Sade Olutola
wallacepolsom
almost home

PR's Tumblrdome
Keni
we're not kids anymore.
he wasn't even looking at me and he found me
Monterey Bay Aquarium

@theartofmadeline

pixel skylines
Cosimo Galluzzi
𓃗
d e v o n

izzy's playlists!
No title available
🪼

roma★
EXPECTATIONS

if i look back, i am lost
No title available

seen from Russia
seen from United States
seen from Pakistan

seen from Russia

seen from Spain

seen from Malaysia
seen from Canada
seen from Russia
seen from Singapore
seen from Germany

seen from Germany

seen from Japan
seen from South Africa
seen from United States

seen from Spain

seen from United Kingdom

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Türkiye

seen from Pakistan
@muratmentes
Bir hikayeyi en iyi kim anlatır? Hikaye'nin sahibi mi yoksa iyi bir hikaye anlatıcısı mı? Peki ya hikayenin sahibi aynı zamanda iyi bir hikaye anlatıcıysa? İşte o durumda ortaya bu sesli kitap çıktı!
Seslenen Kitap seyyar stüdyosunu Ağustos 2013’te Murat Menteş’in Kadıköy'deki yazı ofisine kurduk ve Ruhi Mücerret macerası başladı. Uzun süren kayıtlar zaman zaman Murat Menteş'e hiç bitmeyecekmiş gibi geldi ve Murat Menteş'in bu durumdan çok sıkılarak sesli kitap yapmaktan vazgeçmesine yarım gün kala bitti. Dinlemek üzere olduğunuz harika bir iş çıktı.
Bu kayıtta, Ruhi Mücerret için özel hazırlanan bir de şarkı bulacaksınız. Veyasin, Tolga Böyük ve Murat Menteş'in beraber hazırladıkları ve sözleri kitabın bir pasajından oluşan bu şarkı, birinci bölümde karşınıza çıkacak ve kitabın asıl süprizi olacak.
Buradan buyurun
Murat Menteş’ten kitap önerileri #muratmenteş
"Hayır Hayır" Krakerleri
Dünyadaki bütün vidalar sağa doğru çevrilerek takılır. Bunun tek istisnası, müstesna-lık-lar ülkesi Amerika'dadır: New-York Metrosu'ndaki ampuller sola çevrilerek takılır.
Paraguay'da düello yasal fakat tarafların kendilerine kan verebilecek birini yanlarında bulundurmaları zorunludur.
Telefon mucidi Graham Bell, karısıyla hiç telefonda konuşmadı çünkü Bayan Bell sağırdı.
18 Şubat 1979'da Sahra Çölü'ne kar yağdı.
Monaco'nun ulusal orkestrası, ordusundan daha kalabalıktır.
Kutup ayıları solaktır.
Dünyada kişi başına düşen karınca sayısı 1 milyondur ve karıncalar uyumaz; dahası en az köpekler kadar iyi koku alırlar ve bir karınca kendi ağırlığının 50 katı ağırlığı kaldırabilir.
Antartika'nm uluslararası telefon kodu 672'dir.
Yukarıya kaydettiğim bilgilerin ne derece önemli oldukları sorusunu bir kenara bırakalım ve televizyonu açıp sonradan-sarışın spikere bağlanalım: "Sayın seyirci, Harley Davidson'ıyla Sahra Çölü'nde seyreden Iain Banks, Pepsi içmek için mola verdiği benzin istasyonundan Antartika'daki bir araştırma gemisinde görev yapan kayınvalidesine telefon açtı. O esnada benzincideki radyoda Paul Dukas'ın 'Büyücünün Yamağı' adlı eseri Monaco Ulusal Orkestrası tarafından çalınıyordu. Kayınvalidesine boşandığını ve artık bir kayınvalidesi olmadığını bildirmeye çalışan Banks, her seferinde "Sesini duyamıyorum" diyen kadına "Antenlerini kuzeye çevir ve beni iyi dinle edepsiz cadı: Senden de kızından da kurtuldum, şimdi duydun mu pis moruk!" diye bağırınca dananın kuyruğu koptu. Konuşmaya denizaşırı bir kulak misafiri olarak katılan Paraguaylı Alberto Figueroa, Bay Banks'i anonim bir kadına tele-hakaret ettiği için düelloya davet etti. Davet kabul gördü. Büyücünün Yamağı eşliğinde silahlara davranıldı ve Banks, kanlar içinde aramızdan ayrıldı. Olay yerinden hızla uzaklaşan Figueroa'nın solak bir kürk taciri olduğu bildirilirken, Banks'in etçil karıncalarla kaplanmış cesedini inceleyen yetkililer, talihsiz dulun ceket cebinde New-York Metrosu'ndan yürütülmüş bir ampul buldular."
