Dil Felsefesi ve Teorisi Üzerine Notlar
Dilimizin sınırları kendi öznel dünyamızın, öznel emeğimizin ve düşüncelerimizin daratılmış sınırlarıdır. Başka bir deyişle, nasıl ki düşüncelerimizin sınırları öznel emeğimizin ve dünyamızın sınırlarına yakınsa, dilde düşünsel sınırlarımızın daraltılmış ve kodlanmış bir “mini-paketini” bize sunmaktadır.
Dar anlamıyla öznel dünyamızın ve öznel emeğimizin sınırlarının kodlanmış ve daraltılmış mini-paketi olan dil; varolan gerçek dünyanın da dinamik bir yansımasından ibarettir. Dildeki olası her gelişme öznel emekteki ve öznel dünyadaki gelişmelere tekabül ettiğinden dolayıdır ki; bu durum insanın ve emeğin varolan dünyanın gerçekliğine daha da yakınlaşmasına işaret etmektedir. Bu yakınlaşmanın her aşaması; insanın-emeğin varolan doğayı daha da çok kuşatma ve eğemenliği altına alma mücadelesinin farklı bir aşamasına tekabül etmektedir. Keza; emek türlerinin birleşik diyalektiğine göre şekillenen tarihsel-dilsel-bölümlenmeler, hominidlerden bu yana varolan bu yakınlaşmanın temelini oluşturan bölünmüş-emeğin kendi içindeki türsel farklılaşmasının da bir veçhesi olarak doğmuş ve gelişmiştir. Başka türlü olması da mümkün değildir.
En başta şu noktayı vurgulamak gerekir ki; dilin ortaya çıkışında beyin-el fonksiyonlarındaki belirgin artışın kayda değer bir yeri vardır. Başka bir deyişle, beyin başlangıçtan itibaren abartısız bir biçimde dilin gelişiminde ana bir aktör işlevi görmüştür. Keza; ikisi de “organik emek aracı” olan elden beyine, beyinde ele doğru gelişen bir etkileşim süreci gerçekleşmeseydi insan-dilinin ortaya çıkması da asla mümkün olamazdı. Diğer bir deyişle, özneleşmiş nesnel beynin imgeleme gücü nesneleşmiş öznel el ve onun ayalama/kavrama özellikleri ile buluşmasaydı; beyin gelişimine bağlı olarak dilin öznelliği ve diğer özellikleri de asla bu derece gelişemezdi.
Şayet öznel organik emek aracı biçimindeki beynin gelişimi varolmasaydı öznel emeğin bir alt-kolu olan dilde varolamazdı. Diğer bir ifadeyle; dil düşünceyi, düşüncede dili tetikleyerek ilerlerken, el ve beyin de birbirini tetikleyerek ilerlemiştir. Bu açıdan; el-beyin-düşünce arasındaki korelasyonu kuran “emek mefhumu”nun birleşik diyalektik hareketi varolmasaydı diğer canlılardan farklı olarak bir insan-dilinin sözel ve yazısal gelişimi de mümkün olamazdı. Başka bir deyişle, insan-dili biçimindeki bu gelişme insanlık tarihi boyunca kendisini kendi öğeleri ile birlikte sözel, yazısal ve resimsel formlar biçiminde de ortaya koyamazdı.
İnsanlığın dil çeşitliliğini emek türlerinin birleşik hareketine göre ele aldığımızda; her emek türünün aynı zamanda bir dil-türü olduğu da görülebilir. Dolayısıyla; şayet toplayıcı-insanın-dili olmasaydı avcı-insanın-dili, av-insanın-dili olmasaydı tarım-insanın-dili, tarım-insanın-dili olmasaydı sanayi-insanın-dili, sanayi-insanının-dili olmasaydı teknik-insanın-dili de varolamazdı. Başka bir deyişle, öznel-determinal-dil nesnel-volantiral-dili belirlerken, nesnel-determinal-dilde öznel-volantiral-dili karşılıklı/çift yönlü belirleyerek ilerlemiştir. Nesnel-dilin (elden) öznel-dile (beyne) doğru devinimi, nesnel-dilin (araca) öznel-dile (düşünceye) doğru devinimini de meydana getirirken, tersinden öznel-dilin nesnel-dile doğru devinimi de nesnel-dilin öznel-dile doğru devinimini (insanı ve onun dil faaliyetini) meydana getirmiştir. Bu çevrimsel diyalektik hareket kavranamadığı müddetçe; dilin doğuşuna ve gelişimine ilişkin yapılan her türden arkeolojik, antropolojik ve filolojik tespitlerin bir ayağı her zaman boşta kalmaya mahkumdur.
