Noah Kahan
Cosmic Funnies
Stranger Things
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

gracie abrams
Monterey Bay Aquarium
🪼

shark vs the universe

izzy's playlists!
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
No title available

pixel skylines
Sweet Seals For You, Always

Origami Around
No title available
YOU ARE THE REASON
almost home
Fai_Ryy

oozey mess

★
seen from India

seen from United Kingdom
seen from Germany

seen from Malaysia
seen from United Kingdom

seen from United States
seen from Australia

seen from United States
seen from Germany

seen from Malaysia

seen from United States
seen from Ukraine

seen from United Kingdom

seen from United States
seen from Ukraine
seen from Russia

seen from T1
seen from United States

seen from Germany
seen from Vietnam
@malmisinayol-blog
Boş geçmemiş bir gün boşa gitmiş oldu böylece. Dünyaya mal oldu, dünde kaldı, ziyan edildi. Acınası bir çabaya rağmen unutulur kılındı.
me: *studying for 15 minutes*
me: i can't do this anymore
ÖSYM : sınav sistemi değişti
Ben : rb yapam, post atam, dizi izleyem
Bok gibi bi haldeyim artık snap efektleri bile beni eğlendiremiyor.
Filmde arkada çalan o mükemmel şarkıyı bulamamak tür:dram imdb/9.8
İnsancıklar
Başarı hikayeleriyle başı dönmüş, varlıklıların doyumsuz yaşamlarını geniş iştahlarla izleyen, hiçbir şey üretmeden adı sonsuz yaşasın isteyen, kendine layık bulduğu her şeyin yaldızlı olduğu, zirve addettiği şeyi para ve şanla sınırlandıran bu sığ(ır) insan güruhu, elbette ayrıntıyı, küçük insanı, tevazuyu, sıradanlığı ve bunların işaret ettiği hikayeyi gözden kaçıracaktır.
Sanat, bu sade anlayıştan inşa olduğuna göre de gösterişle yaşayan bir toplumun hayat damarlarından biri kaçınılmaz olarak kopacaktır. Sanat emek ister, oysa kendini mühim hissedecekleri mevkiye zahmetsizce geçeceği seçeneği her daim yeğ tutar insan. Hiçbir şey yapmadığı o zamanı niye öylesine kıymetlidir, kimse bilmez.
Sonra bir sığır çıkar, mağaradakinden farklı olarak soyut resimle karşılaşınca bi’ afallar: “Bunu ben de yaparım, sallamış işte fırçayı rastgele” der. Bir diğeri iyi şiir okuyup “Ne var la bunda?” diye sorar -sığır çünkü- posta gazetesi'nden hallice şiirler düzer, fikirsiz zikirler dergilerine çıkar. Bir diğeri kompozisyon, ışık, hikaye, açı, kadraj, diyafram, iso bilmeden 5bin liralık makinesi var diye “fotoğrafçıyım abiiii” diye aramızda gezer. Başka bir tanesi yuppi yuppiii gibi bestelerle “ben besteciyim” diye dolanır, on tane arka vokalle sahneye çıkan at sesli kadına sattığı şarkılarıyla kulağımıza kerkinir…
Peki bilim ne olur o arada? O da ayrıntıyı, doğal mekanizmayı, varoluşu irdelemenin başlangıç ve sonuç noktası değil midir? İşte bunlara el atan sığırlar şunları da arattı: “Gece gece icat çıkarma”, “İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir”, “Fazla okuma kafan karışır”, “Fazla sorgulama kaybolursun”, “Çok soru sorma da yemeğini ye!”… gibi.
Haliyle, toplum yenileşmesi beklentisi için bir neden kalmaz. Yenileşme kavramı, “Dış mihrak, komplo teorileri, büyük resim, oyun” gibi kavramlarla sabote edildi. Herhangi bir yeniliğe karşı toplumun verdiği mücadele özünü sakınmak, kültür muhafazakarlığı yönünde olsa da bu düşünsel değil refleksif bir tezahür aslında. Yani diyorum ki insanlar özlerini kaybetmek korkusuyla yeni olandan ürküyorlar. Ama korkunç olan taraf, özlerini bilmiyorlar. Neyi sakındıklarının farkında değiller. Körü körüne saplantı bütün kesimlere hakim durumda.
Sanat ve bilim demişken… Fen-Edebiyat Fakültesi'nin aslı tüm dünyada Bilim ve Sanat Fakültesi'yken bizdeki bu çekincenin nedeni ne ola ki? Bu iki kavramdan nasıl ürktüğümüzün dilbilimsel açıklaması belki de… Olamaz mı?
