Taşındık
Bundan sonraki yazılarım için lütfen beni medium’da takip edin...
https://medium.com/@kokeksibir
No title available

bliss lane
Stranger Things
todays bird

Product Placement
RMH

oozey mess
EXPECTATIONS
will byers stan first human second
Fai_Ryy
sheepfilms
Mike Driver

gracie abrams
Jules of Nature
official daine visual archive

blake kathryn
🩵 avery cochrane 🩵

No title available

PR's Tumblrdome
NASA

seen from Türkiye
seen from United States
seen from United States
seen from Germany
seen from Japan
seen from Norway
seen from Ireland
seen from United States

seen from United States

seen from Bangladesh

seen from United States
seen from France

seen from United States
seen from United States

seen from Germany

seen from Belgium

seen from United States
seen from Brazil
seen from United States
seen from Switzerland
@kokeksibir
Taşındık
Bundan sonraki yazılarım için lütfen beni medium’da takip edin...
https://medium.com/@kokeksibir
Sağlıkta bilişim üzerine
BTHaber Dergisi’nde yer alan “Sağlıkta Bilişim” dosyası için verdiğim ropörtaj metni
Bulut bilişim, büyük veri, IoT ve diğer bilişim teknolojilerinin sağlık hizmetlerine nasıl bir etkisi bulunuyor? Kamuda sağlık ile ilgili çalışmalarınız, projeleriniz ve hedefleriniz nelerdir?
Sağlık hizmetleri başlangıçta akut, yani anlık ortaya çıkan hastalıkların tedavisini amaçlarken, modern toplumlarda, kronik, yani süregelen ve izlenmesi gereken hastalıkların tedavisini, salgın hastalıkların izlenerek kontrol altına alınmasını, koruyucu sağlık programlarıyla hastalıkların engellenmesini de hedeflerine eklemiştir. Bu yüzden sağlık hizmetleri, bu yenilikçi bilişim teknolojilerinin henüz çözüm sunabildiği zorluklarla aslında uzun zaman önce karşılaşmıştır.
Aynı zamanda, saydığınız bu teknolojilerin potansiyelini ve uygulama alanlarını açıklamak için verilen örneklerde sağlık hizmetleri uygulamaları genellikle ilk sıralarda yer alıyor. Biz inanıyoruz ki; bu iki durum, ihtiyaçlar ve teknolojik potansiyel arasında mükemmele yakın bir uyumu işaret ediyor.
Yenilikçi bilişim teknolojilerinin sağlık hizmetlerinde kullanılacak olgunluğa erişmesi, modern sağlık hizmetlerine şu katkıları sağlıyor:
Sağlık hizmetlerindeki süreçlerin daha doğru ölçülmesi ve izlenebilirliğin artması, bu hizmetlerinin kalitesini arttırıyor ve maliyetlerini düşürüyor.
Hastalar ve hastalıklarla ilgili daha çok veri toplanabilmesi ve bu verilerin yetkinlikle analiz edilebilmesi kişiye özel tedaviye olanak sağlıyor.
Süreç ölçümlerinin ve sağlık verilerinin büyük ölçekte analizi ile, sağlık hizmetlerinin başarımını arttıracak “karar destek sistemleri” geliştirilmesini sağlıyor.
Bu karar destek sistemlerinin erişilebilirliğinin artması ile, hastayı kendi başına yönlendirebilecek koruyucu sağlık destek sistemleri geliştiriliyor.
Son olarak toplum için potansiyel sağlık tehditlerinin erkenden fark edilerek kontrol altına alınması ve önlenmesi ile, ilgili önleyici sağlık destek sistemleri geliştiriliyor.
Biz, Yonca Teknoloji’de, sağlık hizmetleri için karar destek sistemleri geliştiriyor, süreç ve maliyet modelleri üzerine çalışıyoruz. Veri ve süreç madenciliğinde, yapay zeka ve öğrenme yöntemlerindeki yetkinliğimizi sağlık kuruluşlarıyla yaptığımız iş birliklerinde uygulamaya taşımayı ve sağlık bilişimi alanında küresel ölçekte yenilikçi çözümler geliştirmeyi hedefliyoruz.
Sağlık hizmetlerinin daha da ileri götürülebilmesi için ne gibi teknoloji yatırımlarına gerek duyuluyor? Özellikle kamuda teknoloji açısından yapılması gerekenler nelerdir?
Sağlık hizmetlerinde yeni teknolojik yatırımların öncesinde, hali hazırdaki altyapı kullanılarak sadece süreçlerin düzenlenmesi ile teknolojinin sağladığı yeni imkanların kullanımı sağlanabilir. Yenilikçi bilişim teknolojilerinin uygulanabilmesi için öncelikle sağlık verilerine erişilebilirliğin ve veri güvenliğinin iyileştirilmesi gerekli. Şu anda heterojen bir sistem olan sağlık bilişimi altyapımız üzerinde, henüz sadece yerelde tutulan verilerin, merkezi veri ambarlarına sürekli akışı sağlanmalı. Verinin sadece toplanmış olması elbette yeterli değil, bu verinin akademik çalışmalar ve ArGe çalışmalarında kullanılması için elverişli şekilde erişime sunulması gerekiyor. Verinin toplanması ve erişime sunulması gündeme geldiğinde, kişisel bilgilerin gizliliği ve veri güvenliği ile ilgili teknolojik isterler ortaya çıkıyor. Son olarak, bütün bu yatırımların teknolojinin gelişim hızına ayak uyduracak kapasite için planlanması ve yenilikte devamlılığın sağlanması kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması açısından önem taşıyor.
Yapay zeka ve tıbbın geleceği üzerine
Endüstri devrimi, üretimin insandan makinaya devrini gerçekleştirdi, şimdi bilişim devrimi de hizmetlerin insandan makinaya devrini sağlıyor.
Nasıl ki bir zamanlar insanlar kendisi için elbise diktirirken şimdi çoğunluk hazır giyimi tercih ediyorsa ve terzilik lüks bir hizmete dönüştüyse, gelecekte sağlık hizmetleri de neredeyse tamamen yapay zeka ile yapılacak, gerçek bir doktora muayene lüks bir hizmet olacak.
Elbette yapay zeka sizin için en uygun olanı bulmak konusunda çok iyi olacak ve doktorunuzdan çok daha ince detayları dikkate alıp size mükemmele yakın bir hizmet verecek. Tedaviniz size hazır bir elbisenin vücudunuza uyduğundan çok daha uygun olacak. Yapay zeka bir doktordan defalarca daha iyi teşhis koyabilecek ve tedavi oluşturabilecek bilgi birikimine ve ölçüme sahip olacak ve bu noktada zeka ile yapay zeka arasındaki ayrım neredeyse tamamen kalkacak.
