Korku,benim bilmediğim yerlerim.
Sade Olutola
art blog(derogatory)

Discoholic 🪩
macklin celebrini has autism

Andulka

Origami Around
No title available
I'd rather be in outer space 🛸
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Sweet Seals For You, Always

PR's Tumblrdome

roma★
ojovivo

tannertan36
One Nice Bug Per Day
Lint Roller? I Barely Know Her

@theartofmadeline
d e v o n

❣ Chile in a Photography ❣
TVSTRANGERTHINGS
seen from Argentina
seen from Brazil

seen from Netherlands

seen from Türkiye

seen from Venezuela
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Canada
seen from Australia
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@kolhis
Korku,benim bilmediğim yerlerim.
“Ay’ın kadim dilini kim biliyor şimdi? Ve kim konuşuyor Tanrıça’yla hala? Şimdi sadece taşlar hatırlıyor ayın çok eskiden bize anlattıklarını ve ağaçlardan, çimenlerin hışırtısından ve çiçeklerin kokularından öğrendiklerimizi… ”
“Bilinende sınır vardır, bilinmeyende sınır yoktur. İnsan aklı anlaşılmazlığın engin okyanusunda barınacak bir ada sağlar. Her kuşağa düşen iş, bu okyanustaki adaya biraz daha toprak katarak büyütmektir.” T. H. Huxley
Gece buluşmasında değil, Sabah uyanışında görmek isterim seni. Bakımlı olanları değil, Rüzgarda savrulmuş saçlarını, Dudaklarının çatlamışlığını Yüreğinin hızla atışını Göz bebeklerindeki kainatı En karanlıktaki anını Rol yapmanı değil Rüyaya dalışını Ben de kalışını ...
"Oluş düzeyimiz yaşamımızı kendisine çeker. Ve her şey senden kaynaklanır. Gördüğün ve dokunduğun her şey senin varlığının, noksanlığının ve içindeki boşluğun dışa yansıyan görüntüsüdür. "Yaşamda boşluklar yoktur. Eğer sen, kendini yeni bir biçimde düşünmeye ve davranmaya zorlayarak bunları doldurmazsan, bunu senin adına tüm zalimliğiyle o yapacaktır. Görmezsen, ya da görmeyi istemezsen, hastalık vahimleşir ve yaşamının komedisi giderek daha ıstıraplı bir hale gelir. Her şey sana bu trajedinin nedenini göstermek ve seni bütün bunların kaynağına gerisingeri götürmek üzere ortaya çıkar..."
Yaşam! Yaygın bir deneyimdir.
Kadın frengi hastası, 8 çocuğu var. Bu çocukların üçü sağır, ikisi kör, birisi de zeka engelli. Kadın hamile ve doğan çocuk BEETHOVEN
Sarhoş baba, hasta anne, yatılı okullarda geçen yalnız bir çocukluk, bitmeyen depresyon ve sara hastalığıyla mücadele eden dahi; DOSTOYEVSKİ
6 çocuktan ilki o, iki erkek kardeşi bebekken ölüyor, üç kızkardeşi nazi zulmünde ölüyor. Babası baskıcı, geçimsiz. O ise hep yalnız; Onun adı KAFKA
11 yaşında babasını kaybediyor, dedesi sert kişilik. Onu evden gönderiyor. Yoksul aile, 11 yaşında tersanelerde çıraklığa başlıyor; GORKİ
Babasından sürekli kemerle dayak yiyen bir çocuk.. Çogu geceler sokakta yatıyor. Cildi hasta, karaciğerinden muzdarip ; BUKOWSKİ
13 yaşında annesi ölüyor, okula gidemiyor, hayatı boyunca ruhsal hastalığının tekrarlayan ataklarından muzdarip. Bir kitap kurdu; VİRGİNİA WOOLF
Babası borçları yüzünden hapishaneye düşünce çalışarak borçları ödemek, ailesine bakmak zorunda kalan, okula gidemeyen küçük bir çocuk kendini yetiştiriyor;CHARLES DİCKENS
“Mutlu insanın hikayesi olmaz”
( Umberto Eco )
Evren!
Doğa; değişebilen bir buluttur, o her zaman veya hiçbir zaman aynı değildir.
