lem beyden yine etkileyici bir tirat
“Devam mı edeyim? Ben fizik öğrenirken, ders kitabımın görüntü yanılsamaları bölümünde bir resim vardı. Bu resimde koyu renk zemin üzerinde beyaz bir şarap kadehi veya beyaz zemin üzerinde karşılıklı duran koyu renkli iki insan profili görünürdü. İnsan ya birini ya da ötekini görürdü ve ben bir öğrenciyken bu imgelerin sadece bir tanesinin gerçek olduğunu sanırdım, lakin bu güne kadar hangisinin gerçek olduğunu anlayamadım. Komik değil mi, Başmüfettiş? Bu odada düzen üzerinde yapmış olduğumuz konuşmayı hatırlıyor musunuz? Var olan şeylerin doğal düzeni üzerinde. Siz doğal düzenin taklit edilebileceğini söylemiştiniz.”
“Hayır, bunu söyleyen sendin.”
“Ben miydim? Olabilir. Fakat ya aslında bu böyle değilse? Ya ortada taklit edilecek bir şey yoksa? Ya dünya bizim çevremize bir bulmacanın parçaları gibi dağılmamışsa - ya içinde her çeşit şeyin dönüp durduğu bir çorba gibiyse ve arada sırada bunların bir kısmı rastlantısal olarak bir araya yapışıp bütüne benzeyen bir şey meydana getiriyorsa? Ya var olan her şey parçalı, tamamlanmamış, yarıda bırakılmış, sonları olan fakat başlangıçları olmayan olaylarsa, ya sadece orta yerleri olan olaylarsa, ya da önleri veya arkaları olan fakat ikisi birden olmayan şeyler ise. Diğer taraftan biz durmaksızın kategoriler yapıyoruz, araştırıyoruz ve kurguluyoruz, böylece mükemmel aşkı, tam ihaneti ve yenilmeyi gördüğümüzü sanıyoruz, halbuki gerçekte biz hepimiz rastgele oluşturulmuş parçacıklarız. Görünüşümüz ve kaderimiz istatistiklerle biçimlendiriliyor -biz insanlar Brown hareketinin birer ürünleriyiz- tamamlanmamış taslaklar, rastgele ortaya atılmış projeksiyonlar.
Yetkinlik, dolgunluk, üstünlük bütün bunlar çok nadir olaylar - bunların olmasının nedeni çok büyük bir fazlalığın olması, her şeyden hayal edilemeyecek kadar çok miktarda var! Günlük hayat kendiliğinden dünyanın büyüklüğü ile onun sonsuz çeşitliliğiyle düzenleniyor; bu yüzden bizim boşluklar ve gedikler olarak gördüğümüz şeyler birbirlerini tamamlıyor; zihnimiz, kendi sağlığını korumak için, dağılmış parçaları bulup bir araya getiriyor. Bizler, dini ve felsefeyi çimento gibi kullanarak, istatistiklerin ortaya çıkardığı bütün o çöpleri olup bitenden bir anlam çıkarmak ve her şeyin zaferimizi ilan eden bir çan gibi tek bir ses vermesini sağlamak için, durmadan toplayıp birleştiriyoruz. Her şey sadece bir çorba... Evrenin matematiksel düzeni, kaosun piramitlerine verdiğimiz yanıt. Her yanımızda kavrayışımızın tümüyle dışında olan yaşam parçacıkları görüyoruz - onları olağandışı diye sınıflıyoruz, fakat gerçekte onları anlamak istemiyoruz. Gerçekte tek var olan şey istatistik. Aklı başında olan insan da istatistikçi. Bir çocuk güzel mi yoksa çirkin mi olacak?Müzikten hoşlanacak mı? Kanser mi olacak? Bütün bunların hepsi bir zar atmakla kararlaştırılıyor.
Ana rahmine düşme anımızda bile istatistik var. Vücutlarımızın hangi gen yığınlarından yaratılacağını tayin eden şey istatistik, ne zaman öleceğimizi tayin eden şey istatistik. Bir çan eğrisi her şeye karar veriyor: bir kadınla karşılaşıp aşık olacak mıyım, ne kadar uzun yaşayacağım, hatta belki ölümsüz olup olmayacağım bile buna bağlı. Arada sırada, istatistiğin bazı şeylere farkına varmaksızın, kazayla katıldığı oluyor - güzellik ve topallık gibi örneğin. Fakat açık süreçler çok geçmeden ortadan kalkacak: Çok geçmeden umutsuzluğun, güzelliğin, mutluluğun ve çirkinliğin nedeni istatistik olacak.
Bilgimiz istatistik tarafından yönlendiriliyor - kör talih ve rastgele örüntülerin sonsuz düzenlenmesinin dışında başka bir şey yok. Var olan şeylerin sonsuz sayıda oluşu düzene olan düşkünlüğümüzle alay ediyor. Ara ve bulacaksın; sonunda her zaman bulacaksın, eğer yeterince gayret gösterirsen; istatistik hiçbir şeyi dışarda tutmuyor ve böylece her şeyi mümkün veya az ya da çok oranda muhtemel yapıyor. Diğer taraftan tarih Brown hareketiyle oluşuyor, yani başka bir geçici dünyanın rüyasını görmeyi hiçbir zaman bırakmayan parçacıkların istatistiksel bir dansıyla...”
“Belki Tanrı bile ara sıra var olabilir,” diye ekledi Başmüfettiş sakin bir sesle. Yüzü yana dönük olarak öne doğru eğilmişti ve adamın varlığının derinliklerinden büyük bir güçlükle fışkıran sözlerini dikkatle dinliyordu.
“Olabilir,” diye yanıtladı Gregory, kayıtsızca. “Fakat onun varlığındaki boşluklar çok geniş, sizin de bildiğiniz gibi.”
Ayağa kalktı, duvara doğru yürüdü ve bir fotoğrafa görmeyen gözlerle baktı.
“Belki biz bile...,” diye başladı Gregory, tereddüt ederek, “belki biz bile ara sıra var oluyoruz; yani demek istiyorum ki, bazen az, bazen hemen hemen kaybolmuş, dağılmış bir şekilde ve sonra birden ani bir kasılmayla, hafıza merkezini parçalayan ani bir hamle ile bir an için... bir gün için ortaya çıkıyoruz... böylece biz -”