Herşeyden önce ilkel insanlarda dilin gelişimi elin ve beynin gelişimine paralel bir biçimde gelişmemiş olsaydı ilkel insanlar arasında bir iletişim ve iş bölümü ilişkisi kurma zorunluluğu da ortaya çıkamazdı. Keza; vahşi hayvan saldırılarından kaça kaça saklana saklana ağaç kavuklarında, mağaralarda, kuytu köşe yerlerde vs. yaşamaya mecbur olan ilkel insanların, birbirlerini uyarma ve kendilerine doğadan gelebilecek saldırılara karşı savunma istencinden kaynaklı olarak başlayan dil-ses biçimleri, zamanla bu deneyimlerin başka insanlara anlatılması ve aktarılması yoluyla (ilk mitoslarda bu yolla ortaya çıkmıştır), doğaya karşı insanı hazırlama çabasına kadar uzanan bir süreci de (dil-kavram biçimlerini de) zorunlu olarak beraberinde getirmiştir.
Örneğin, ilkel insanlar; vahşi hayvan saldırılarında, o hayvanların cinslerine göre, mesela kesik kesik gırtlaktan çıkan bir ses betimlerken, başka bir hayvanın saldırısına karşı ise, yine gırtlaktan çıkan daha uzun bir ses betimlemesi ile, bu defa saldırıya karşı bir duruş ya da topluluğun geri kalanını uyarış geliştirmişlerdi. Bu örnekler ilkel toplulukların izlenmesinde, özellikle de Afrika’daki ilkel kabilelerin izlenmesinde sosyal deneyler olarakta yapılmış ve benzer sonuçlara ulaşılmıştır. Dil-ses kavramı; dil-ses biçimlerine göre oluşan dil-kavram biçimlerini de yaratmaktadır. Başka bir deyişle, ilkel diller günümüz modern dillerinin kökenini oluşturmaktadır. Bu süreç dil-sesten dil-kavram bütünlüğüne geçiş sürecine tekabül etmektedir. Dünya üzerindeki bugün ki dil çeşitliliğinin temeli de; yine bu ilkel dönemdeki kabilelerin olası vahşi hayvan türlerine karşı geliştirmiş oldukları “uyarı-dil-seslerinin” çeşitliğinden dallanıp budaklanmıştır. Kısacası; dil-sesle başlayan dilin hikayesi dil-kavrama bağlı heceleme süreçleri (kesik kesik seslerin birleştirilmesi) ile birlikte devam ederek bugün ki modern dil biçimlerini ortaya çıkartmıştır. Kuşkusuz bu sürecin tamamlanması da binlerce yıla yayılan uzun bir kültürel ve tarihsel evrimin bioemeksel sonucudur.
Öte yandan, dilin doğuşu ve gelişimi açısından resim ve dil arasındaki korelasyon da ilkel insanın dil yeteneği kazanma sürecindeki önemli bir merhaledir. Keza; yazının icadı ile birlikte ortaya çıkan çivi-yazıları bile asıl olarak mağaralara ve kayalara yapılmış olan resimli-yazılardan türetilmiştir. Dolayısıyla; resimleme teknikleri yazı tektiklerini, yazı teknikleri de resimleme tekniklerini belirledikçe, bu da dilin-sesin (soyut tasfirler ya da benzetmeler şeklindeki resimsel iletişimin somut insanlar arası verili dilsel-konuşmalar/yazışmalar biçimine doğru zamanla) gelişimini de sağlamıştır. Ve yine aynı şekilde; dildeki gelişmeler de hem yazı tekniklerinin hem de resim tekniklerinin at başı gelişmesini sağlamıştır. Başka bir deyişle, beyin, el, dil, düşünce, resim ve yazı arasındaki teknik iş bölümü ilişkileri (emek türü tekniklerinin tarihsel miras miktarları) bir bütün olarak emeğin hem kendi doğası hem de doğanın doğası üzerindeki kavrayış, anlamlandırma ve değiştirme gücünü de pozitif yönde arttırmıştır. Bu sayede insan hem kendi doğasını kontrol altına alma hem de doğa karşısında daha güvenli ve korunaklı bir konumlanış elde edebilme olanağına da sahip olmuştur.
