Aşrı memlekette yuvam bellediğim evin yanmasıyla başladı göçebeliğim. İçi çürük duvarlar alev alırken küf, kir ve yozlaşmışlık karıştı havaya. Yuvam bellediğim gönülde birçok söz verilmişti günbatımında, kokusunu anımsayamadım yangının boğultusunda. Göçebeliğimin ilk faslı birkaç ay kadar sürdü, kapılar çaldım, açılmadı çaldığım kapılar, sırılsıklam oldum yağmurda, ellerim üşüdü ayazda, bir başıma yol aldım, yol aldım kız başıma. İki üç haftada bir ev taşıdım, hiçbiri yuvam olmadı, evim onarılır sandım, geri dönmeyi umdum - çok ama çok naif bir hayaldi bu.
Evvel zaman içinde, kalbur zaman dışında artık bir gönülle çevrili olmadığım dank etti kafama, günbatımının büyüsü bozulmuş, verilen sözler unutulmuş, alacakaranlık bastırmıştı. Bir yanılsamadan ibaretti her şey, tutulamayacak sözler verilmiş, her tarafa is kokusu sinmişti. Anlamam zaman aldı. Sağ elimde bir boşluk, sol göğsümde bir yokluk, boğazımda bir yumru belirdi. Sağlam duvarlarla çevrilmek istedim, küf, kir ve yozlaşmışlıkla çürümemiş, üzerine kat kat boya atılmamış duvarlar. İstedim istemesine ama sırtımı yaslayamazdım artık hiçbir duvara, yapamazdım yapısını, çalamazdım kapısını, sığamazdım bir gönlün kavuğuna.
Çıplak bir duvar çıktı karşıma, duvar bana baktı, bense göğe yükselen duvara, benzemiyordu gördüğüm hiçbir dağa, mağara duvarı da değildi ki çizeyim, ne anlamı olabilir diye düşünürken kazımaya başladım tırnaklarımla, tırnaklarımla kazıya kazıya başladım tırmanmaya, küf gelmedi elime, hayret, biraz daha kazıdım, önce ellerim tırmandı sonra ayaklarım, tutundum sıkı sıkı. Neden sonra unutulmaya yosun tuttu sağ elimin boşluğu, sol göğsümün yokluğu ve boğazımın yumrusu. Yağmurda sığınacak bir dam, rüzgarda savunacak bir ağaç kavuğu aramadım sonra, kazıyacak duvarlarım vardı artık, tırmanacak duvarlarım vardı gündüz gece. Uçsuz bucaksız duvarlar, tırmandıkça yükselen. Kapılar çalmadım ondan sonra, bazı kapılar açıldı kendiliğinden, girmedim içeriye, dönmedim davetlere, bakmadım geriye.
Sarılamazdım artık hiçbir gönülle, sığamazdım hiçbir gönüle. Geride bıraktım günbatımının sızısını, sözlerin tınısını, sesini, gözlerini, gözlerinin rengini, ellerini... sağ elini, elindeki boşluğu... hisset diye geri aldım o pek sevdiğin yüzüğünü senden. Senden her şeyi geri almak istedim ama bakmadım geriye, değmeyecekti bakmaya geriye, sığınmadım hayallare. Fırtınalar altında çıplak kaldım, çıplak gelmiştim ya bu dünyaya, yağmurlarla büyüdüm, rüzgarlarla savruldum, yalnızlığımda kavruldum, kendimle bir oldum, yok oldum, var oldum. Yuvam bellediğim ev yandı aşrı memleketin birinde, o gün özgür oldum.
Sen, güya sen, şimdi bomboş, günbatımında verdiğin sözler gibi, sen, güya sen, nefsin esaretine yenik ve çokça yoksun. Boşluğunla doldum, esaretinden türettim özgürlüğümü, yokluğundan türettim varlığımı, çıplak duvarlara tırmanmayı öğrendim, tırnaklarımla kazıya kazıya, yüksek tepelere taş yuvarlarcasına. Sana ancak teşekkür edebilirim artık, ancak pek de senin eserin değil bunların hiçbiri, olsa olsa nesnesi olacağın bir cümle sürüp gitmekte olan.