Kalp, dünyanın en sessiz kırılan oyuncağıydı.
Monterey Bay Aquarium
we're not kids anymore.
Show & Tell
i don't do bad sauce passes

#extradirty

祝日 / Permanent Vacation
ojovivo
No title available
Claire Keane
Game of Thrones Daily

Origami Around
he wasn't even looking at me and he found me

ellievsbear
h
Mike Driver
hello vonnie
AnasAbdin
Xuebing Du

Kaledo Art
Lint Roller? I Barely Know Her

seen from Egypt

seen from Azerbaijan

seen from France

seen from Australia

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from South Korea

seen from Germany

seen from Australia
seen from United States

seen from Hungary
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Germany
@manolyamisali
Kalp, dünyanın en sessiz kırılan oyuncağıydı.
Kaç yaşımdayım bilmiyorum. Karşıma çıktığın gün doğdum işte. Gerisini sen hesapla mevzu çok derin. Ve yaşım; seni yaşadığım kadardır benim...
Öyle bir ruh halindeyim ki; bir gün sadece kendi darağacığımı kurmak ve halatı boğazımdan sallandırmak istiyorum. Başka bir gün ise o halatı çiçeklerle süslemek, kelebeklerin peşinden koşmak ve yaşamımın bir müzik kutusu gibi olmasını istiyorum.
Satırları ses tellerime bağlayıp kelimeler çalıyorum nefesimden. Her gece, insafsız şarkılar fısıldıyorum kağıtların kulaklarına. Ben bağırıyorum, duymuyor duvarlar. Kocaman bir yalnızlığın içinde kayboluyorum. Etrafım zifiri karanlık, önümde gizlenen umutlara kör oluyorum. Omzumda gezinen elleri tanımıyorum. O kirli tırnaklardan damarlarıma sızan yalanları göremiyorum. Kanıyorum ve kandırıyorum.
Ben hiçbir zaman giden taraf olmadım. Hep bağlanan taraftım ben. İnsanlara kapılıp gittim aynı bir akıntı gibi. Akıntı tehlikeliydi. Sert kayalarla ve vahşi balıklarla kaplıydı. Yine de yaz gününde seni serinletiyordu. Bir ceylanın gölde timsah olduğunu bildiği halde su içmek için yaklaşması gibiydi. Ceylan buna mecburdu çünkü yaşaması için suya ihtiyacı vardı. Tutunacak tek dalı o göldü. Benim de tutunacak tek dalım insanlardı. Sahte insanlar...
Elinde tarçınlı salebin, efil efil esen balkonunda oturuyorsun. Karşında lacivert bir deniz, üstünde ay'ın hediyesi bir yakamoz. Müzik çalardan türlü türlü sanatçıların sesi yükseliyor. Her şey çok güzel. Ama en güzel olan şey yine de karşındaki özgür deniz. Tüm efsunkarlığı ile dalgalanıyor. İnsanın içindeki yeislikte bu dalgalarla uzaklaşıveriyor. Biraz sonra tahta bir kulübede elinde çayınla soluklanıyorsun. Karşında başaklar var. Kafanı sola çevirsen mısırların müzikisi, sağa çevirsen ay çiçeklerinin güneşe olan sevgisi. Gözünü kapatıp açıyorsun bir patikanın ortasındasın. Kelebekler ölümsüzce uçuşuyor, arılar renk renk çiçeklerden polen alıyor. Her bir tarafını gardenyalar kaplamış. Gözünü kapat ve aç... Bir isekelede gözünü alacak kadar parlayan pulları olan bir balık tutumuşsun. Kapat ve aç... Bulutların üzerindesin. Kapat ve aç... Bir yağmur damlasısın. Ve sonra da uyan. Odandasın... Hiçbiri gerçek değil. Hürriyetin betonların arasında. Bu mu diyorsun? Bu mudur yaşamak?
Odamın beyaz duvarları bile aklımda dolanan sis bulutlarından dolayı kanser rengini aldı. Duygusuz ruhlar gözümün görebileceği her köşede cirit atıyor ve benide ruhsuzlaştırıyor. Genç ruhumun şakakları beyazlıyor, beli ağrıyor ve kamburlaşıyor. İnsanlar arasında konuşamaz oldum. Kelimeler boğazımı aşıyor lakin dilimi engel olarak görüyorlar. İçime atıyor ve içimdeki manolyalara sonbahar havası estirip solduruyorum. Neden peki tüm bunlar? Niçin soyutluyorum kendimi güzelliklerden? Güzellik dediğim nedir? Şayet bir insanın dış görünüşüyse güzellik, ben güzellikten anlamam. Bana göre güzellik bir kuzunun annesini emmesidir. Bana göre güzellik salıncakta özgürleşen saçların etrafında uçuşan ömürlük kelebeklerdir. Veyahut güzellik, grimsi yağmurdan sonra çıkan renkli gökkuşağıdır. Fakat bunları tüplü televizyonda izliyormuşcasına siyah beyaz görmemin sebebi nedir? İşte bu ruhlardır. Onlar ki dudağının kenarında ukte kalmış minik tebessümü bile çalarlar. Hırsızdır onlar; hayalleri, düşleri, sevinci çalarlar. Kimine göre bu ruhlar babasıdır, annesidir, abisi-ablasıdır. Komşusudur, kendisidir, yoldan geçen biridir. Ya da sadece ruhtur. Benim ruhum kimdir bilinmez. Ruhumda bilmez kim olduğunu ama üzer beni. Yine de yanlız bırakmaz bir salise beni. Sever ruhum beni.
Ben bu evrende ıssız bir evim.
"Mona Roza'dan ayrıldıktan sonra şiir yazmayı neden bıraktınız?" sorusuna şöyle cevap veriyor Sezai Karakoç: "Hayatının öznesini kaybedince, devrik olur tüm cümlelerin."
Yaz aklım, yaz defterine, yaz şunu:
Güler yüzlü, hep güler yüzlü bir insan, zehirli bir yılan da olabilir.
Yalnızsınız. Ölüm gibi yalnız. Yürüyen bir mezar taşısınız.
Sanat, tabiata ilave edilmiş insandır.
Sen geliyorsun. Yol sensin, ışık sensin. Yağmuru güzelleştiren zülüfler sensin. Kaldırımlarda terleyen zamanlar sensin.
Papatyalar farklıdır bayım. Seviyor sevmiyor diye kopartılacak kadar cesaretli ama kopartıldıktan sonra bütün ihtişamını ve güzelliğini kaybedecek kadar narindirler. Ve bir de papatya devamlı kadınlar vardır. Onlar sizi sevecek kadar cesaretlidir bayım fakat kırıldıklarında bin bir parça olup toparlanamayacak kadar narin. Bir kadının sevdiği müziği ve çiçeği iyi bilmelisiniz. Sevdiği müzikle duygularını, sevdiği çiçekle kendini, yansıtır bir kadın. Hele bir de o kadın papatya seviyorsa oturun bir düşünün bayım. O kadını nasıl daha güzel sevebilirim diye düşünün. ₀₂.₀₇
"O, benim denizimin en güzel kıyısı."
"Hayatım gömülmüş umutların mükemmel bir mezarlığı."
"Güz yağmurlarıyla, birgün göçtün gittin. İnanamadık, Gülpembe... "