Haliyle; dil-kavram setini betimleyen şey, resmin beyindeki imgesini, imgeleme sürecini ve biçimlerini de beraberinde getirirken, aynı zamanda dil-ses biçimlerini de tetikleyerek dilin gelişimini sağlamıştır. Diğer bir deyişle, beyindeki her hangi bir imaj; dildeki sessel yankısını ve yansımasını oluşturarak ve diğer imajları da tetikleyerek gelişmiştir. O yüzden; toplayıcı dönemdeki dil-ses ve dil-kavram arasındaki diyalektik ilişki toplayıcı kültürünün öznesinin bir devamı olarak şekillenirken, dilde buna göre biçim alırken, av emeği ile gelişen av dil kültürünün dil-ses ve dil-kavram arası diyalektik ilişkisi de av emeğinin ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir. Hiçbir dil binlerce heceleme ile aynı anda başlamamıştır; dilin yapısı ihtiyaca hasıl olarak gelişmiştir. Dolayısıyla; emeğin hareketine göre dil-ses, dil-kavram ve heceleme sistemleri gelişim kaydetmişir. Nasıl ki toplayıcı emek insanı az sayıda dil, kavram ve ses çeşidine sahipken, emeğin gelişip ilerlemesi ile birlikte bu dil, kavram ve ses setleri de her yeni toplumsal formasyonla birlikte katlanarak artmıştır. Lakin; ne kadar gelişmiş olursa olsun dünya üzerindeki tüm modern dil, kavram ve ses setlerinin ilkel kökeni de yine toplayıcı emek kültürüne kadar uzanmaktadır. [1].
Sonuç olarak dil; başlangıçta mağara/duvar-resimlemeleri olarak başlasa da, bu resimlemeler resim yazılarına/hikayelerine/mitoslarına, buradan da çivi-yazılarına ve kuramsal dil-gramer yapılarının oluşumuna kadar süren uzun bir dilsel evrimin ve hatta devrimin sonucunda meydana gelmiştir. Dolayısıyla; el-etkinliği olan resmin bir beyin etkinliği olan dilin ve düşüncenin gelişiminde oynadığı rol, hem emekolojik-antropoloji hem de emekolojik dil felsefesi ve teorisi açısından önemli bir inceleme konusu olmayı da sürdürmektedir. [2].
Kaldı ki; soyut resimlemenin başlangıçta taş duvarlara bitkisel kök boyalarıyla (ve hatta kurban edilmiş insan ve hayvan kanıyla) yapılması, sonrasında somut resimlemeyle birlikte dildeki kavramsal yazıların (semboller ve işaretler şeklindeki harflerin) gelişmesine paralel olarak, düşünsel olanın (idea’nın) resmedilmesine bağlı basitten karmaşığa doğru dil ve gramer yapılarının oluşması, buna mukabil ses tellerinin eğitilmesini takiben de insanın müzikle ve müzik araçlarıyla olan bağının oluşması vb. gibi çok boyutlu süreçler neticesinde dil insan hayatının istisnasız her alanını sarıp sarmalamıştır.
Öte yandan, av emeğinden türetilmiş ilk müzik aletlerinin icadıyla da birlikte (örneğin, hayvan kemiklerinden yapılan üflemeli flütler vs.), müziğin kültürün taşıyıcı bir öğesi olarak, dilsel bilgiler de melodiler, kavramlar, söz cümleleri ve nakaratlar aracılığı ile kuşaktan kuşağa aktarabilecek bir hale gelmiştir. Yine pek çok, söylence, hikaye ve mitolojik anlatı da bu sayede, yani gelişkin bir dil, üslup ve anlatı tarzı dolayımıyla icra edilen müzikler ve danslar vazıtasıyla günümüze kadar ulaştırılabilmiştir. Bugün bile pek çok dinsel ayin ve anlatının kökeni; emek türlerine göre icra edilen müzik türleri ve müzik emek araçları ile oluşturulan ritüellerin kuşaktan kuşağa aktarılarak bugüne taşınmasına dayanmaktadır.
Dahası; el ve beyin etkileşimine bağlı resim-müzik-dil koordinasyonu, dilin sadece dille/kendisi ya da kendisine benzer olan ile değil, aynı zamanda resimle, yazıyla ve müzikle olan doğrudan ve dolaylı bağlarına da işaret etmektedir. Başka bir deyişle, dilden bahsedipte işin içine resimi, yazıyı ve müziği koymayan bir dil felsefesi ve teorisi eksik ve yanılsamalı bir dil felsefesi ve teorisi olarak kalmaya da mahkumdur.