Baş döndürücü hızı ve baştan çıkarıcı içeriği ile insanlığın başına bela olan medyanın en büyük işlevi, hakikatin tahrik edici özünü parçalayarak onu buharlaştırmasıdır. Dünyada olup bitenleri oturma odamıza projekte ederken hayatın hunharca tahrif edilmiş röprodüksyonundan başka bir şey sunmayarak kitlesel ve sürekli bir yalana boyun eğmemizi sağlayan; geberene kadar tv. seyredip gazete okuyarak nereye varacağımız sorusunu bir piç cesedi gibi uzaya fırlatıp bizi varsaydığı için şımarmamız gerektiğini ima eden; 18 yaşma geldiği ve bu arada tv.'da 20 bin cinayete şahit olup yarım milyon reklam seyrederek bir nebze dengesizleştiği için, hiç tanımadığı birini doğrayıp derin dondurucuya kaldıran kendi halindeki genci tüm dünyalılara tanıtarak bilgisayarda hazırlanmış bir üstün hizmet madalyasını logosunun yanına iliştiren televizyon kanalları ve diğer medya organları gezegenimizdeki ön ayak takımının [o seküler fanatiklerin] boşboğaz sözcüleridir.
Hayatı bütünüyle, iki boyutlu bir alanla ilgi kurarak tanımak fakat üç boyutlu bir varlık olmanın sıkıntısı, ancak beyinsizce bir sünepeliğin ya da nedenini açıklamaya kimsenin güç yetiremediği bir terörün sebebiyet verdiği gerginlikle bitişik rahatlıkla kımıldatılabiliyor.
Her türlü öldürücü etkiye açık bırakıldığımız ve gelip geçici bir günde ruhumuzu teslim edeceğimiz türünden hakikatleri kibirli bir gafletle karşılayabilmemizi sağlayan politik-medyatik cerrahi müdahaleler bize [binyılın kuyruğundaki kenelere] boşuna mı yapılıyor? Kuşkusuz hayır. Gereğinden fazla bilgiyle ne yapacağımızı sormayalım lütfen ve kutup ayılarının solak olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.
Mesaj enflasyonu dolayısıyla, olup bitenleri ve söylenip geçilenleri bir önem sırasına koyamıyoruz. Böylelikle sadece iletişim araçlarından aldığımız iletiler değil, şahsi ilişkilerimiz de fesada uğruyor. "Sana bir sır vereceğim fakat aramızda kalacak" diye aktarılan haberler/bilgiler kolayca dedikoduya dönüşüyor. Ve sırrın ne olduğu bir sır haline geliyor.
Medya, modern dünyanın her noktasına sirayet etmiş bulunan zulmü, kös kös oturarak desteklememizi sağlayan zırıltı mekanizmalarının toplamı olmakla kalmıyor, mazlumluğun kadim/onarıcı potansiyellerini de iflasa sürüklüyor. Afrika'nın orta batısında insan avı sürerken bilinçli bir tüketici, güvenle satın aldığı şampuanın onu nasıl kelleştirdiğini anlatıyor fırsattan istifade. Bilmem kaç milyar kişi arasında yapılan çekilişte tek kişilik idam cezası kazananın 15 dakikalığına ünlü olduğu televizyon programlan seyretmekten usandım şahsen. Ve böylesi durumlar için tırnaklarımın arasında her seferinde bir soru işareti bulunduruyorum:
Dev kadın, kocasının önüne yemek tabağını bıraktığında koca dev, tabaktaki insanlara bakarak karısına sormuş: "Bunlar da ne böyle?" Kadın: "Kraker... 'Hayır Hayır' krakerleri" Dev adam krakerlerden birini almış ve ağzına götürmüş. İnsan/kraker, tabaktan devin ağzına doğru hızla yollanırken bağırıyormuş: "Hayııır! Hayııııııır!"
Aklımızı kaçırmadan da delirebiliriz.
