filmlerde sahnelenen Türk kahramanlığı ve buna karşın Rumların trajikomik vaziyeti, bize bu iki toplum arasında bir seçim yapma zorunluluğu dayatıyordu. Ya doğru, dürüst, çalışkan, kahraman bir Türk'tük ya da savaşmaktan aciz, entrikacı, haksızca Türklere eziyet eden, daha da kötüsü "gavur" bir Rum'duk. Ancak bu seçim hiç de kolay değildi. Çünkü anadilimiz, bu tür seçime ayak bağıydı. Bu tür filmleri izlerken, çok ilginç, belki de tarihin insan üzerinde şahit olmadığı bir duygu karmaşası yaşıyorduk. Bir taraftan filmdeki kahraman Türkleri destekleyen bir psikoloji, öte taraftan, tarifi imkânsız bir suçluluk hissi ile boğuşuyorduk. Ezikliğimizi belli etmemek için, filmdeki Türk'ün kahramanlığına, etrafımızdakilerden daha çok seviniyor gibi davranıp beynimizin verdiği farklı sinyallere rağmen, yüzümüzdeki kasları farklı şekillendirmeye çalışıyorduk. Renk değiştirme konusunda, bukalemunlar dahi bizi kıskanır olmuştu.Bugün gelinen noktada, anadiline karşı olan sevgisi ve ona bağlılığıyla lanetlenen bir kimliğin arasında ezilen insanlarımızın birçoğu artık daha fazla direnemedi; birçoğu daha doğuştan itibaren çocuklarına Türkçe öğretme mecburiyeti hissetmeye başladı. Zaten son yıllarda, her geçen gün artarak çoğalan ırkçı söylem ve sloganlarla, gitgide aşırıya kaçan Türk milliyetçiliği karşısında, antik bir kültüre sahip koca bir toplum, tarih sahnesinden çıkarılmak üzere. Bir kültürü yok etmek, o toplumu yok etmekle eşittir. Bu vebalin hesabını tarih önünde kimler verir bilmem.