İnsanlar geleceği düşünüyor, gelecek için yaşıyor, bugünü sürekli gelecek yarınlara adıyorlar. Her insan salt öngördüğü, beklediği ve umduğu için yaşıyor. İnsanlar Her ana ; şu anın bir sonraki günü ardından getireceğini bildiği için değer verirler, sadece ve tüm yaşamlarını buna göre ayarlarlar. Bütün hayatı hayallerden , ideallerden, planlardan, bekleyişlerden meydana gelir; şimdilik zamanın tümü geleceğinin etrafındaki düşüncelerden ibarettir. Varolan, şimdiki zamanda olan her şey bize zor, zavallı, yetersiz, düşük kalitede görünür ve biz şımdinin sadece bir önsöz , gelecekteki bir romanın uzun ve sıkıcı bir önsözü olduğunu düşünerek kendimizi sadece avuturuz. Bütün insanlar, bilseler de bilmeseler de, bu inanç için yaşarlar. Eğer aniden onlara bir saat sonra hepsinin ölmek zorunda olduğu söylenseydi, yapıyor oldukları ve yaptıkları hiç bir şeyin onlar için bir zevki , bir tadı, bir değeri olmazdı. Şimdiki gerçeklik gelecek aynası olmadan rezil , pis anlamsız olurdu. Rövanşlari zaferleri yükselişleri, terfileri ve zamanları ,istilalari ve unutuluşlari ümit ettiren yarın olmasaydı , insanlar daha fazla yaşamaya razı olmazlardı. Yarının uzak kokusu olmasaydı , bugünün kara ekmeğini yemek istemezlerdi.
İnsan değil de ağaç olsam Dallarımın arasından rüzgar esse Yapraklarım, çiçeklerim meyvelerim olsa! Mevsimleri yaşasam… Köklerimle toprağın derinliklerine sarılsam. Kuşlar konsa dallarıma, yuva bile yapsalar… Böcekler, karıncalar yollansalar içime… Çürütseler oralarımı, Ballarım, sakızlarım olsa Gövdeme bir insan yaslanıp uyusa… Ben bunları hiç bilmesem, sadece ağaç olsam…
Giderek derinleşiyor köklerimiz…
Her uğraş , daha iyi yerleşme uğruna toprağa
Göçebelik varken ruhumuzda
Gitmek isterken kalıyor
Yalnızlığı düşlerken kalabalıklaşıyoruz.
Rüzgarın uçurduğu yapraklara üzülürken
Sevinçlerimizin katili olduğumuzu bilmeden
Yaşıyor, yaşıyor,yaşıyoruz..
Woww!
Murray Bookchin; Varlığımızın oluş halinde olduğunu durağan olmadığını söylemiştir. Yüzyıllardır cevaplanmaya çalışılan “Varlık nedir?” sorusu yine yüzyıllardır değişik cevaplar bulmuştur kendisine.
Varlığı, oluş olarak kabul edenler varlığın statik bir açıdan ele alınamayacağını, onun bir değişme ve oluş süreci olarak görülmesi gerektiğini savunur. O halde evren mekanik bir varlık değil, canlı bir oluştur.Her şeyin oluş (değişme) halinde olduğunu savunan Herakleitos,bu düşüncesini “Değişmeyen tek şey değişmenin kendisidir” sözüyle dile getirmiştir. Oluşun başlangıcı ve sonu yoktur. Hayat da, bu sürekli varoluş ve yok oluşun art arda gelişinden ibarettir.
Doğa gibi insan da ruhu ve bedeni ile birlikte sürekli bir değişim içindedir. Herakleitos bu değişimi "iki kez yıkanamazsınız aynı ırmakta, üzerinde akan sular şimdi yeni sulardır." sözüyle ifade etmiştir. Gerçekten de akıp giden sular her seferinde onu başka bir ırmak yapmaktadır.
Varlığı ide olarak kabul edenler, var olan her şeyin düşünceden geldiğini , insan düşüncesinden bağımsız bir nesneler dünyasının ya da bir gerçekliğin olmasını yadırgarlar.
İdealizm, varlığın düşünceden bağımsız olarak var olduğunu kabul eden "gerçekçilik", "maddecilik" ve "doğalcılık" felsefe anlayışlarının tam karşı kutbunda yer almaktadır. Felsefede idealizm, dünyanın temellendirilmesinde en önemli görevin, bilince ya da maddi olmayan zihne yönelik bir gerçeklik kuramı geliştirmek olduğu düşüncesi üstüne kurulmuştur. İdealizm anlayışının temelleri önce platon'un "idealar dünyası kuramı" ile atılmıştır.