Burada trajik bir ayrıntıyı da itiraf etmek gerek, nasıl ki hala en güzel arabalar, saatler, mobilyalar ve elbiseler insan elinden çıkıyor, özel durumlarda size en iyi tedaviyi gerçek bir doktor sunacak. Alet çantasındaki o çok ileri teknolojilerin tamamını kullanmakta yetkin doktorlar, içinden çıkılmaz hastalıklara tedavi bulmakta yine eşsiz olacaklar. Çünkü bazılarının dediği gibi tıp bilimsel olmaktan çok sanatsal bir disiplin ve zekanın yapay olandan en üstün olduğu şey, sanatsal yaratıcılık.
Resim: https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Doctor_reviewing_pdq.jpg
Adele: Hello, It’s me
İnternet, bizim kullandığımız şekliyle, 26 yaşına geldi ve henüz bitireceği söylenen hiçbir şeyi bitiremedi. Elbette kendisi gibi haberleşme yöntemleri olan telgraf, mektup, faks, kısa mesaj, çağrı cihazları gibi teknolojileri ortadan kaldırmaya çok yaklaştı. Fakat internetin doğrudan ikame etmediği diğer alanlarda beklenen kavramsal dijital devrim henüz gerçekleşmedi. Hala buzdolabımızın bizim yerimize nerede olduğunu bilmediğimiz depolardan alışveriş yapacağı o güzel günleri bekliyoruz.
İnternetin henüz bitiremediği fakat dramatik şekilde dönüştürdüğü müzik endüstrisinde geçtiğimiz haftalarda bir hareketlilik oldu; Adele yıllardır beklenen albümünü yayınladı. Her gün yüzlerce albümün yayınlandığı müzik piyasasında, bu albümü özel kılan tek şey Adele’e ait olması değildi. Albüm Spotify, Apple Music, Deezer ve benzeri müzik dinleme servislerinde yayınlanmayacaktı.
Pekiyi, bu ne anlama geliyor? İnternetten müziğe erişmek için basitçe iki yolunuz var; şarkıları indirip dinleyebilir, ya da sunucudan doğrudan çalabilirsiniz. Şarkılara sahip olmayıp, sadece sunucudan çalma hakkınızın olduğu hizmetlere, streaming service deniyor. Ne yazık ki bu hizmetin Türkçe’de bir ismi yok, ben müzik dinleme servisi terimini yakıştırıyorum, yazımın devamında da bu terimi kullanacağım. Müzik dinleme servisleri aşağı yukarı benzer hizmetleri sunuyor. Ses kalitesi, arşiv zenginliği gibi konularda farklılaşıyorlar. Aylık belirli bir ücret karşılığında istediğiniz şarkıları satın almaksızın dinleyebileceğiniz abonelik seçeneği bulunan bu hizmetlerin bazıları ücretsiz ancak reklamlı ve kısıtlı kullanımlı seçenekler de sunuyor.
Dijital Müzik ve Müzik Dinleme Servisleri
İnternetin araştırma merkezleri arasında bir ağ olmaktan çıkıp insanların uğrak yeri haline geldiği günden beri sürekli mücadele halinde olduğu alanlardan birisi müzik endüstrisiydi. Napster ve AudioGalaxy gibi internet uygulamalarının ortaya çıkması ile müzik endüstrisi tehlikenin farkına varmıştı. Ses kalitesinden ödün vermeden sınırsızca kopyalanabilen ve paylaşılabilen kayıtları müzik endüstrisi yasal yollarla engellemeye çalıştı. Fakat albüm satışlarındaki gerileme her türlü yasal engellemeye rağmen durdurulamadı. Müzik endüstrisinde herkes aynı fikirdeydi; internet müzik yayıncılığını öldürmüştü.
Aynı yıllarda kaset ve disk çalarların yerini müzik dosyalarını çalan dijital ürünler almaya başladı. Şimdi hem tüketici elektroniği hem de müzik dünyası için bir dönüm noktası olarak kabul edilen iPod, 2001 yılında Apple tarafından üretilmeye başlandı. Kullanım kolaylığı ve ses kalitesiyle ürün bütün müzikseverlerin sahip olmak istediği müzikçalar olmuştu. Ancak müziğin yasal yollarla dijital cihazlara aktarılması hala kolay değildi. Sayılı dijital müzik sitesi zorla ikna ettikleri bir kaç müzik yayıncısının içeriklerini kopyalamaya karşı koruma sağlayan dosya formatlarında satmaya çalışıyordu. Bu karışık görünen prosedür müzikseverleri bu yolla müzik satın almaktan uzaklaştırıyordu.
Dijital müzik satış gelirleri çok azdı, bu yüzden müzik yayıncıları dijital müzik satışına karşı oldukça hevessizdi. Müzik eserlerinin yasadışı kopyalama ve dağıtımına karşı çıkarılan tüm yasaklara rağmen albüm satışları artmıyordu. 90’lı yılların sonunda 40 milyar dolar’a yaklaşan müzik endüstrisinin cirosu, 2003 sonunda 30 milyar doların altına inmişti. 2004 yılında Apple bir taraftan iPod fiyatlarını düşürüp yaygınlaştırırken, diğer taraftan müzik yayıncılarınının içeriklerini kendi altyapısı iTunes üzerinden satmaya ikna ederek oyunu kendi leyhine çevirdi. Kullanıcıların istediği albümü internetten kolaylıkla alabilmeleri ve müzikçalarlarına sorunsuzca yükleyebilmeleri dijital müzik satışlarını hızla arttırdı. Takip eden yıllar içerisinde müzik yayıncıları dijital müzik satışını kabullendiler.
Müzik endüstrisi henüz mp3 ve internetten müzik satışının darbesini atlatamamışken, teknoloji ilerlemeye devam ediyor, yeni internet servisleri ortaya çıkıyordu. Başta YouTube olmak üzere içeriğin indirilmeden dinlenebildiği ve izlenebildiği internet siteleri müzik endüstrisine internetin ikinci darbesi oldu. Kaçak kopyalanmış bir müzik eserinin indirilmesini yasaklayan kanunlar, internet üzerinden çalınan bu eserlere karşı geçersiz kalıyordu. Müzik yayıncıları bu sitelere karşı telif davaları açtılar, fikri mülkiyetlerindeki eserleri sitelerden kaldırttılar. Ancak popüler kültür bu tüketim alışkanlığını çoktan benimsemişti. 2006 yılında Google YouTube’u satın aldığında günde 100 milyon video izleniyordu, 2012’de bu sayı 4 milyara ulaşmıştı. 2012’de Nielsen’in yayınladığı araştırmaya göre, 100 gençlerin %64’ü Youtube’dan müzik dinliyordu. Bu oran radyo için %56, mp3 için %53, CD için %50 idi. Tıpkı Apple’ın iTunes’te yaptığı gibi YouTube, DailyMotion gibi siteler izlenme başına gelir paylaşımı için müzik yayıncılarını ikna etti.
En sonunda, yazımızın da konusu olan müzik dinleme servisleri ortaya çıktı. İnternetin yaygınlaşmasından beri sürekli zorladığı müzik endüstrisi için bir çıkış öneriyorlardı. Müzik dinleme servislerinin öncülerinden ve en büyüğü Spotify 2008 yılında kurulduğunda müzik endüstrisinin toplam cirosu 20 milyar doların altına inmişti. İsveç merkezli bu şirketin teklifi iTunes’in yaptığı gibi albüm satmak yerine, kullanıcılara anlaşmalı olduğu tüm müzik yayıncılarının içeriklerini istedikleri zaman dinleyebilmek için aylık abonelik satmaktı. Paralı aboneliğe alternatif olarak kullanıcıya müzik zevkine göre seçilmiş şarkıları çalan reklamlı yayın akışlarını bedava dinleme olanağı sunuyordu. İlk yılın sonunda bir milyon, üçüncü yılında bir milyon paralı aboneye ulaştı. 2012 yılının sonunda toplam abone sayısı 24 milyon, paralı abone sayısı 5 milyona ulaşmıştı.