Bir dergi çıkardı, aklımızı başımızdan aldı. Bir şiir ateşledi feleğimiz şaştı. Bir kitap hazırladı, külliyen afalladık. Bir roman yazdı, tarih değişti. Siper alın; bugün Murat Menteş'ten bahsedeceğiz! Akil bir Müslüman. Mütevazı bir edip. Sükseli bir anarşist. Sık sık şair. Bol bol yazar. Kelimeleri tek yumrukta nakavt eden fonetik boksör. Zor zamanlarda konuşmasını bilen mütevekkil sihirbaz, İsmet Özel’in özellerinden zabıt kâtibi. Zarafet operatörü, Red şampiyonu, iman dehası... Beyin hücrelerinin arasında yaklaşık 8 roman, nerden baksan 13 şiir, hemen hemen 25 dergi projesi yatar. Cümlelerindeki güven, ancak bir Müslüman'ın kendine izah edebileceği kadardır. Evirir, çevirir, şeytana pabuç diye fes giydirir. Dostlarına dibine kadar tavizkar, gayrısına da hakkıyla müzakerecidir. Elma dersek çıkar, armut dersek yine çıkar. Bizi hiç yanıltmadı, yanıltmayacak. Bir zamanlar Murat Menteş hakkında şöyle bir şey söylendiğini duymuştum: "Dünyayı ele geçirebilecek bir zekâya sahip. Fakat Müslüman oluşu bunu yapmasını engelliyor." Bu kadar! (Fatih Mutlu)
Son İstasyon: TVNET'te yayınlanan kültür-sanat ve aktüel olayları eğlenceli bir üslupla değerlendirdiğiniz programınız Klark tüm dünya vatandaşlarına hayırlı olsun öncelikle. Neden Samed Karagöz'ü tercih ettiniz, çok efendi duruyor ekranda gördüğümüz kadarıyla, bu özelliği sizi cezbetmiş olabilir mi mesela?
Murat Menteş: Samed Karagöz çok dikkatli ve meraklı bir entelektüel. Klark'ı bir 'Ağabey - kardeş' elbirliği olarak kurguladık. Samed'in beyefendiliği, biraz sakin durması önceden planladığımız bir şey değildi. Dahası, bu durum değişebilir de. Kamera karşısında olmanın, stüdyoya girmenin tuhaf bir gerilimi var. Bunlara ikimiz de tam alışamadık. Sanıyorum birkaç program sonra Klark daha doğal olacak; daha hızlı, yüksek sesli ve şaşırtıcı.
Son İstasyon: Programı Mustafa Topaloğlu ya da Hüseyin Hatemi ile yapmanız istenseydi kabul eder miydiniz?
Murat Menteş: Unutmayınız ki biz profesyonel televizyoncular değiliz. Tahminimce hiçbir zaman da olmayacağız. Samed'le de, teknik ekiple de, TVNET'le de ilişkimiz bir dostluk çerçevesindedir. Dolayısıyla her yerde, herkesle, her şeyi yapmamız söz konusu değil. Hüseyin Hatemi'ye elbette derin bir saygı duyuyorum, o ayrı.
Sorgulamak, hikmeti aramanın bir yoludur.
Son İstasyon: Önce Meksika Sınırı ve şimdi de Klark genç arkadaşların kültür-sanat programlarını inanılmaz bir ilgiyle takip etmeleri ve bu uğurda anne-babalarıyla kumanda yüzünden kavga etmeleri karşısında gözlerinizin dolduğu oluyor mu?
Murat Menteş: Televizyon programlarının birer 'yan ürün' olduğu fikrindeyim. Meksika Sınırı'nı hazırlayıp sunan arkadaşlar da muhtemelen böyle düşünüyorlar. Biz, hayatımızın temeline yerleşen şeyleri televizyondan öğrenmedik. Programın adını tam da bu yüzden Klark koyduk. Yani biz birtakım işaretler sunuyoruz, ipuçları veriyoruz. Bu işaretleri takip etmek, ipuçlarını değerlendirmek için televizyonu kapatıp kitaplara, dergilere doğru hareket etmek gerekiyor. İnsanlar bu tutumumuza ve söylediklerimize ilgi duyuyorlarsa ne âlâ.
Son İstasyon: Peki, ne var sizce bu hadisesin alt okumasında. Biz mi abartıyoruz yoksa televizyonculuk inceden inceye değişmeye başlıyor mu? 'Halk bunları izlemez, şunları izler' diyen yayın diktasının tahtı sallanıyor mu? Tanrım yoksa biz şiir mi seviyoruz, iş o kadar tehlikeli bir boyuta mı geldi yoksa?
Murat Menteş: İnsanlar zihin açıklığı ve bilgiye neden itibar etmesinler? Yeter ki tatlı dilli bir ifadeyle sunulsun. Televizyon yayıncılığında, sanatı ve bilgiyi öne çıkaran türde bir değişim yaşanıyor olabilir. "Türk milleti zekidir" ile "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır" arasında bir tercih yapmak gerekirse, birinci genellemeyi seçerim.