Yalnızca nesnesel varlıkların değil aynı zamanda ''sevinç, öfke, hüzün, güzellik'' gibi soyut kavramlarında ideaları vardır. Tüm bunlar platon'un tanrı ile özdeşleştirdiği '' iyi idealar''ın sıra düzeni içinde ilerlerler. İdealar kuramını soyut ve somut olarak iki kavram halinde düşünürsek, bu kuramı hem sanal hem de fiziki olarak düşünmemiz gerekir. Yani dokunsal olarak algıladığımız hiç bir şeyin mutlak karşılığının düşündüğümüz şey olduğunu asla bilemeyiz, kısacası fiziki evren zannettiğimiz şey aslında mağarada yalnızca ışık olduğunda bize gösterilen gölgelerdir. Gözümüzü kapattığımızda dünya yok, açtığımızda vardır.
İdealistler, maddenin gerçek olmadığını, gerçeğin zihnimizde yer alan ideler’den oluştuğunu savunurlar. Örneğin güzellik idesi, güzel diye algılanan bütün varlıklardan daha gerçektir. Bunun gibi, ağaç idesi de şu ağaçtan daha fazla bir şey ifade eder. Çünkü ikinciler varlıklarını birincilerden almışlardır. Güzel diye algılanan bir çiçek yok olur, unutulur ama çiçek fikrinin kendisi yok olmaz. Fikir öz olandır. Aristotales bu öze “form” demiştir. Örnek vermek gerekirse Gürgen tohumu, gürgen ağacının maddesi; gürgen ağacı, tohumun formudur.Kum camın maddesi; cam, kumun formudur.
Varlığı madde olarak ele alanlar ,maddenin düşünceden bağımsız olarak var olduğunu ve bütün varlıkların maddeden türediğini ileri sürer.Bilinç, ruh gibi tinsel varlık da dahil, bütün varlığı madde olarak anlar ve maddenin dışında başka bir varlık olduğunu kabul etmez. Düşünme, hayal gibi olayları da maddenin kuvvet ve hareketleriyle açıklar.
Demokritos atom parçalarından ve bu atom parçalarının birbirlerine çarpması sonucunda, mekanik bir zorunlulukla her şeyin var olduğunu söylemiştir.
Marks’a göre madde biçim değiştirir. Tüm değişmelerin temelinde karşıtlık ve çatışma vardır. Düşünce, maddeden sonra gelen ve ona bağlı olan varlıktır.
Maddenin değişmez töz olduğunu ileri süren Marx, Feurbach‘ın materyalizmi ve Hegel‘in diyalektik anlayışından etkilenmiş, bu ikisini birleştirerek "Diyalektik Materyalizm" adı verilen yeni bir kuram oluşturmuştur. Marx‘a göre evrenin yapısı maddeseldir. Yani evrendeki varlıklar Tanrı, Geist v.b. türden idea (düşünsel) bir temele dayanmazlar. Ona göre madde baştan beri vardır, öncesiz ve sonrasızdır. Maddi nitelikli olan evren olmuş bitmiş bir şey değil diyalektik (tez-antitez=sentez) biçiminde ilerleyen bir süreçtir. Bu süreçte madde; atomdan moleküle, molekülden canlı hücreye, bitkiye, insana doğru bir gelişme gösterir. Yani maddeden diyalektik bir süreçle evrendeki tüm varlıklar türer. Diyalektiğe göre zıt varlıklar (tez) karşıtını (antitez) yaratarak bunlarla çatışmaya girer ve bu çatışmadan yeni varlıklar (sentez) oluşur. Maddenin bu diyalektik açılımı olmuş bitmiş değil şu anda sürmektedir ve sonrada sürecektir.
Ancak Marks diyalektik materyalizmden çok tarihsel materyalizm üzerine düşünmüştür.Tarihteki toplumsal, ekonomik, siyasal olayları da bu maddeci diyalektik bir anlayışla açıklamıştır. Bu nedenle bu görüşüne "Tarihsel Materyalizm" denmektedir. Tarihsel materyalizm tarihte maddi nitelikli olaylara öncelik ve ağırlık tanıyan yorumdur. Marx‘a göre tarihi toplum, toplumu ekonomi, ekonomiyi ise üretim biçimi belirler. Ona göre tarihte, toplumda diyalektik bir şekilde değişir, diyalektik bir oluştur. Ona göre üretim araçları, üretim biçimi (altyapı) bir toplumda hukuk, felsefe, ahlak, siyaset v.b. (üstyapı)nın belirleyicisidir. Altyapıda meydana gelen değişmeler üstyapıyı da değiştirir. Tarihin diyalektik bir gelişme izlediğini savunan Marx‘a göre toplumlar ilkel, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist toplum aşamalarından geçer. Kapitalist toplumda değişme ve gelişmeyi sağlayan temel çelişme işçi (proletarya)- işveren (burjuva) sınıflaşmasıdır. Aynı zamanda karşıtlığı içeren bu durum, tez ve antitezi, yani çatışma güçlerini temsil eder. Marx bu karşıtlıktan sınıfsız toplum (sosyalizm) biçiminde yeni bir senteze ulaşılacağını savunur.