İnternetin yaygınlaşmasıyla beraber gerilemeye başlayan müzik endüstrisi, yeni gelir modelleri çıkmasına rağmen gerileyişini sürdürdü. International Federation of the Phonographic Industry (IFPI)’nin yayınladığı küresel verilere göre 90’ların sonunda 40 milyara yaklaşan toplam ciro, 2014 yılının sonunda 15 milyara kadar geriledi.
Record Industry Association of America (RIAA)’nın yayınladığı değerlere göre, 2014 yılında ABD müzik endüstrisinin gelirlerinin %37’si dijital müzik satışlarından, %32’si fiziksel müzik satışlarından, %27’si ise müzik dinleme servislerinden elde edilmiş. Spotify’ın paylaştığı bilgilere göre, bir ABD vatandaşı müziğe yılda ortalama $25 harcarken, Spotify paralı ve parasız aboneleri ortalama $40 harcıyor. IFPI’nin yayınladığı verilere göre 2014’te tüm dünyada müzik endüstrisi gelirlerinin %46’sı dijital satış ve müzik dinleme servislerinden geliyor.
Adele, Taylor Swift, AC/DC ve diğerleri
Spotify, gelir paylaşımını anlattığı dokümanlarında “Global Hit Albüm” olarak tanımladığı albümlere bağımsız müzik albümlerinden 123.5 kat daha fazla gelir aktardığını ifade ediyor. Bunun sebebi görünür sebebi bu popüler albümlerin çok daha fazla dinlenmesi. Fakat aynı zamanda bu popüler albümler çoğu kullanıcının bu servislere abone olmak için tek sebebi. Onlar olmazsa, servislerin cazibesi de kalmaz.
AC/DC, dijital müzik ile baştan beri en mesafeli müzisyen gruplarından birisiydi. iTunes’in nasıl “müziği öldürdüğü”nü herkese açıklamaya çalıştılar. 2012 yılına kadar bu tutumlarını sürdürdüler. Ancak 2012 yılında daha fazla direnemeyip, iTunes ile anlaştıklarını açıkladılar, bir kaç ay sonra Spotify ile de anlaşarak dijital evrimlerini tamamladılar.
Taylor Swift, geçen yılki “Global Hit” 1989 adlı albümünü çıkarmadan önce, Spotify’a albümü ABD içerisinde sadece paralı abonelerine yayınlaması şartını öne sürdü. Bu şart kabul edilmeyince, tüm albümlerini Spotify’dan çekti. Açıklamasında, “Sanatçıların eserlerine değer vermeleri ve insanların eserlerine hak ettiği bedeli ödediklerinden emin olmaları gerektiği”ni söyledi. Taylor Swift’e göre “herkes müzik gelirlerinin azaldığından şikayetçi” idi, “fakat kimse buna karşı bir şey yapmıyor. Herkes müzik dinleme servislerinin gelirleri azalttığını bildiği halde kullanmaya devam ediyor.” diyordu.
Taylor Swift, bir süre sonra Apple’ın yeni çıkardığı müzik dinleme servisi Apple Music ile anlaştığını, gönül rahatlığıyla Apple Music’de eserlerini yayınlayacağını açıkladı.
Gerçek şu ki, her ne kadar müzik endüstrisi başına gelenlerden interneti sorumlu tutsa da, gerileme sadece internet ile açıklanamayacak kadar hızlı ve kesintisiz devam ediyor. Dijital satışlar ve müzik dinleme servisleri müzisyenlerin gelir elde etmeleri için, internetin yayıldığı ilk zamanlara göre çok daha elverişli bir durum sunuyorlar. Ancak varlıklarının fiziksel satışları ne kadar azalttığına yönelik bir ölçümde bulunmak imkansız.
Tüm bunlardan sonra Adele’in, heyecanla beklenen albümünün müzik dinleme servislerinde yayınlanmayacağını açıklaması internet ile müzik endüstrisi arasındaki tartışmaları tekrar alevlendirdi. Sonuç ise beklentilerin çok daha üzerindeydi.
Adele’in albümü İngiltere’de tüm zamanların en çok indirilen albümü ünvanını aldı. Çıkış haftasında İngiltere’de kendisinden sonraki 86 albümden daha fazla indirildi. İngiltere’de Oasis’in 1997 yılında elde ettiği çıkış haftasında en çok satan albüm rekorunu kırdı. Amerika’da da sonuç benzerdi. İlk üç günde 2.4 milyon satan albüm, 2000 yılında NSYNC’in elde ettiği çıkış haftasında en çok satan albüm rekorunu kırdı.
Adele’in, tabii aslında Columbia ve Sony Music’in, bu hamlesi, yıllardır müzik endüstrisinin aleyhine esen rüzgarları bir süreliğine de olsa kesmiş gibi görünüyor. Dijital müzik pazarını destekleyenler bunun Adele’e ait bir başarı olduğu, yıllardır beklenen tek “hit” albüm olduğu ve müzik dinleme servislerinde yayınlasa dahi benzer bir sonuç olacağını savunsalar da, havanın değişmesinin önüne geçemiyorlar. Bu başarı, müzik endüstrisinin elini biraz daha güçlendirecek ve bundan sonra müzik dinleme servisleriyle yapacakları pazarlıklarda istediklerini elde edebilecekleri bir denge getirecek gibi görünüyor.
Yazının kısaltılmış hali ODTÜ Mezunları Derneği aylık yayını ODTÜ’lüler dergisinin Aralık 2015 sayısında yayınlanmıştır.
artık *beğenmiyorum*
Kendimi motive etmek için en az onlarca “neden facebook’u bıraktım” ya da “neden facebook’u bırakmalısınız” yazısı okumuşumdur. Eğer onların herhangi birisi en nihayetinde facebook’u bırakmama sebep olsaydı, bu yazı hiç yazılmayacaktı.
Örneğin, kesinlikle sosyal ağların yapaylığı ve sağlıksızlığı gibi nostaljik bir sebebim yok. Aksine sosyal ağların olageliş şekline karşı çıkmayı manasız buluyorum. Benim işim zaten internet, diğer sosyal ağlarda varlığımı sürdürmeye devam ediyorum, hatta işim gereği facebook’u uygulama geliştirme ve entegrasyonu seviyesinde kullanmaya da devam edeceğim.
Kendini facebook beğenileriyle tatmin eden insanlık metaforuna haklılık veriyor olsam dahi bırakma sebebim bu değildi. Beğenilme arzusu çağın ruhunda varken, insan ayakkabıdan okuduğu kitaba kadar herşeyi zaten beğenilmek için seçiyorken, facebook’u eleştirmek en hafifinden kolaycılıktır. Evet kesinlikle ciddi miktarda zaman harcıyordum facebook’ta ve facebook sonrası ortaya çıkan zamandan memnunum. Fakat en çok dile getirilen şekliyle, zaman kaybı olduğu için de bırakmıyorum facebook’u.