Son İstasyon: Ah Muhsin Ünlü, Alper Canıgüz, Samed Karagöz, Nihat Genç, Onur Ünlü, Hakan Albayrak... Bu adamların hepsi birden sizin kankanız mı? Böyle bir çevreyi nasıl yaptığınızı bize de anlatır mısınız? O halde birilerinin sizin İçin "Murat Menteş çok iyi adamdı ama çevresi kötüydü" deme şansı da kalmıyor böyle bir kadroyla, bu durum sizi üzüyor mu?
Murat Menteş: Bu saydığınız insanların hepsiyle özel olarak tanıştım. Ah Muhsin Ünlü'nün kitabını okudum ve kendisine telefon ettim. Alper Canıgüz, Nihat Genç ve Hakan Albayrak için de aynı şey geçerli. Samed Karagöz'le tanışmamız da onun bana selam vermesiyle oldu sanırım. Yani hiçbiriyle aynı semtte oturuyor değildik. Bu saydıklarınızın dışında da, yaptıklarından etkilendiğim için tanışıklık kurduğum kişiler var. Zamanla aramızda güçlü dostluk bağları kuruldu. Haklısınız, çok şahane bir arkadaş çevrem var.
Edebiyatın harika çocuğu olmam imkânsız, Çünkü çocuk değilim.
Son İstasyon: Ahmet ARSAN siz misiniz?
Murat Menteş: Şaka mı bu? Tabii ki değilim.
Son İstasyon: Cafcaf dergisinde bir şeyler yapıyorsunuz? Orada tam olarak ne yaptığınızı anlayamadık aslında? Bir de ilginç bir istekle yola çıkan hür tebessümüm kalesi Cafcaf dergisi mizahta nasıl bir boşluğu dolduruyor sizce? Uykusuz - Leman - Penguen dururken insanlar neden Cafcaf okusun ki?
Murat Menteş: Cafcafta da ekranda yaptığımın bir benzerini yapıyorum. Kendimce ilgiye değer bulduğum şeylerden kısa kısa söz ediyorum. Cafcaf, İslami hassasiyetler taşıyan gençlerin elinden çıkan bir mizah dergisi. Kimileri, Cafcafı haksızca küçümsüyor. Orada yazdığım için bana çamur atanlar da oldu. Hâlbuki mizah, çok ince işçilik isteyen, bilgi, yetenek, zekâ gerektiren zor bir iş. Bir ideolojik çevrenin mizaha yönelmesi demek, orada bir esneklik doğması demektir. Bu nedenle Cafcafın desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Leman, Penguen ve Uykusuz elbette güzel dergiler. Cafcafın da mesafe kat etmesi, irtifa kazanması için mizah okurlarının ilgisine, katkı, eleştiri ve önerilerine ihtiyaç var. Cafcafı "İktidar şakşakçısı" diye nitelemek hem çok yanlış, hem de başka yanlışların temeli olan bir kabalıktır bence. Son derece iyi niyetli, zeki ve çalışkan bir ekip tarafından çıkarılıyor bu dergi. Ben de bu ekibin içinde olmaktan, onların yaşadığı sıkıntıları paylaşmaktan memnunum.
Son İstasyon: Obama'yı tam dişinize göre buldunuz anlaşılan. Klark'ta sürekli "Obama şöyle. Obama böyle" diyorsunuz. Koskoca ABD başkanına laf çakmak zevkli oluyor mu? Büyükleriniz "Ne istiyorsunuz elin gariban zencisinden yapmayın ayıptır" demiyor mu size?
Murat Menteş: Obama, birçokları tarafından bataklıkta açan bir gül gibi görülüyor. Biz bundan emin değiliz. Amerikan emperyalizminin, siyahî bir başkanın gülücükleriyle bir kenara bırakılabileceğini sanmıyoruz. Obama spekülatif bir figür. Biz de ona spekülasyonla mukabele ediyoruz.
Son İstasyon: "Bir insan acıdan delirdiğinde insanlar onun acısını değil deliliğini görürler" sözüne karşı duyduğunuz derin sevgiyi açıklayabilir misiniz?
Murat Menteş: Immm, aslında benim sevdiğim çok fazla söz, aforizma, vecize var. Bu sözün ayrı bir yeri olduğu fikrine nereden vardınız bilemiyorum.
Son İstasyon: Bir söyleşinizde bu sözün de içinde olduğu bir şeyler anlatmıştınız ne bilelim güzel bir söze benzettik?
