source

Discoholic 🪩
noise dept.
Alisa U Zemlji Chuda

Origami Around

Product Placement
hello vonnie

Andulka

pixel skylines

Kaledo Art
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
Claire Keane
h
will byers stan first human second
Cosmic Funnies

❣ Chile in a Photography ❣
Jules of Nature

JVL
Misplaced Lens Cap

tannertan36
taylor price
seen from South Africa
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Netherlands

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Chile

seen from Iraq
@mozsartre
source
📍Salt Beyoğlu
İpek Duben’in “Ten, Beden, Ben” başlıklı sergi, erkek şiddetinden toplumsal cinsiyete, yerinden edilme ve göçten tüketim alışkanlıklarına uzanan konuları irdeleyen bir sergiydi. Bakıldığında günümüz döneminde yaşanılan her şey ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.
Anna Freud 2. Dünya Savaşı’nın bitimiyle başlayan ve tüm dünyayı saran ideoloji savaşının taraflarını çok iyi tanıyordu ve her hamlesini uzun süren çalışmalar ve analizlerle yapıyordu. Anna’nın babası öldükten sonraki tek amacı psikanalizi tüm dünyaya kabul ettirmekti. Bu amaca saplantı derecesinde bağlıydı. Amerikan hükümetine çalışan kuzeni Edward Bernays ondan yardım istediğinde aklında yine sadece psikanalizin sahasını daha da genişletmek olacaktı. Çünkü Anna, Martin Bergmann’ın deyimiyle babasının kendine bıraktığı bu mirasla dünyayı avuçlarının içine alabileceğinin farkına varmıştı.
Anna Freud’un psikanalize getirdiği yorum babasının çizgisinden çok daha farklıydı.
Anna Freud psikanalizi insanların bilinçdışı dünyalarına girerek içsel dürtülerini kontrol altına alan bir yol olarak kullanacaktı. Psikanaliz üzerinde geliştirdiği tekniklerin kitleler üzerinde kullanılmasının yolunu açacaktı… Böylece insanların istek ve arzularının üst sınıflarca yeniden kodlandığı, tektipleştirildiklerinin farkında olmayan, modern kölelerden oluşan yepyeni bir toplum modeli ortaya çıkacaktı.. Kitleler üzerinde sistemli planlanan bu dönüşüm Amerika tarafından gerçekleştirilecek ve tüm dünyaya yayılacaktı.
Anna Freud Amerika’nın istediği yardıma cevap verecekti. öncelikle Avrupalı bir psikanalist olan Profesör Martin Bergmann'ı Amerikan ordusuna gönderdi. Bergmann Amerikan ordusunun içinde psikanalistlerden oluşan ekibiyle bir proje yürütmeye başlayacaktı. Bu proje 2. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında cepheden dönen Amerikalı askerleri rehabilite etmeyi kapsıyordu. Bergmann binlerce Amerikalı askeri analiz etme ve davranışlarını öğrenme fırsatı bulacaktı.
O Sigmund Freud’un geliştirdiği yöntemlerle askerleri geçmişine götürüyordu. Askerlerin travmatik durumlarının nedeninin doğrudan savaş olmadığını ortaya çıkaracaktı. Savaş stresi sadece çocukluk hatıralarının canlanmasına neden oluyordu. Askerlerdeki şiddete meyillilik, öldürme isteği ve davranış bozuklukları savaşla ortaya çıkmamıştı. Bunlar zaten askerlerin kendi benliklerine ait şiddet dolu arzularına ve duygularına dair hatıralardı. Onları bastırmışlardı çünkü çok korkunç duygulardı…
Aslında insanları ilkel irrasyonel güçler yönlendiriyordu. Anna Freud’un Martin Bergmann’a bu çalışmayı yaptırmasının nedeni Amerikan hükümetine durumun ne kadar ciddi boyutlara ulaştığını göstererek kendine daha fazla destek vermelerini sağlamaktı. Başaracaktı da… Amerikan hükümeti bu yıkıcı tehdidi ortadan kaldırmak istiyordu.
Böylece Anna Freud daha fazla yetkiyle bir adamını daha Amerika’ya gönderecektir. Bu kişi ABD Başkanı Truman’ın hükümeti içinde görev alacak olan psikanalist Dr. Robert H. Felix’tir. Dr. Felix Amerikan Hükümetine onların tam da istediği gibi kitlesel ölçekte uygulanabilen psikolojik çalışmalar hazırlayacaktır. Bu çalışmalar Amerika tarafından yapılacak ve tüm dünyaya yayılacak olan toplumsal bir deneyin çıkış noktası olacaktır.