İçeriğe talep ettiğim zamanda ve yerde ulaşabilmeye alıştığım zaman, televizyon izleme alışkanlığım neredeyse bitmişti (Bunu altı yıl önce şu yazımda değerlendirmişim: tvlere veda). Televizyon kanalları izleyicinin kişisel tercihlerine göre şekillendirilemeyen, yayınlar ve reklamlar sunar. Sezona ve toplumsal olaylara göre belirli gündemi vardır; yılbaşının, sevgililer gününün, Ramazan ayının, bayramların, dünya kupası ve olimpiyat zamanlarının belirli temaları vardır, bu şematik düzene göre yayınlar, reklamlar, müzikler ve hatta renkler belirlenir. İşte ben facebook’u televizyon yayını formuna geldiğini farkettiğim için bırakmaya karar verdim.
Her ne kadar facebook aksini iddia etse dahi, akış ekranımda nelerin görüneceğini belirleyemiyorum. Evet belirli arkadaşlarımın yazdıkları akış ekranımda görünmüyor (ve onlar bunu bilmiyorlar ne güzel değil mi?) ve eğer paylaşılan bir içerik hoşuma gitmezse bunu bir daha görmemeyi seçebiliyorum. Fakat arzuladığım gibi bir yayın akışı yerine, kendiliğinden oluşmuş başı sonu belli olmayan gündem bulutundan saçılan yayına maruz kalıyorum. Üstelik tıpkı televizyon izlerken olduğu gibi, kimi zaman promosyon sevdasıyla birilerinin paylaştığı kimi zaman parası neyse verilip yayınlanmış benim ilgilenmediğim ama benimle ilgilenen reklamlar giriyor araya.
İşin ilginç tarafı, facebook bu olgunun farkında, akış ekranını sürekli iyileştirmeye çalışıyor, fakat kişinin arkadaş çevresi ile beraber oluşturduğu “bağlam”ına sıkışıp kalıyorlar. Her ne kadar arkadaş çevresi bambaşka yerlerden yayınlanan şeyler ile karşılaşsa dahi, kişinin diğerleriyle arkadaşları ile ortak paydaları, kişinin akış ekranını kişiselleştirmekten çok bağlam içine hapsediyor. Bu şekliyle facebook verimsiz bir kaynak olduğu için, artık facebook’u beğenmiyorum.
Ankara - Kastamonu Daday Gezi Notları
Giderken Ankara İstanbul otoyolu Gerede ayrımından çıktıktan sonra, Karabük'ten Araç'a döndük, Araç'tan sonra Daday'a 10km kadar kala, Eflani yol ayrımından batı'ya döndük, hedefimiz Çömlekçiler köyündeki at çiftliğiydi. Yolculuk yaklaşık 3.5 saat sürdü.
Yol boyunca genel olarak GSM bağlantısı sorunu yaşamadık, navigasyon ise Daday Eflani yol ayrımına kadar bizi doğru yönlendirdi, daha sonra tabelalara inanmak daha doğru bir seçim.
Çömlekçiler köyünde, Barış Atlı Turizm tesisine vardık. Köydeki diğer çiftlik, biraz daha geniş ve daha fazla atı var sanırım ancak bizim kaldığımız çiftlik daha yüksekte ve konumu kesinlikle çok daha iyiydi. Ev sahiplerimiz Bıyıklı ailesi güler yüzlü ve samimiydi.
Kaldığımız tesis, 11 konuk odalı basit bir ahşap çiftlik eviydi, biz ikinci katta, balkonları birleşik çift odada kaldık. Odalar ve banyo temizdi.
Çiftlik doğuya bakan bir tepe üzerinde, manzarası çok güzel, ilerideki gölete ve ardındaki çam ormanlı tepelere kadar ufkunuz açık.
Çiftlikte konukları gezdirmek için eğitilmiş, uysal atlar var, gidince mutlaka ata binmek gerek. Ayrıca atv ile tur imkanı da mevcut.
Çiftlikten 5-6km uzaklıkta DSİ'ye ait güzel bir gölet var buraya yürüyüş yolu oldukça keyifli, atv ile de gidilebilir ancak biz yürümeyi seçtik.
Gezi için muhtemelen en uygun zamanda gittik, bahardan yaza geçiş yaşanan mayıs haziran ayları, hem doğanın canlılığını görmek hem de sıcaktan rahatsız olmadan gezmek için ideal.
Konaklama ve üç öğün yemek için kişi başı 80TL, atlarla 40 dk civarında süren gezi 25TL idi.
Dönüşte Kastamonu'ya geçtik, daha önce görmediyseniz, görmeye değer, eski bir şehir. Kastamonudan sonra Ilgaz üzerinden, Çankırı, Kalecik yolundan tekrar Ankara'ya döndük.
Dönüş yolu olarak Ilgaz doğru tercihmiş, Çankırı'ya kadar doğa harikaydı.
Seyahatimizde 2012 model Citroën C4 ile 25lt civarında dizel yakıt tükettik.
Ankara - Bolu Yedigöller Gezi Notları
1. Giderken Mengen üzerinden, dönerken Bolu üzerinden ulaşım daha “rahat”. İnanın yolun kısalığı önemli değil. Yollar dar ve kasisli, Mengen üzerinden giderken eğim daha az, Bolu tarafından dönerken yol çok daha bozuk ancak dik yokuş aşağı. 2. Ankara - İsanbul otoyolu Yeniçağa sapağından Mengen yoluna ayrılıp Mengen’i geçtikten hemen sonra Yedigöller yoluna girin. 3. Kararlılıkla bu yolda ilerleyin, epey uzun sürüyor, tabelaları dikkatli takip edin. 4. Öncelikle navigasyon yazılımlarına, sonra Vodafone hattınıza güvenmeyin. Yollar navigasyon yazılımlarında tanımlı değil, Turkcell genel olarak iyi çekiyor. 5. Göller içinde en güzeli Büyük Göl, onun etrafında yer bulmaya çalışın, yoksa yukarıdaki Nazlı Göl’e çıkın. 6. Mayısın sonları en uygun gezi zamanı değildi, daha erken ilkbahar günleri ya da geç sonbahar daha büyüleyici olabilir. 7. Uzun uzun yürüyebilirsiniz, hazırlıklı ve motive olun. 8. Dönüşte yukarıdan, Bolu yönündeki yolu takip edin, Mayıs 2013’de Bolu Batı girişinde yol yapım çalışması vardı, bir süre E5den gidip otoyola Çaydurt kavşağından bağlandık. 9. Yol üstünde Seyir Terası adında bir yer var, orada bulabileceğiniz tek şey sevimli ve basit bir iki katlı gözlem evi, manzara için görülebilir ancak daha fazlasını beklemeyin. 10. Günübirlik gezi için erken saatte yola çıkın. Biz 8:00’da Ankara Otoyol Gişelerdeydik, Oraya vardığımızda saat 11:30’du. 11. Pazar günü saat 13:00’a doğru oldukça kalabalık olmuştu. 12. Gezi’de 2009 VW Caravelle ile yaklaşık 40 litre dizel yakıt tükettik. Giderken en son benzinlik Yedigöllere 26km kala köyün içerisinde, dönerken ilk benzinlik Yedigöllerden 48km sonra Bolu içerisinde.
Bir doğal afet olarak İncinmek