Murat Menteş: O zaman cevap vereyim: İnsanlar birbirlerini anlarken, aslında birbirlerini biçimlendirirler de. Bir başkasının kederinden neşe ya da eğlence devşiren kimse insan değildir. Başkalarının dertlerini fark etme ve paylaşma yeteneğimiz, insanlığımızın temelidir. Mutluluğun ortağı çok olur. Düşenin dostu olmaktır asıl dostluk. Dost, acı söylemez. Dost, senden yanadır. Teselli kaynağımız artık reklamlar olmuş. Yalancı olduğu herkesçe bilinen reklam figürleri dışında bize moral veren kimse yok neredeyse. Dostluk yoksa, akıl da yoktur. 'Vicdan, insaf, hoşgörü, sevgi... odağı olarak dosttan söz ediyorum. Aklın selameti için de bunların oluşturduğu zemine ihtiyacımız var. Aksi takdirde, aklımızı kaçırmadan da delirebiliriz. Anlatabiliyor muyum?
İnternetten bir şey okuduğumda, Kendimi bir şey okumuş gibi hissetmiyorum ben.
Son İstasyon: Murat Menteş deyince akla ilk olarak artık sizinle özdeşleşmiş olan Gandi gözlükleriniz geliyor. Gözlük modelinizi değiştirmeyi hiç düşündünüz mü? Neden ısrarla bu modeli kullanıyorsunuz, bir hikâyesi var mı?
Murat Menteş: Gözlüğü 10 yıldır takıyorum. Değiştirmeyi düşünmüyorum. Gerçi epey eskidi... Nedense benden başka kimsede bu model yok. Bu beni de şaşırtıyor. Hikayesi yoktu aslında, fakat artık var gibi. Yani 10 yıl önce Kadıköy'de bir gözlükçüye gittim ve vitrindeki bu gözlüğü istedim, o da verdi. Toplam 3 dakika sürdü. Başka hiçbir modeli denemedim bile. Hiçbir başka dükkâna da bakmamıştım. Yıllar sonra bu basit, küçük olay bana esrarengiz görünmeye başladı. Çünkü, dediğim gibi, başka hiç kimsede görmediğim bu gözlüğü bu kadar kolayca almış olmak... tuhafmış aslında.
Son İstasyon: Korsana karşı mısınız?
Murat Menteş: Kısmen. Bu uzun ve karmaşık bir mevzu. Korsanın her türlüsüne, her derecesine karşıyım diyemem yani. Türkiye'de bir edebiyat dergisi çok rahatlıkla 100 bin satabilir. Fakat edebiyatçılar bunun yöntemi hakkında bilgi ve fikir sahibi değiller.
Son İstasyon: Sinema sizin için ne ifade ediyor? Belki abuk bir soru gibi durabilir ilk bakışta ama birkaç kez üst üste okuyunca abukluğundan eser kalmıyor sanki sorunun. Sözgelimi Tarkovski 'mühürlenmiş zaman' der sinema için, Murat Menteş'in böyle bir tanımı ya da betimlemesi var mıdır?
Murat Menteş: Sinemayı seviyorum. Binlerce film seyrettim. Fakat kitapların daha önemli olduğuna inanıyorum. İnsanlar iyi bir kitap okumaktansa kötü bir film seyretmeyi tercih ediyorlar. Hâlbuki tam tersi olmalıydı. Yani iyi bir film izlemektense kötü bir kitap okumayı tercih etmeliydik. Çünkü kötü bir kitap bile iyi bir filmden daha besleyicidir. Elbette iyi filmler seyredelim ve kötü kitaplarla ömür geçirmeyelim. Fakat... her neyse işte...
Son İstasyon: Nokta dergisinde Takva filmi için; "İslam'dan korkanların, dindarlardan gıcık kapanların, tasavvuftan hazzetmeyenlerin keyifle izleyebilecekleri benzersiz(!) bir film" demiştiniz. Bu lafı dolandırmayan, diplomasi kokmayan, ufuk açıcı ve ölümcül gerçekçilikle bezenmiş eleştirmen kaleminizi yeniden elinize almayı düşünür müsünüz?
Murat Menteş: Aslında geçenlerde sinema yazıları yazmam için bana bir teklifte bulunuldu. Fakat maalesef kabul etmedim. Bilemiyorum... Bakarsınız yeniden film eleştirileri yazmaya başlarım. Böyle şeyler insan önceden kestiremiyor.
Son İstasyon: Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç insan kimdir?
Murat Menteş: Bu saçma bir soru, farkındasınız değil mi?
Son İstasyon: Evet, farkındayız şimdi aklımıza geldi?
Murat Menteş: Doğru cevabı ben de tam bilmiyorum. Şöyle söyleyeyim: Yunus Emre, Köroğlu, Nasreddin Hoca. Aslınca böyle çok üçlü sayabilirim. (Gülümsüyor.)