Varlığı hem düşünce hem madde olarak olarak ele alan dualistler varlıkta daima iki prensibin varlığını kabul ederler.
Descartes’e göre varlık hem düşünce hem de madde özelliklidir. Varlığı bu şekilde birbirine indirgenemeyen iki cevherden oluşmuş olarak kabul eden anlayışa düalizm denir. Descartes ‘ın bu düalist anlayışında asıl sorun, birbirinden farklı iki cevher olan madde ile ruh bir arada birbiriyle etkileşim içinde bulunabiliyor. (Bu durum insan için söz konusu edilmiştir.)
Descartes bu görüşünü “ ‘düşünen cevher ‘ile ‘madde cevheri’ var oluşları bakımından başka herhangi bir temele ihtiyaç duymayan iki cevherdir. Madde ya da bedeni bilmek için ruh ya da zihne, Ruh ya da zihni bilmek için de bedene (madde) ihtiyaç yoktur. “ biçiminde savunmuştur.
Descartes’ın bu görüşlerinde hem idealizm hem de materyalizm bir aradadır. Onun, varlığı bilince göre açıklaması (Düşünüyorum, o halde varım.) idealist akımların gelişmesine, hayvanların ruha sahip olması, birer makine gibi varlıklar olduğunu açıklaması ( ‘makine Hayvan’ adlı eserinde) materyalist akımların gelişmesine yol açmıştır.
Varlığı fenomen olarak kabul edenlere göre, insan zihninden tam anlamıyla bağımsız olmayan bir varlık alanı vardır ve insan bu varlık alanını bilebilir, insanın, bilen öznenin, bilinci tarafından belirlenen bu varlığa “fenomen” denilmektedir.
Husserl'e göre fenomen, dolaysız kavranan "öz", insanın bilme yeteneğinin temelinde bulunan “bilincin belirlediği varlık”tır. Tek tek olgulardan, nesnelerden hareketle (bilincin yönelmesiyle) bu özlere ulaşılır. Varlıkları, duyu organlarımızla algıladığımız özelliklerinden soyutlayarak düşündüğümüzde (zaman, uzay, renk, ses, koku vb.) onların özlerini bilebiliriz. Bu özler, günlük deneyimlerimizin görünümleri, yani fenomenlerdir. Örneğin; çevremizde gördüğümüz gülleri duyularımızla kavrıyoruz. Gülü renginden, kokusundan, biçiminden bağımsız olarak düşündüğümüzde geriye gül kavramı, ideası, yani özü kalır, işte bu öz, Husserl'e göre, başka varlığa indirgenemeyen gerçeklik, yani fenomendir.
“Kayıtsızlık dili geçersiz kılıyor, işaretleri anlaşılmaz hale getiriyor.Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun,müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. Hiçbir şey istemiyor,hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun. Hiç dinlemeden duyuyor,hiç bakmadan görüyorsun.”
Georges Perec - ” Un homme qui dort ”
You are waiting for everything to stop, the rain, the hours, the stream of traffic, life, people, the world; waiting for everything to collapse, walls, towers, floors and ceilings, men and women, old people and children, dogs, horses, birds, to fall to the ground, paralysed, plague-ridden, epileptic; waiting for the marble to crumble away, for the wood to turn to pulp, for the houses to collapse noiselessly, for the diluvian rains to dissolve the paintwork, pull apart the dowel-joints in hundred-year-old wardrobes, tear the fabric to shreds, wash away the newspaper ink, waiting for the fire without flames to consume the stairs, waiting for the streets to subside and split down the middle to reveal the gaping labyrinth of the sewers; waiting for the rust and mist to invade the city. You are not dead and you are no wiser.
Bernard Queysanne, The Man Who Sleeps (1974)