Bazen düşünüyor ve şüpheye düşüyorum kasıtsızca incitmenin art niyetlisinden daha fena olmadığından. Bir arkadaşınızın, hiç hesaplamadan, tamamen içinden gelerek, hiç bir yalana ya da oyuna gerek duymadan, tüm samimiyetle sizi incitiverişini kesinlikle yaşamışsınızdır. Farkında bile olmaz kırdığının, en doğal halinde kırıverir sizi, tıpkı bir çocuğun koparıvermesi gibi bahçenizdeki çiçekleri. Ki her çocuğun doğasındadır çiçekleri koparmak. Nasıl ki böyle bir gerçeğe rağmen kimse çocuklarla çiçekler arasındaki ebedi düşmanlıktan söz etmez ve çiçekler koptuklarıyla kalırlar, öylece kalırsınız siz de incindiğinizle. Başınıza gelen, doğal bir gerçeklik, yaşadığınız bir doğal afettir. Söyleyin şimdi hangisine karşı daha çaresizdir insan, bir doğal afete mi, yoksa sınırındaki düşmana mı? Barış antlaşması yapılır mı depremlerle, sellerle?
kazara
beş dakika önce trafik kurallarına uymayıp, kendini de seni de tehlikeye atıp yanından geçen arabanın kaza yaptığını görünce garip bir haz duyabiliyorsun insan. sen bir insansın, insanlığı nasıl açıklarsın?
İçerik ve Ürün
Bugün techdirt'te okuduğum yazı içeriğin ticari anlamını ne kadar dar yorumladığımı farkettirdi bana. Yazıda bahsedilen o kadar yalın bir mantık üzerine kurulu ki, bunu daha önce fark etmemiş olmaktan dolayı utanmadım değil. Üstelik yazıda bu konuda bir kaç yıl öncesinde yazılmış başka bir yazıya da link var ki, daha önce haberdar olmadığım için bir kere daha utandım.
Özetle hikaye şudur; müziğin kendisi bir ürün değildir, insanlar CD'ye, ya da dosya'ya para verirler, müziğe ulaşabilecekleri ürüne para verirler. Ya da konsere giden insanlar yine müziğe ve gösteriye ulaşmak için bilet alırlar. Aynı şekilde, kitabın içeriği ürün değildir, içeriğin taşındığı kağıt, dosya vb. üründür. Kısaca satılan şey içeriğin kendisi değildir! O halde içeriğe ilgi duyan kitlenin beklentileri doğrultusunda gelir modelleri çeşitlendirilebilir. Yazıda müzik içeriğinin ürün olmadığı üç nedenle açıklanmış;
Yıllarca müzik endüstrisi insanların içeriği satın aldığına inanmışlardı. Ancak müziğin dijitalleştirilmesi, içeriğin satın alınan medyadan ayrılıp kontrol-dışı taşınabilir ve paylaşılabilir hale getirilmesine sebep oldu. Dijital dünya sayesinde "müzik ürüne değildir" fikri yaygınlaştı ve alternatif ticari yöntem arayışlarına yol açtı.
Müziğin büyük ticari kazançlar getiren asıl ürün olmadığının anlaşılması, müziği çevreleyen şeylerin yeniden değerlendirilmesi ve ticari ürün haline getirilmesi için yaratıcılığı tetikledi. Müzik ne CD'dir ne de indirilen bir dosya. Müzik her hangi bir şeye değer katabilir. Hatta "Significant Objects" durumundaki gibi belirli fiziksel nesneleri kullanıp yaratılan içerik ile nesnelerin fiyatlarının üzerinde ve daha kolay satılması sağlanabilir.
İçerik üründen ayrıldığında, artık içeriğin hayranlarına sizin satmak istediğiniz ürünü satmak zorunda kalmaz, satın almak istedikleri ürünlere içeriği katma değer olarak ekleyebilirsiniz. Hayran kitlenizi analiz edip ilgi alanlarını tespit ettiğinizde, onlara rahatlıkla para vermek isteyecekleri ürünler sunabilirsiniz...
Tamamen aşikar bir yöntem, yıllarca da müziğin katma değer olarak kullanıldığını biliyoruz aslında. Yine de bu şekilde ifade edilene kadar, ben fark edememiştim bu gerçeği. Ben neyse de, içerik odaklı endüstrilerin de tam olarak fark edemediğini düşünüyorum, sizce?
yardım edin, legalize olamıyorum! vol.2
Şu anda çok duygusal bir an yaşıyorum. Daha önceki yazımda türkçe mp3 almak için denediğim yolları ve başaramayışımı anlatmıştım. Bu akşam sonunda başardım.
TTNetMuzik'den müzik satın almak için TTNet, Avea ya da Turkcell abonesi olmam gerektiğini anlamıştım. Ben Superonline ve Vodafone abonesi olduğum için hiç bir şekilde bu hizmetten yararlanamıyordum. Düşünüp tarttıktan sonra, sırf mp3 satın almak için bir micropayment aracı olarak kontörlü hat almanın makul olduğuna karar verdim. Hem Turkcell'in gncplay hizmeti cazip bir alternatif olduğu için, hem de Avea ile TTNet (önyargımı bir kenara bıraksam da) aynı gemide oldukları için tercihimi Turkcell'den yana kullandım. Kendime bir hazırkart aldım. (bir başka bir hikayede Vodafone Vodemi Turkcell hat ile kullanmayı da anlatacağım)
TTNetMuzik'e kadar gitmeyip önce gncplay'i deneyeyim dedim. (yine de kesinlikle ttnet müziği de deneyeceğim) Fiyat karşılaştırmasında, TTNetMuzik 9TL'ye 100 mp3 verirken gncplay 1TL'ye 50 mp3 veriyordu. Abone oldum ve giriş yaptım. Açıkçası TTNet'in sitesi daha kullanışlıydı, ancak kesinlikle ikisi de Vodafone Vodafone Live! Muzik'den onbinlerce kat iyiler.
Üye olunca birden 25 mp3 de kendinden geldi, keyiflendim. Sonra beklenen "yapma be" anı geldi ve esas niyetlendiğim, neredeyse popülerliğini yitirecek albümü indirmek için seçtiğimde 2TL almaya çalıştı benden gncplay. Tereddütle albüm içeriğine geçip tek tek şarkıları indirmeye başladım ve tereddütüm kayboldu. Tek tek alabiliyorsunuz albümü, ancak tembel olandan 2TL alıyorlar. İndirdiğim mp3'ler 192kbps kalitesinde, daha iyi olabilirdi, ancak bu da hayli yeterli.
Buna mutlu son denir mi bilmem, ancak 1 aylık uğraş sonunda türkçe mp3 aldım!. Bu yoldan benden önce kaç kişi geçti, daha kaç kişi geçer, onu merak ederim.
Yardım edin, legalize olamıyorum!
Herşey bundan bir ay kadar önce Nilüfer'in 12 Düet albümünden haberim olunca başladı. Albümün mp3'lerini satın almaya karar verdim. araştırdım ancak TTNetMuzik kadar geniş arşivli bir site bulamadım. Ancak TTNetMuzik'den indireceğim mp3'lerin bitrateinin düşük olacağından endişelendim. Epey araştırdım, twitter aracılığıyla @ttnetdestek'e sordum. sonunda resmi bir yerden değil kutsal bilgi kaynağından bulduğum bilgiye güvenip TTNetMuzik'den alışveriş yapmaya niyetlendim.
Ancak bu iş bu kadar kolay olamazdı değil mi? mp3 satın alabilmek için iki yolum olduğunu söylüyor TTNetMuzik ya TTNET ADSL abonesi ya da (AVEA ya da Turkcell) abonesi olmalıyım. Fakat ben Superonline ve Vodafone kullanıyorum. Çaresizce TTNetMuzik'den vazgeçip Vodafone Live! Muzik'den almaya karar verdim. Sonuçta 12 mp3 alacaktım; daha sonra başka bir yolu çıkar diye düşündüm.