Son İstasyon: Sinema eleştirmeni kimliğinizle de beğeniliyorsunuz, yazar olarak zaten başka bir beğeninin odağındasınız, şimdi televizyon programcısı oldunuz, gazetecilikle iştigal ediyorsunuz, ağır dergicilik yaptınız, öte yandan şairsiniz... Söz gelimi polis size kimlik sorduğunda GBT'de hangi kimliğinizle ön plana çıkmak istersiniz?
Murat Menteş: Yazar tabii ki. Bütün diğer işlerimi, yazar olmak için sarf ettiğim çaba sayesinde yapmaya güç yetirdim.
Son İstasyon: Beğenip takip ettiğiniz dergiler hangileridir?
Murat Menteş: Çok var. Bazen bazı dergilere ara verdiğim oluyor. Şu sıralar Son İstasyon (gülüyor), Dergâh, Express, Karagöz, Uykusuz, Newsweek, Gerçek Hayat, Penguen, Sinema, Heves, Deli Defteri, Roll gibi dergileri okuyorum.
Son İstasyon: Edebiyat dergileri bir ev-dekorasyon dergisinin tirajına bile ulaşamıyorlar. Bu önemsiz bir şey midir? Bu durumun Türk halkının dekorasyona olan inanılmaz sevgisinden kaynaklandığını ve edebiyat dergiciliği için endişelenecek bir şeyin olmadığı söylemek gereğinden fazla hümanist bir yaklaşım mı olur?
Murat Menteş: Edebiyat dergileri çoğunlukla amatör bir etkinliğin parçası olarak çıkıyor. Dergiciliği, edebiyatçılar bizzat yapıyor. Türkiye'de bir edebiyat dergisi çok rahatlıkla 100 bin satabilir. Fakat edebiyatçılar bunun yöntemi hakkında bilgi ve fikir sahibi değiller. Düşünün, yüzlerce amatör edebiyat dergisi var. Toplamda aslında yüz binlerce edebiyat dergisi okurlara ulaşıyor. Birkaç büyük dergiyle bu iş olabilir. Fakat sermaye sahipleri tarafından çıkarılan aylık kültür sanat dergileri de belli bir sınırlamaya tâbi tutuluyor. Aslında dekorasyon dergileri toplamda edebiyat dergileri kadar satmıyor. K dergisi bir ara 20 bin satıyordu. Şimdi kaç satıyor bilemiyorum. Fakat zaten 1000 adet basılan bir dergiyi çok satamazsınız. Birilerinin her şeyi göz önünde tutarak büyük bir plan yapması ve bu az satma saçmalığının sorumlusu olarak Türk halkını görmekten ve göstermekten artık vazgeçmesi gerek.
Bir başkasının kederinden, Neşe ya da eğlence devşiren kimse insan değildir.
Son İstasyon: Kıt imkânlarıyla sarı sayfalarından okuyucularına seslenen edebiyat dergileri, tüketmeye alıştırılmış bir neslin vebası internetin, anlık güncellenen hızına, çabuk ulaşabilirliğinden kaynaklanan cazibesine ve genel anlamda bedava olmasına karşı ayakta kalabilecek mi sizce?
Murat Menteş: İnanın bilmiyorum. Bu kadar net bir formül eşliğinde sorulmuş sorunuza aynı netlikte cevap verebilmek isterdim. Fakat esasen internetin ve diğer elektronik ortamların benim edebiyat algıma denk düşmediğini söyleyebilirim. İnternetten bir şey okuduğumda, kendimi bir şey okumuş hissetmiyorum ben.
Son İstasyon: Star gazetesinde mutlu musunuz? Röportajlarınız oldukça ses getiriyor ama sorulara çok fazla hazırlanmadığınızı düşünüyoruz, karşınızda kim olursa olsun verdiği cevaplardan yepyeni açılımlar yakalayabiliyorsunuz. Röportaj yapmak sanat mıdır?
Murat Menteş: Star gazetesinden memnunum. Röportajlara genel olarak çok sıkı hazırlanıyorum. Fakat kaseti çözerken uzun sorularımı kısaltıyorum. İnsanlar da benim iyi hazırlanmadığımı fakat şanslı olduğumu sanıyorlar. (Gülümsüyor.) Sizin gibi uzun sorular sorup, uzun cevapları hiç kısaltmadan yayınlamak bana göre değil. Ben en ilginç kısımları bir araya getiriyorum. Röportajcı olarak ünlenmeye çalışmadığım için de, sorularımı öne çıkartmıyorum, cevaplara yer açıyorum. Ha, röportaj yapmak bir zanaattır, sanat değil, yani bence, niye sanat olsun hem?