Öyle ki; dil felsefesi ve teorisi resim ve müziği kapsamak zorunda olduğu gibi, bir bütün olarak sanat tarihini de kapsamaya mecburdur. Keza; ses ve müzik arasındaki korelasyon yok sayılarak; dilin gelişimi anlaşılamayacağı gibi, insanların varolan dünyayı yansıtma biçimi olarak sanata duydukları gereksinimin dille (ve hatta dinlerle ve mitoloji ile) olan bağıda hiçbir zaman tam manasıyla anlaşılamayacaktır. Zira; öznel-emek-dünyasının “mini bir paketi” olan dilin, nesnel-emek-dünyası ile birlikte nasıl geliştiği sorusunun cevabı da; yine resim, yazı, ses-müzik arasındaki korelasyonun öznel emek türlerine göre şekillenen yapısının incelenmesi ile mümkündür. Bugüne kadar ne burjuva dil felsefeleri/teorileri ne de marksist dil felsefeleri/teorileri bu çapta bir bütünsel yaklaşımı ortaya koymayı başaramamıştır. Zira; bugüne kadar gelen dil felsefeleri ve teorileri varolanı bütünsel bir emek momentumu olarak değil, kısmen ve parçalı bir şekilde ele almışlardır.
Son çözümleme de emekoloji’nin yeni bir dilsel okuma şekli olmasından dolayı; her yeni düşünce sisteminde olduğu gibi, emekoloji’nin düşünsel sistemindeki kavram, kategori ve ayraç setlerinin (ve dahası form, format ve aparat diyalektiğinin) kendisinden önceki dil setlerinden farklı olması da kaçınılmaz bir sonuçtur. Keza; düşünsel sistemlerdeki (daha doğrusu nitel ve nicel emek sistemlerindeki) her değişim, gelişim ve dönüşüm dilsel setlerdeki iç-başkalaşımları da zorunlu hale getirmektedir.
Aslında emekolojik dilin gerçekte diğer dillerden hiçbir farkı yoktur. Keza; emekolojik dil kullandıkça pekişen ve güçlenen bir yapıya sahiptir. Lakin emekolojik dil kullanılmadıkça zayıflar ve körleşir. Zira; emekolojik tikel ve tümel tümce-yapıları açısından, yüklemin, öznenin, fiilin, zarfın vs. nerede durması gerektiği sorunsalı, emekolojik cümlelerin iç mantalitesi ile kristalize olmaktadır. Diğer dillerin cümle manzumelerinden farklı olarak “3’lü” sistematiğe göre değil, “4’lü” sistematiğe göre çalışan emekolojik dil, o’nu çoğu zaman “zor” ve “anlaşılmaz” da kılmaktadır.
Dil şemalarındaki 3’lü sistem, her hangi bir dilden başka bir dile (mesela; İngilizce’den Almanca’ya) geçişi kolaylaştırırken, bu durum emekolojik dildeki 4’lü sistemden dolayı hiçte kolay olmamaktadır. Zira; dil ve düşünce arasındaki genel korelasyon açısından, çağımız sanayi dillerinin cümle-yapıları ve sanayi-düalizminin 3’lü mekanik-mantığı arasındaki korelasyon hala sanayi dil ve düşünce yapılarına yön vermeye devam etmektedir. Öte yandan, emekolojik dil ve düşünce arasındaki 4’lü korelasyon ise, teknik-insan diline ve düşüncesine yön vermeye devam etmektedir.
Sanayi dili ve düşüncesinden kaynaklı 3’lü gelenekler ve alışkanlıklar, 4’lü emekolojik dil için şimdilik bir “dezavantaj” gibi gözükse de, teknik emeğin ve protekyanın gelişimine bağlı olarak teknik-insan dili ve düşüncesi de elbette hiç durmaksızın kendi gelişimini sürdürmeye devam edecektir.