Vodafone Live! Muzik'den mp3 almak son 10 yıl içerisinde internette yaptığım en zor şeylerden birisiydi. Listeleyeyim;
Önce Vodafone Live üyesi oldum, sonra bilgisayarıma hemencecik müzik indirebildim mi? Hayır!
Telefon üzerinden Vodafone Live'e girmem gerekiyormuş.
Bunun için standart Vodafone 3G APN'inden farklı bir APN tanımlamam gerekiyormuş telefonuma.
Telefonum Vodafone'un desteklediği telefonlardan daha yeni bir cihaz olduğu için Vodafone bu ayarları bilgisayarıma gönderemiyormuşum.
Madem gönderemiyorum, internet sayfanıza yazın değil mi ayarları? Vodafone'dan böyle bir şey bekleyemiyoruz. On bin forum gezdikten sonra bulabildim ayarları. (Hayır kimseye söylemeyeceğim!)
Bununla bitti mi? hayır, Vodafone Live! telefonumdaki browser'ı masaüstü browseri sandığı için hala giremiyorum sitesine, yine onca ayar vs. ve sonunda başardım siteye girmeyi.
Gördüğüm en kullanışsız ve aradığımı bulmanın imkansız olduğu sitede sonunda istediğim albümü buldum.
Vodafone Live! Muzik üyeliği başlattım. 2.4 Liraya 25 şarkı indirebiliyormuşum, fakat ben sadece 1 albüm indirmek istiyorum. Tüm albüm 12 şarkı, o da 2.4 liraymış. Fakat bir türlü tüm albümü indirebileceğim linki bulamadım.
Sonunda Nilüfer - Şebnem Ferah düetini indirdim, ne göreyim sadece 670KB büyüklüğünde berbat kalitede bir mp3.
Vodafone Live! Muzik üyeliğimi iptal ettirdim.
Vodafone altyapı hizmetlerinden her ne kadar memnun olsam da, web sitesi berbattan daha öte, bir kere daha buna şahit oldum. Daha ne kadar vodafone'da kalırım bilmiyorum.
Neyse, tekrar TTNetMuzik seçeneğine döndüm, madem bir TTNet ADSL abonesi gerekiyor, abone arkadaşlarımın birisinin hesabından alabilmeliyim değil mi? Sağ olsun bir arkadaşım yardımıma yetişti ve mp3 satın alma ekranına tekrar geri döndüm.
Fakat ne göreyim, TTNET ADSL aboneliğine ek bir periyodik ücret olarak aylık 1 lira eklenmesi ile satın alınıyormuş bu paket. Yani tek seferlik 10 mp3 almak için pakete abone olup mp3'leri indirip sonra tekrar aboneliği kapatmak gerekiyor.
Sinirlendim ve tekrar vazgeçtim. Artık hevesim de kalmadı mp3 satın almaya. Daha da dinlemek istemiyorum Nilüfer'in albümünü.
"Türkiye ileriye gidiyor, İnternet kullanımı genişliyor ve gelişiyor, Dünya ile aynı seviyede, hatta ilerisindeyiz" hikayelerini bırakalım. Ülkemde hala mp3 satın alamıyorum, istediğim eKitap'ı bulamıyorum. Dijital içerik bakımından bir çölde yaşıyoruz!
Not: Bir pazar yazısı olmak için pek keyifsiz değil mi bu yazı? Kusruma bakmayın.
lütfen bizi tanır mısınız?
Yine göç zamanı. bundan bir kaç yıl önce, wordpress'e erişim yasaklanınca blogspot'a göçmüştüm. Şimdi de tumblr'a taşındım.
Belki de bunun sebebi olanların akıllarına gelmemiştir bunun olacağı. Bize hissettirdiklerini hissettirmek gibi bir niyetleri hiç bir şekilde olmamıştır. Eminim kararın altına imza atanların bizim varlığımızdan dahi haberleri yoktur. Öyle ya; bir ihlal var; tesbit edilmiş, yasaların bu konuda ne dediği açık, bu adamcağızlar da görevlerini yerine getiriyorlardır.
Yapılanın bizim anladığımız manada bir sansür, bir susturma girişimi olduğunu düşünmüyorum ben. Aksine, duymamaktan, bilmemekten kaynaklandığına inanıyorum. Ne yazık ki ellerinde bizim yaşama alanımızın anahtarlarını tutan adamcağızların, bırakın içeride olan bitenden haberdar olmayı, buranın bir yaşama alanı olduğundan dahi haberi olmadığına inanıyorum. Bu durumda yapabileceklerimiz sansüre karşı yapabileceklerimizden çok daha az ne yazık ki. Sansürcü dahi karşısındakinin varlığını tanırken, şu an muhattap görünmeyen; temsil edilmeyen bir kitleyiz.
"İnternet güzel şey, çocuklar eğleniyorlar. Birileri güzel şeyler yapıyor. Ama fazlası zarar. Tehlikeli bir mecra." gibi içi boş yargı ve genellemelerin ötesinde bilgisi olmayan kişilerin bu alana müdahale edebilmesi üzüntü verici. Oysa ki öylesine hevesliyizdir ki kendimizi anlatmaya, ifade etmeye, yaşama alanımızı tanıtmaya. Yine de barışçıl bir ricada bulunsak anlarlar mı acaba bize ne yaptıklarını; "lütfen bizi tanır mısınız?"
İnsanlığın Yazılımla Gerçek Tanışması
Küresel haberleşmeden bahsedilemeyecek çağlarda Dünya'nın birbirinden uzak köşelerinde fikirlerin ve teknolojik adımların birbirine yakın tarihlerde ortaya çıkması bilimadamları için hala cevaplanmayı bekleyen bir gizemdir. Bununla ilgili bazısı oldukça inanılmaz teoriler ortaya atılmıştır.
O kadar eski çağlarda var olan gizemin bir benzeri; çocuk topluluklarında hala görülür, en azından bizim çocukluğumuzda görülmüş. Çocukların ölçeğinde düşündüğümüzde bundan 20 yıl önce iki şehir arasında çocuk bilgilerinin ve oyunların aktarım hızı oldukça düşüktü. En nihayetinde iletişim büyüklerin tekelindeydi. Televizyon ve radyo büyük işiydi; paylaşılan tek şey voltran, hugo ve susam sokağı olabilirdi. Ancak yıllar sonra, üniversitede farklı şehirlerden gelenle anılarımızı paylaşınca gördük ki paylaşılmasında hiç bir manası olmayan kelimeler, adetler ülkeyi baştan uca katetmiş. Bunun o kadar da gizemli olmadığını kabul ediyorum; ama yine de antik çağlardaki bilginin yayılımı ile ilgili teoriler kadar inanılmaz değil mi?
Can Barslan'ın "küdam" diye adlandırdığı, radyonun içinde konuşan, televizyonda hareket eden, bulaşık makinasında bulaşığı yıkayan, diş macununu ile gelip dişlerimizi silen küçük adamlar düşüncesi tüm dünyaya yayılmış bir çocuk hayalidir. Nasıl çalıştığını tanımlayamadığımız bir çok şeyi bu küçük adamlar yaparlar bu hayale göre.
Biz "geek" mühendislerin dışında kalan normal insan için hala aslında yazılım bu çocuksu açıklamanın ötesinde bir şey değil. Çok değil bundan on yıl önce, insanlara yazılımdan bahsettiğinizde, bir çeşit büyü, anlaşılmaz ve anlaşılması gerekmeyen gibi davranılırdı. Yazılım varlığıyla karşılaşılmaktan haz edilmeyen bir şey idi. Orta okulda yaşadığım küçük şehirde, bilgisayarları kurcalayan çocuklar ortaçağda cadılıkla suçlanan zavallılar gibiydi.