Son İstasyon: Garanti Karantina adında yayınlanamamış efsane bir kitabınız var. Büyüsü bozulur diye mi yayınlamıyorsunuz? Yoksa zaten dediğimiz gibi her şey bir efsane mi?
Murat Menteş: Garanti Karantina benim ikinci şiir kitabımın adı. Yeterince şiir yazamadığım için kitap çıkmadı. Büyük ihtimalle bu yılın sonuna doğru onu da yayınlayacağım.
Son İstasyon: Size 'Edebiyatın Harika Çocuğu' tarzında lakaplar takıyorlar. Ya da itiraf edelim bu lakabı biz taktık size. Edebiyatta harika olmayı genç yaşta başarmak nasıl bir duygu?
Murat Menteş: Edebiyatın harika çocuğu olmam imkânsız, çünkü çocuk değilim. Hattâ yaşlı sayılırım. Biraz ciddi olmakta fayda var. (Gülümsüyor.) Edebiyatta başarılı mıyım? Henüz bu da kesin değil. İkinci romanım yayınlandıktan sonra bunu hepimiz daha iyi anlayacağız sanırım.
Son İstasyon: Acayip romanlar yazmak isteyen gençlere ne söylemek istersiniz?
Murat Menteş: Acayip romanlar yazmak isteyenlere kimse bir şey söyleyemez ki? Fakat roman yazmak isteyenlere şunu söylemek gerek: "Her romancı, romanı yeniden icat eder." Bu, Forster'ın bir sözüdür. Beni çok motive etmiş bir sözdür aynı zamanda.
Son İstasyon: Kıyamet kopsa üzülür müsünüz?
Murat Menteş: Bu sorudan hoşlanmadım. Mecazen mi soruyorsunuz?
Son İstasyon: Bir mecazlığı içinde barındırdığı da kısmen düşünülebilir?
Murat Menteş: Kıyameti hayatımızın dışında sayma gafletine düşmediğimiz takdirde, bu kelimenin dehşetli etkisini içimizde duymadan edemeyiz.
Son İstasyon: Gerçek Hayat dergisi yazarlık geçmişiniz için belki de en önemli yerdi. Şimdilerde birçok okurunu "Ah nerde o eski Gerçek Hayat" sızlanmaları içersinde görüyoruz. Gerçek Hayatın el değiştirdikten sonra havasının değiştiğini kabul eder misiniz? Sizin gerçeğiniz nedir bu konuda?
Murat Menteş: Gerçek Hayatta 6,5 sene çalıştım. Az zaman değil. Dolayısıyla orada çok şey öğrendim. "Ah o eski Gerçek Hayat nerede şimdi?" diye bir yakınma varsa bile şu günlerde geçeceğini sanıyorum. İbrahim Paşalı derginin yayın danışmanı oldu. Suavi Kemal Yazgıç da yazı işleri müdürü. Dergi bir süredir dinamizm kazanmıştı zaten. Şimdi daha da iyiye gideceğini düşünüyorum.
Son İstasyon: "Kardeşim şu adam da ne acayip, ne muhteşem, ne sıkı bir yazardır böyle" dediğiniz isimleri kronolojik olarak olmasa da, sayabilir misiniz?
Murat Menteş: Çok var. Birkaçını söyleyeyim: ismet Özel, Hakan Albayrak, Mustafa Kutlu, Sezai Karakoç, Alper Canıgüz, Nihat Genç, Enis Batur, Murat Uyurkulak, ihsan Oktay Anar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Emrah Serbes...
Son İstasyon: Dublörün Dilemması gibi çılgın bir romanın yazarı olarak Nobel'i hak ediyor diyorlar sizin için. Forumlarda, sözlüklerde bizim oradaki sabahçı kahvelerinde falan konuşuluyor bu durum. Orhan Pamuk sorumlu yazarlığının gereği olarak bizim ne kadar barbar bir millet olduğumuzu merak etmeyen batı dünyasına bu sırımızı ifşa etmişti sağ olsun. Nobel'in kitaba değil yazara verildiği bilsek de Dublörün Dilemması Nobellik olacak kadar kötü bir roman mıdır merak ediyoruz? Eğer bir gün Nobel alırsam diye hazırladığınız bir konuşma metniniz ve papyonunuz var mı?
Murat Menteş: Benimle dalga geçtiğinizin farkındayım...
Son İstasyon: Murat abi lütfen?
Murat Menteş: Nobelli yazarların büyük bir kısmının dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Dublörün Dilemması ile bazı yurtiçi saygın ödüllere adaylık daveti aldım, fakat bu davetleri nazikçe geri çevirdim. Papyonum yok. Nobel konuşması filan da hazırlamadık tabii ki. Deli miyim?