[1] İnsan türünün evrim süreci içerisindeki besin, üreme ve biyolojik popülasyon vb. gibi olgularına dikkatlice bakıldığı zaman görülecektir ki; ilkel toplulukların/homindlerin toplayıcı emek etkinliğinin gelişkin olduğu ve 2 ayak üzerine dikilme süreçlerinde el yapısındaki değişimler toplayıcı/otçul popülasyondan avcı/etçil popülasyona doğru adım adım gelişme kaydedildiğini gösterdiği gibi, bütün bu olgular emekoloji’nin emek türlerine göre ortaya attığı tarih okumasını da doğrulamaktadır. Dolayısıyla; avcı/etçil sürecin başlaması, el yapısındaki değişimlerin akabinde, beyin yapısında da, öznel emek yapısında da köklü değişimleri beraberinde getirmiştir. Kaldı ki; toplayıcı emeğin tüm tarihi, homindlerden homo sapiense geçene kadar ki tüm tarihtir. Dolayısıyla; ilkel toplayıcı emekten modern toplayıcı emeğe kadar geçen tarih gerçekte insanın insanlaşarak insan olma tarihidir. Haliyle; insan modern toplayıcı emeği adım adım yarattıkça insan daha çok insan ola gelmiş, modern toplayıcı emek insanı var edip, ona çeki düzen verdikçe de, emek insanı var etmeye devam etmiştir. Böylece emek insanı var ettikçe insan insan olmuş, vahşi hayvan doğasından da kurtula kurtula bugünlere kadar gelebilmiştir. İnsanın avcı/etçil özellik kazanması, av emeğinin gelişimine bağlı olarak beyin yapısında değişimlere neden olmuş, beyin yapısındaki değişimlerde hem öznel emek yapısını değişime uğrattığı gibi, el emeğinden, ses, kavram ve dilin kullanımına kadar insan çığır açan gelişimlere imza atmıştır.
[2] Bu alt-tartışma başlıklarından birine de kısaca değinmek gerekirse şunlar söylenebilir: Tarih boyunca soyut-dil toplumsal-bölümlenme ile cinsel-bölümlenme arasında şekillenmiştir. Pek çoklarının sandığının aksine baskın eril-dilin arkasında daha da baskın ama gizlendirilmiş bir dişil-dil de bulunmaktadır. Kuşkusuz bu dişil-dilin kökeninde de dişil-tanrı-doğa tasarımı yatmaktadır. Haliyle; cinsel bölümlenmenin tarihsel serüveni, oyun-rol karakterleri, cinsel oyun-rol karakterlerinden dinsel-dilsel-oyun rol karakterlerine kadar uzanan ritüellere dayanmaktadır. Sanat, şiir, resim, müzik vs. içinde bu durum geçerli olduğu gibi, bahsi geçen bütün bu alanlarda benzer ritüellerin sayısız örneklerini bulup çıkartmakta mümkündür. Dolayısıyla; ister dinsel olsun ve ister cinsel olsun bütün bu ritüellerin cinsel emek araçlarındaki icatçı ve kullanıcı bölümlenmesinden kaynaklı olarak ortaya çıkan eril dil ve dişil dil seçilerindeki oyunsal-sanatsal (görsel, epik, etik vs.) faaliyetlerin kökeninde de, doğa şekline büründürülmüş olan insan/dişil-eril-tanrı tasarımı ile kurulmuş bağdaşık ve örtülü sembolik görüngüler vardır. Herşeyde olduğu gibi; nesnel cinsel emek araçlarının ve öznel cinsel emek araçlarının dinsel-cinsel ve toplumsal bölümlenmelerindeki tarihsel doku farklılıkları, emek türlerindeki ana momentlere göre şekillenmektedir. Ve yine totem-pagan-fetiş-semavi seçilerin tarihsel algı silsilesindeki yerleri de emek türlerinin konumlanışları tarafından belirlenmektedir. Dahası; ilkel komünal dönemde aile kavramının olmaması da toplu ya da bireysel cinsel ve seksolojik ilişkilerdeki seçileri de oluşturmaktadır. Günümüz açısından ise bu durum; toplayıcı emek kültünün geleneksel seçi görüngülerinin bir yansıması olarak devam etse de, bu durum tarihsel emek mirasının hatırlatılması anlamına da gelmektedir. Aşk ve cinsel sevgi üreme güdüsünün baskınlığında başlangıçta cinsel-dişil bir hakimiyette iken (çoğu zamanda bireysel bir cinsiyetçilikten ziyade toplumsal cinsiyetçilikle birlikte anılıyor iken), toplumsal emek araçlarındaki eril hakimiyet ile birlikte bu durum eril bir mülkiyet ilişkisine (daha bireysel ve eril cinsiyetçilik biçimlerinin hakimiyetine) doğru evrilmiştir. Kaldı ki; bu eril hakimiyetin kurumsallaşma süreci uzanca bir süre almış, günümüz sanayi emeği ve sanayi erilliği ile birlikte bu durum ataerkçi-kapitalist bir eril-dil biçimine bürünmüştür.