Bilgisayar denilen donanımın içerisine yazılım bir defa kurulurdu. Microsoft mobilyadan döşetilmiş, Norton tarafından ilaçlanmış bilgisayara çökene kadar dokunulmazdı. Bunların dışında program diye bilinen şeyler çocuklar için oyun, tüccarlar için muhasebe uygulamalarıydı. Program kurdurulur, kurulan program yüzünen bilgisayar bozulurdu. İlerleyen yıllarda, insanlar yazılımla yollarını kesiştirmekten kaçına dursun, mühendislik alanında işin zor kısmının bu küdamlara yaptırılması gün geçtikçe yaygınlaştı. İnsan daha bilgisayarında yazılım denilen ruhun varlığını kabullenememişken, yazılım arabasına, çamaşır makinasına, televizyonuna, kapı otomatına yayılıyordu sessizce. İnsan yazılımın orada bir yerde olduğunu biliyordu artık. Sadece görmezden geliyordu. Tamircinin onaramadığı cep telefonlarının, yanlış çalışan uzaktan kumandaların sorumlusuydu; ama çok derin ve dokunulmazdı.
Ancak son bir kaç yıl içerisinde bu sessizlik yasası bozuldu. Artık insan yazılımı tanıyor, ona dokunuyor, satın alıyor ve kullanıyor. Sanırım bunun için Apple'a teşekkür etmeliyiz. Apple, son yıllarda ürettiği ürünlerle, insanlığın teknoloji ile ilişkisinde yeni bir çağ açtı. Bence bu devrimin onlarca anlaşılmış ve daha sonra anlaşılacak etkisinden birisi de işte bu yazılımı insanla tekrar tanıştırmasıdır.
Apple, 2008 yılında iPhone ve iPod touch ürünlerinde çalışabilecek yazılımların satılabileceği bir uygulama mağazasını; AppStore'u devreye soktu. AppStore müthiş bir başarı ortaya koydu. Ekim 2010 itibariyle 300 000'i aşkın uygulama, toplamda 7 milyar kere indirildi. Kullanıcılar, bu mağaza aracılığıyla istedikleri programları satınalabiliyor ve kolaylıkla kurabiliyorlar. Kurulum sırasında kullanıcıya pek az şey soruluyor ve kullanıcı sevmediği programı kolaylıkla (bir uzun dokunuş, ardından iki kısa dokunuş ile) kaldırabiliyorlar. Uygulama mantığı öyle benimsendi ki, önce diğer mobil cihaz ve platform üreticileri, daha sonra çeşitli masaüstü platformlar benzer uygulama kataloglarıyla kullanıcıya yazılım ulaştırma yoluna gittiler.
Böylece insan daha önce sadece varlığını bildiği, ancak soğuk davrandığı yazılım ile tekrar tanıştı. Bu tanışmayla, bilgisayar sistemleri insan içine çıktı. Çok değil bundan üç sene öncesinde biz yazılım geliştiricileri, geri kalanlar için bilgisayarların kullanım senaryolarını hayal ediyorduk. Artık önemli bir çoğunluk uygulamaların ne olduğunun farkında. Herkesin bir geliştirici kadar teknik düşünmesine gerek yok, ama var olan yüzlerce uygulamayı aktif olarak kullanarak muhtemel kullanım senaryolarını ortaya çıkarmakta bizden, mühendislik eğitimi ile zehirlenmişlerden, daha yaratıcı olacaklarından ve bilgisayarlarında ne yapmak istediklerini daha net ortaya koyacaklarından eminim. Bu tanışmayı Promete'nin ateşi getirmesi gibi tanımlıyor değilim. Ancak bu gelişmenin bir çok yenilik getireceğine ve yeni çağda daha insancıl bilgisayar sistemleri geliştirileceğine inanıyorum.
* Resim, Michelangelo'nun Adem'in Yaratılışı eserinin bir kısmı. Wikipedia Commons'dan alınmıştır.
Aynı güneşin altındaki demokrasiler
Bugün okuduğum iki haber, bana daha önce okuduğum başka bir haberi de hatırlattı. Okuduğum ilk haber, bugün TÜİK başkan vekilinin açıklamasıydı. Sonradan beyanının yanlış yorumlandığını söylese de, sözlerinin arasında bir kaç ifade dikkatimi çekti. Burada, aslında çoğumuzun bildiği bir şeyi dile getiriyordu Sn. Toprak; bazı kişi ya da kurumların, yönlendirebildiği diğer insanların oylarını kazanmak amacıyla, seçmen kayıt sistemindeki boşlukları değerlendirdiğini söylüyor, sistem değişse dahi, bu kişilerin oy kaynaklarına ulaşmak için yollar bulabildiğinden yakınıyordu. Bugün içerisinde TechDirt'de okuduğum diğer haberde ise, Almanya'nın e-oylama sistemini, makina(bilgisayar)ların doğasından kaynaklanan güvensizliği ve daha da önemlisi, makinaların oylama için gerekli şeffaflığı gösterememesi gerekçesiyle anayasaya aykırı bulduğu ifade ediliyor. Başka bir makalede ise, yine bu karardan bahsediliyor ve bireyin oy'unun gizliliği ve seçimlerin şeffaflığının sağlanmasında makinaların yetersizliğiyle açıklanıyor. Bu iki haber, bana 5 ay önce Finlandiya'da yerel seçimler için pilot bölgelerde yapılan e-oylama sonrasında Slashdot'da okuduğum başka bir haberi hatırlattı. Habere göre seçimlerde oyların %2 lik kısmı kaybedilmişti. Finlandiya Adalet bakanlığı, teknolojinin sorun çıkarabileceği hakkında uyarılmasın rağmen seçimlerde bu sistemin kullanılmasına onay vermişti. Şubat ayının yine slashdottaki haberde, idari mahkemenin, %2 lik oy kaybının sonucu değiştirmeyeceği, bu yüzden oylamanın tekrar edilmesine gerek olmadığı yönünde karar aldığı ifade edildi. Finler haksızlık ve yasalara aykırılık konusunda biraz söylenseler de olay bu şekilde kapandı. Bu üç haber bana, devletlerin halklarını ve adalet sistemlerini farklı şekilde yorumladığını ve gördüğünü gösterdi. İlk defa Alman hayranı olarak adlandırılmayacağım, kaldı ki ülkemin ilk Alman hayranı da değilim :) ancak Alman'ların aldığı bu karar, gerçekten hayranlık uyandırıcı.Bizim ülkemizde, oyun gizliliğini bir yana bırakın, yönlendirilebilirliği doğallaşırken, aynı güneşin altındaki bir başka toprakta, çok daha güvenilir olabilecek bir teknolojiden dahi çekinceler duyabilecek sağ duyuda bir anlayış hakim. Seçmen listelerinin tartışılmadığı, şaibelerin çıkmadığı bir seçim hatırlamıyorum ülkemde. Sebebi ister altyapıdaki eksiklikler ve yetersizlikler olsun, isterse birilerinin bazı açıkları değerlendirmesi olsun, bu hatalar en nihayetinde yasalara aykırı bir durumu gösteriyor. Sizce de birilerinin, "ne yapalım, altyapımız bu kadarına yetiyor" ya da "ne yapılırsa yapılsın, birileri yolunu buluyor" şeklinde açıklamalar yapması, çağdaş uygarlık seviyesinin çok uzağına düşürmüyor mu bizi? Sadece "hukukun üstünlüğü"nü istiyorum, çok mu?
