Bir gün yollarımız tekrar kesişirse şayet; kalmamıştır tek bir zerre içimde senden. Olur da sokak sokak divane bir halde dolaşırsam peşinden, rüzgar misali öylece esip geç tenimden...
seen from China

seen from Germany

seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from China

seen from United States
seen from United States

seen from Poland

seen from United States

seen from Türkiye
seen from United Kingdom
seen from China

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Denmark
seen from Canada
seen from China

seen from Malaysia
seen from China
Bir gün yollarımız tekrar kesişirse şayet; kalmamıştır tek bir zerre içimde senden. Olur da sokak sokak divane bir halde dolaşırsam peşinden, rüzgar misali öylece esip geç tenimden...
Doğru insanla her gün büyürsün…
OĞUL, AKAN SUYUN GELEN TARAFINA BAKIN, SEVİNCİNİZ ARTAR;
GİDEN TARAFINA BAKMAYIN GAMLANIRSINIZ.
(Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi)
Kendine "insan" olduğunu hatırlat. Robot değilsin. Mükemmel olmak zorunda değilsin. Kusurların olabilir. Eksiklikler taşıyabilirsin. Boşluktan oluşabilirsin. İçin boşluklarla dolmuş olabilir. Sende hata yapabilirsin. Bazıları için hata yapmak bile bir lükstür. Tam tersi de hata yapanlar için lükstür belki. Bilemeyiz ki.
- Mutlu musun?
+ Bilmem.
- Nasıl yani?
+ Mutlu nasıl olunur bilmiyorum galiba. O kadar uzun zamandır hissetmedim ki, başıma gelse anlamam gibi sanki. Şu an ise huzurluyum sadece.
“İnsan hayatı,” dedi kafasını yukarı aşağı sallayarak, “Bu kadar ucuz olmamalı.”
Tüm sabahlardan bir sabahtı. Tanımadığım onlarca insanla burun buruna yaptığım otobüs yolculuğu nihayet bitmişti. Hava renksiz, griydi. Otobüsten inen yığınla birlikte koşarak minibüs durağına gitmiştim. Onlardan biri babamdı. Benden 40 yaş büyük babam, Hasan, hayatın tüm pisliklerine karşı tecrübeli olduğunu kanıtlarcasına yönlendiriyordu beni 28 yıldır. Tüm pislikleri iyi bilirdi. Çünkü bembeyaz kağıttaki en ufak nokta nasıl göze çarparsa, babam da bu dünyanın tüm kirlerini öyle gösteriyordu devasa cüssesinde. İyi biriydi. Bu dünya için fazla iyiydi. Bembeyazdı. Ve bembeyaz kağıda damlayan tüm kirler göze çarpardı.
O sabah yine koşuyorduk babamla mesai için. 9 vardiyasına yetişmemiz lazımdı. Otobüsten inip minibüs durağına gittik koşar adımlarla. Durakta yine insan yığını… İşe yetişmek için birbirini ezenler, boyu kısa ve vücudu sıska olsa da kurnazlığıyla insanların arasından minibüse binmeyi beceren tilkiler, ne olup bittiğini anlamaya çalışan genç kadınlar, sabahın köründe neden dışarıda olduklarını kendileri de anlayamayan yaşlılar… herkes minibüse binmek için uğraşıyordu. Bir de kalabalığın fotoğrafını çekip, “Bakın bu yüzden geç kaldım, lütfen kovmayın!” diye patronuna gösterecek olan şirket çocukları… Küçükçekmece’deki tekstil atölyesinde bedava denecek kadar az paraya çalışan zenciler de tuhaf ama sevimli aksanlarıyla hangi minibüse binlemeleri gerektiğini öğrenmeye çalışıyorlardı. Avazları çıktığı kadar bağırarak semt isimlerini peş peşe sıralayan ve söyledikleri asla anlaşılmayan minibüs kahyaları da minibüsçülerden aldıkları bahşişleri cebe indirip plastik bardaklarındaki çayı yudumluyor, hususi soru soran yolcuları rastgele bir araca bindiriyordu. Nasıl olsa yolda araç değiştirip doğru minibüse binerlerdi…
Bir an babamın durduğunu, acelesinin son bulduğunu ve o cendereden beni ve kendisini uzak tuttuğunu fark ettim. Girmemiştik kalabalığa. Evet, işe yetişmemiz gerekiyordu. Acelemiz vardı ama babamın yüzünde, çocukluğumdan beri bana ve abime aşıladığı, o entelektüel birikimi yüksek, okuyan ve yazan insanlara has eda vardı. Gözlerini kısmıştı, duyduğu rahatsızlığı tüm hüznüyle belli ederek. Dudaklarını büktü, kalabalığa doğru baktı. Ben de babama bakıyordum. “İnsan hayatı,” dedi kafasını yukarı aşağı sallayarak, “Bu kadar ucuz olmamalı.” Yüzü kalabalığa, kısık gözleri bana dönüktü.
Uzun, rengi solmuş siyah paltosunun cebine ellerini sokmuştu. Boynundaki atkıyı çapraz bağlamıştı yine. Kır saçları geriye doğru taranmıştı. Gözlükleri buğuluydu. Başı dik, kafası dumanlıydı. Babaydı. Tüm şehrin ceremesini çekip sefasını süremeyen babalar gibiydi. Tek farkı, zirveyi gördüğü halde bugün buralarda, Yenibosna’da minibüs kalabalığına girmek zorunda kalmasıydı. Bir gün bile yüzündeki hava değişmedi. Onu tanıdım tanıyalı aynı adamdı.
melankoli lütfen peşimi bırak. yoruldum sürekli gelen bu yetersizlik ve bir şeyleri başaramama hissinden.