Neyse ya. Asın Galilei'yi, alkışlayın Hadise'yi. Sığırlık insanın ham maddesi ve bazen insanın doğduğunun üzerine koyası gelmiyor. Mukadderat. Vallahi doğru kız.
Akçaağaç
Bu kadar çiçekle ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Geceleri içtiği bir buçuk litrelik Şirince şarabının verdiği hafif mayhoşlukla yanakları pembenin en tatlı tonunda, sokaklarda dolaşır, gözüne kestirdiği çiçekleri çalardı karanlık bahçelerden. Saksı da önemliydi tabi, diğerlerinin yanında hüzünlü kalmasındı saksısı çirkin çiçek.
Çok güzel bir kadındı, lakin bildiğiniz anlamda değil. Ya da güzel kelimesi nasıl dayatılmışsa size, öyle değildi. Güzel bakardı, güzel kokardı, güzel sarılır, güzel kitaplar okurdu. Kitaplarını da sahaflardan alır, alamadığını gayet masumane bir tavırla çantasının gizli bölmelerine tıkıştırırdı.
Bu gece olmayan başka bir gecede, şarabı biraz fazla kaçırmışken çıktığı, karakolun karşısındaki bahçede ikamet etmekte olan en güzel çiçeği çalma girişimi sırasında, avludan atlarken ayağı tellere takıldı ve bacağını kırdı. Karakolun o bahçeye bakan köşesindeki nöbetçi duymamıştı neyseki. Apar topar evine doğru yola koyuldu. Bacağının kırık olduğunu ancak evine gidip yeni çaldığı mis kokulu çiçeğini diğerlerinin yanına yerleştirdikten sonra farketti. Demek eve gelene kadar üzerine basmıştı, adrenalinin etkisi olsa gerek.
Kendisini hastaneye atamayacak kadar sarhoş olan kadın, yatağa bırakmak zorunda kaldı kendisini, zorunda olmasa sızmadı elbet, ama sızdı.
Sabah bacağının morardığını ve tuhaf bir şekilde şiştiğini farketti. Taksi parası olmadığı için tek ayağının üzerinde sekerek hastaneye gitti, giderken elbette çalınacak daha bir sürü çiçek keşfetti bahçelerde, bir ara bu taraflara da gelmeliydi. Ancak o günden sonra çiçek çalamayacaktı ne yazık ki. Kırılan bacağı enfeksiyon kapmıştı, ve yanında bir sürü tıbbi terim söyledi doktor elbette, lakin anlamadı kadın.
Amputasyon dedi doktor. Ne hüzünlü bir tıp terimiydi. Bacağını keseceklerdi.
Güneş doğdu, battı. Kesildi bacak.
Yine doğdu, battı güneş. Odasına çiçek getirecek kimsesi yoktu.
Güneş günlük hareketlerini tekrarlıyordu. Kadın ise çiçeklerini düşünüyordu bacağından uzaklaştırmak için zihnini.
Güneş bir kaç ay boyunca doğdu ve battı.
Kadının protez bacak alacak parası olmadığı için kendisine evindeki ahşaplardan bir bacak yapmıştı. Yontarak çiçek desenleri yaptı tabi bacağına, kokmuyorlardı ne yazık ki. Olsundu.
Budanmış bir akçağaç fidanı gördü, şarap kırmızısıydı, ne çok büyük ne de çok küçük. Tam bir bacak. Söktü ağacı, kendisine yeni bir bacak yapabilmek adına. Evine gitti, gerekli işlemleri yaptı. Artık yeni bir akçaağaç bacağı olmuştu.
Güneş sürekli doğuyor batıyordu, ısrarcıydı.
Kent yaşamını, kitaplarını, çiçeklerini bırakıp dümdüz yeşilliklerin olduğu kırsal bir bölgeye gitti. Bacağı, yaprak vermeye başlamıştı zira. Bol güneş gören bir yer buldu kendisine ve bacağının kök salmasını bekledi.
Güneş, doğdu battı defalarca.
Kök salana kadar akçaağaç, kadının kanıyla beslenmişti. Büyüdü, büyüdü. Kadın öldü elbette, ya da ağaca karıştı. Tüm vücudunu kapladı şarap rengi yapraklarıyla akçağaç, kalbini öylesine sımsıkı sardı ki, akçağaç yaşadıkça, kalp hiç bir zaman durmayacaktı.
Uzaktan baktığınızda artık kadından eser kalmamıştı, tek görebileceğiniz akçaağacın rüzgarda hışır hışır dans eden şarap rengi yapraklarıydı.
Öylesine sevmişti ki onları kadın, sonunda onlardan birisi olmuştu.
Hüzünlü bir ağaç değildi o akçaağaç, aksine çok huzur doluydu.
Küçüğüm, sana hayatın iyiye doğru gideceğini söyleyebilmeyi isterdim, ama gitmeyecek. Durum şu ki, iyiye doğru gitmesi gereken sensin, hayattan bekleme bunu. Hayatı kişiselleştirme sakın, ondan hiçbir şey bekleyemezsin. Nehrin seni yıkamasını beklemediğin gibi.