TV'lere veda
Bugün işten sonra, eve gelip yemeğimi hazırladığım sırada farkettim, artık televizyon izlemiyordum :) Başımdan geçen Almanya ve Askerlik maceralarından önce, 3 yıl önce diyelim, eve geldiğimde, TV yi açar, o gün takip ettiğim bir CNBCe dizisi varsa, izler, yoksa National Geographics ya da Discovery, onlar da sarmadıysa NTV veya CNNTürk izlerdim, hiç yoksa Dream ya da MTV ye bir bakınırdım. Düzenli takip ettiğim tv dizileri, söyleşi programları vardı. Ne olduysa, araya giren bir kaç yıllık soğuklukta olmalıydı. Daha önce de bir kaç kere artık neden TV izlemediğimi sorgulamıştım. Hiç yoktan bedava Digitürk'üm olana kadar bunun kablodaki kanalların uyduda olmamasından kaynaklanabileceğini düşünüyordum. Bir ara fazla mesailer yoğundu, ondan diye açıklamıştım. Ancak bugün herşeyi internete sorgulatan psikopat bir ruh olarak bulduğum şu yazıda cevaplarımı aldım. Aslında yine TV dizilerini takip ediyorum, üstelik TV izlediğim zamanlardan çok daha düzenli olarak (LOL ve OTV sağ olsun) . Güncel haberlerden çok daha fazla haberdar oluyorum (RSS sağ olsun). Daha çok popüler müzik dinliyorum (RadyoODTÜ ve RadyoEksen sağ olsun). Ancak bunların hiç birisi TV aracılığıyla olmuyor. Bazen TV'de yayınlanmış, ilginç bir şeyler oluyor, Cem Yılmaz'ın Var mısın, yok musun'daki şovu gibi, onlar da zaten ertesi gününde video sitelerinden kolaylıkla bulunabiliyor. Bilgiye ve sanata ihtiyacımız olduğu anda ulaşabilmeyi yüceltecek değilim şimdi. Vurgulamak istediğim, son bir kaç sene içinde, hızlanan, gelişen ve çeşitlenen bilgi altyapısının hayatımızı ne kadar çabuk ve derinden etkilediği. Sanırım on yıllardır içerisinde bulunduğumuz iddia edilen bilgi çağına bu kez gerçekten geçiyoruz, ve bu çağın kapanışını bilgiyi ADSL bağlantılarıyla eve taşıyarak TV'nin hükümdarlığını işgal eden bilgisayarlar yapıyor :) Not 1: on demand / ipTV ler gelecek yakında, onlar bu bahsi geçen TV den sayılmazlar, oyun bozanlık yapmayın. İçlerinde bildiğin bilgisayar olacak onların da, internete bağlanacaklar. Not 2: "Eee pekiyi, benim o güzel, ihtişamlı, HD'ye hazır televizyon cihazım ne olacak?" diye soranlara, HDMI çıkışlı bir medya oynatıcıları yoksa edinmelerini tavsiye ediyorum :) Not 1 deki teknolojiler gelince hepimiz sizde izleyeceğiz filmleri :)
Yenilikte yenilik
Çeşitlendirilebilir anlamlar içeren böyle bir başlığın altından, ne çıkmasını bekleyebilir ki insan? Technorati'den aldığım haberde, Bluetooth altyapısını kullanan bir standart/protokolden bahsediliyor. Bu yeni uygulama şekliyle, bluetooth ile dosya/bilgi aktarımı için gerekli iletişim, cihazların birbirlerinin sahanlığına girmesi ile sağlanıyor. Örneğin, cep telefonunuza bilgisayarınızdan müzik aktarmak isterseniz; cep telefonunuzu, bilgisayarınızın yanına koyuyorsunuz. Daha önce bluetooth kullanmamış olanlar için bir açıklama yapmak gerekebilir, bluetooth ile iletişebilmek için, istemcilerin birbirleriyle eşleşmesi ve veri aktarımı için karşılıklı anlaşmaları gerekiyor. Bu süreç, kullanıcı için ızdırap dolu olabiliyor. Cihazların birbirlerini tanımamaları, yetkilendirememeleri beklenmedik ve kararsız sonuçlar doğurabiliyor, bu da kullanıcıların farklı yeni yöntemlerle "kendi yollarından" işlerini halletmelerini ve bluetooth kullanmaktan çekinmeleri sonucunu doğuruyordu. Bu yeni sistemde ise, kullanıcının önceden ayarlaması gereken onca detay ortadan kaldırılıyor. Herşey tamam, peki başlıkla ne ilgisi var? Bu yeniliği her gün karşımıza çıkan diğer yeniliklerin arasında sizinle paylaşmaya değer kılan, ardında yatan fikrin can alıcılığı. Bazı teknolojiler, güvenlik, yaygın kullanırlık gibi yüksek haklılık payı olan etkenlerden dolayı, çok daha fazla soru soran, detaylandırılmış ve kullanılabilirliği düşük olarak geliştiriliyor. Bu şekilde, ne kadar kolaylık ve rahatlık sunsalar dahi, kullanıma başlamaktaki sıkıntılar yüzünden yaygınlaşamıyorlar. Düşünün bir kere, kaçınız 5 + 1 ses sisteminizin ayarlarını değiştiriyor? Bir çok laptop'ta SPDIF çıkışı gibi nezih bir özellik var, kim kullanıyor? Cep telefonundaki kızıl ötesi özelliğini ayda bir kereden fazla kullanan tanıdığınız var mı? Çoğu dijital fotoğraf makinasında "gelişmiş mod"da histogram ayarları var, bir kez olsun baktınız, kullandınız mı? Mikrodalga fırınla uğraşmış olanların kaçı pilav yapmayı denemiştir acaba? Onu bırakın, GSM servis sağlayıcılarının sesli mesaj kutusunu kullanan ne kadar insan vardır ki? Etrafımızdaki bir çok teknolojik alet, bizim gündelik hayatımızda kullanabileceğimiz, ancak yeterince istemedikçe kullanmayı göze almayacağımız çok enteresan özellikler taşıyor. Ancak, bu özellikler, kullanılabilirlikleri düşük olduğu için kıyıda köşede kalıyor. Israrla kullanmak istediğimiz bu tarz kullanılabilirliği düşük özellikler, konunun girişinde bahsettiğim bluetooth gibi, bizim için hayal kırıklıkları haline geliyor. Yenilikte yenilik işte burada önem kazanıyor. Cihazlarımızın, kullanılabilirliğindeki geliştirmeler de en az cihazların teknolojilerindeki geliştirmeler kadar önemli. Ancak; biz mühendisler tüm dünyanın da bizim kadar "rocket scientist" olmasını beklediğimiz, belki de diğerlerinin bizim kadar teknolojiyi kullanmaya yatkın olmayışlarından garip bir zevk aldığımız için, teknolojinin geliştirilmesinde gösteridiğimiz özeni, kullanılabilirlikte pek az sergiliyoruz. Dahasında, başarılı olan tüm teknolojik ürün hikayelerinde, ki sanırım buna en iyi örnek Apple ürünleri olacaktır, bu hipotezi destekleyen durumları bulabiliriz. Bu yazı, tüm garip davranan yazıcı/tarayıcılara, oto müzik sistemlerine, uydu alıcılarına, digikumanda'ya ve ingiliz anahtarına adanmıştır.