Kapitalist sisteme ne lazımdı?
Komünizmi istemeyen, anarşizmden uzak duran, sorgulamayan, sürekli mutlu olan, arzuları ve istekleri rahatlıkla yönlendirilebilen bir toplum. İşte Anna Freud ve ekibinin Amerika’ya sunduğu model tam da buydu! Onların çalışmalarıyla Amerikan halkı, kapitalizmin sözde demokratik değerlerini rahatlıkla içselleştirebilirdi. Hatta bu dayatma onlara yaşama sıkı sıkıya bağlanma ve özgürlükçü yaşam gibi çerçeveler içinde sunulabilirdi bile. Amerikan hükümeti Sigmund Freud’un çalışmalarını Amerikan halkını daha uysal ve demokratik bireylere dönüştürmek için kullanacaktı. Çünkü demokrasinin tek başına bunu gerçekleştirecek gücü olamadığını biliyorlardı.
Dünya tarihinde bir ilk!
Tarihler 1949 yılını gösterdiğinde ABD Başkanı Truman daha önce dünyanın hiçbir hükümetinin yapmadığı bir şeyi onaylayacaktı. Bu bir kanundu ve adı “Ulusal Akıl Sağlığı Kanunu’ydu. Kanun doğrudan Prof. Martin Bergmann’ın askerler üzerinde yaptığı çalışmalara dayandırılarak Dr. Robert H. Felix’in başkanlığını yaptığı bir komisyon tarafından hazırlanmıştı. Kanuna göre askere alınan Amerikalıların çoğunluğu anksiyete ve korkudan müzdaripti. Kanunun amacıysa toplumu tehdit eden bu görünmez düşmanla baş etmekti. Dünya tarihinde akıl sağlığı ilk kez ulusal bir sorun olarak görülüyordu. Tabii ki bu söylemler kanunun yüzeysel kısmını oluşturuyordu.
Başkan Truman; Anna Freud, Edward Bernays, Martin Bergmann ve Dr. Robert Felix’ten oluşan bu 4 kişilik grubun kitlesel düzeydeki psikanaliz çalışmalarını Amerika halkının üzerinde deneme hakkı vermişti. Bu noktadan sonra Amerika halkı inanılmaz bir değişimin başrolünde olacaktı. Uysal, dengeli, alışveriş yapmayı seven , fazla fazla tüketen, itaat eden ve bunu özgürlük sanan yepyeni bir insan modeli, çeşitli psikolojik tekniklerle insanların zihinlerine kodlanacaktı. Sorgulama yetisi köreltilen insanların bilinçaltı arzuları tüketim ürünlerine yönlendirilerek suni doyuma ulaşmaları sağlanacaktı. Zihinleri tüketmeye odaklı bireylerse ne devleti ne de sistemi sorgulama gereksinimi duyacaktı. İşte bu tam da vahşi kapitalizmin dişine göreydi.
Amerika’da ne anarşizm ne de çiçek çocuklar gibi devlet ve mülkiyet karşıtı gruplar varlığını devam ettiremeyecek cılızlaşacak ya da dağılacaktı. Sonra Avrupa, daha sonra da tüm dünyada hükümetler Amerika’nın uygulamış olduğu bu teknikleri kullanmaya başlayarak bu toplum modelinin küreselleşmesine neden olacaklardı. Tüm bu atılımlardan sonra komünizmin üstünlüğünü kaybetmesi de uzun sürmeyecekti.
“Elbette gerçektir bizde sürdüğü için, elbette gerçek değildir yaşanan zamanın dışına düştüğü için. Anılar… Günde kim bilir kaç kez gidip gidip geldiğimiz, alın kırışığımızda saklı dünyamız. Bugünümüzü biçimleyen, yaşamın içimizde ve dışımızda süren tortusu. Kaç kişiyle paylaşılırsa paylaşılsın herkese özel olan duygu. Bir daha yinelenemez olan. Yaşarken seçip istemesek de sonradan sahiplendiğimiz, durdukça değerlenen yaşantı parçacıkları. Kimi gün kederle, kimi gün hızla kirpiklerimize takılan geçmiş zaman ölüleri. Bizim ömrümüzü, öznel tarihimizi oluşturan ayrıcalığımız. Akıp giden zamanı bize gösteren, dönüp dönüp kendimizi seyrettiğimiz ayna.”
PORTUGAL Bruno Barbey
“Ne yazık ki kadınların kitaplığa yalnızca yanlarında akademisyenlerden biriyle ya da referans mektubu ile girmesinin mümkün olduğunu söyledi.”
Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda
Eva Tsang
Aynı dilde mi kederlendik sahi,
Aynı yüzyıl mıydı şu yaşadığımız.”
Bütün Şiirleri, Şükrü Erbaş
1992 Londra, Barış abimiz.
the 80’s