Son İstasyon: Dublörün Dilemması'nı Tarantino'ya ulaştırsak bize minnettar kalır mısınız? Yoksa çok fazla umurunuzda olmaz mı?
Murat Menteş: İyi bir romanın sinemaya uyarlanması, romana bir şey katar mı, emin değilim. Ben şahsen okuduğum romanların filmlerini seyretme hevesine kapılmıyorum. Tarantino filmlerini seviyorum. Muhtemelen o da Dublör'ü severdi. (Gülüyor.) Eah, ne bileyim, böyle şeyler düşünmüyorum ben normalde...
Son İstasyon: Oray Eğin şöyle bir şey yazmıştı kitabınız çıktığında; "Acaba sahiden var oluşu, aidiyeti, inancı sorgulayan Rock şarkıları dinleyip de inançlı kalınabilir mi? Filmlere, romanlara kendini fazlasıyla kaptırıp, dünyayı onların sunduğu alternatif evren ekseninde izleyip hala dünyevi değerlerin ve maneviyatın geçerliliğine inanılabilir mi?" Filmlere, romanlara, ateist rockçıların kafa açan ve sallatan şarkılarına, kitaplara, edebiyata, müziğe, kültür-sanata ve Tarkovski'ye kendisini fazlasıyla kaptırmış bizim gibi gençlere ağızlarını çalkalamalarını ve amel defterlerini şöyle bir gözden geçirmelerini önerir misiniz? Bir de gençlere kötü örnek teşkil ettiğinizi size daha önce söyleyen olmuş muydu?
Murat Menteş: Bazıları din, düşünce ve sanatın birbiriyle çatıştığını zannedebilir. Din derken İslam'ı kastediyorum. Düşünmek de, sanatla iştigal etmek de bizi dindışı bir bölgeye otomatikman sürükler ya da çeker, diye bir şey yok. Sorgulamak, hikmeti aramanın bir yoludur. Sanatla ilgilenirken inançlarımızı bir kenara bırakıp zihnimizi kapatmayız. Sanatın bize açtığı ufuk, ibadetimize yani kulluğumuza katkı sunar. Gençlere kötü örnek olabilmem için bazı özel koşulların oluşması ve gençlerin de bir nebze şuursuz olması gerekir herhalde.
Bu arada, Oray Eğin'den yaptığınız alıntıdaki "dünyevi değerlerin ve maneviyatın geçerliliği" kısmında bir anlatım sorunu var sanki?
Son İstasyon: Sıkı bir röportajcı olduğunuz belli, 'burda soruları ben sorarım' diyorsunuz galiba. Doğrusu 'dünyevi değerlerin ...'sına ve maneviyatın geçerliliğine' şeklinde olması gerekiyordu herhalde. Dikkatinizi ve Oray Eğin'i tebrik ederek diğer soruya geçmek istiyorum.
Son İstasyon: Gerçek Hayat dergisinde yapmış olduğunuz röportajları kitap haline getirmeniz imkânsız mı?
Murat Menteş: Mümkün, fakat muhtemel değil.
Son İstasyon: Şu sıralar hayatınızda en çok neyin eksikliğini çekiyorsunuz, neyi özlüyorsunuz?
Murat Menteş: Bu bir sır.
Son İstasyon: Aslında ele avuca sığmayan bir adamsınız ama sözgelimi sizi şair olarak ele aldığımızda Haşmet Babaoğlu'nun kitabını da süsleyen bir dizenizi anmadan edemiyoruz 'tedavi olmaya çalışmıyoruz sadece yarayı tanımaya çalışıyoruz'... Tanıdık olmayan acılara mı tutunuyoruz? Yarayı tanımak bile yetiyor mu bazen insana?
Murat Menteş: Alıntıladığınız söz, bir mısra değildi, bir yazımda geçiyordu ya da bir röportajda söylemiştim.
Son İstasyon: Bir yazınızdaki şiirsel bir dizeniz olsa gerek?
Murat Menteş: Yarayı tanımak, neyin bizi uğraştırdığını fark etmektir. Biz çoğunlukla hayatımızdaki, kalbimizdeki asıl noksanı, problemi keşfedemeden yuvarlanıp gidiyoruz. Tanıdık olmayan değil, gerçek olmayan acılara tutunuyoruz. 12 Eylül öncesini düşünün. Resmi ideolojinin ürettiği yasakları, buyrukları düşünün.
Arabeski, siyasi partileri, medyadaki polemikleri, tartışma programlarını, reality show'ları, eğlence yerlerini... Sizce de her yerde bir münasebetsizlik göze çarpmıyor mu? Aşkta da, kavgada da, bir anormallik var. Bu genellemeyi laf olsun diye yapmıyorum. Keder ve sevincin yerini bilememek bizleri değersiz insanlar yaptı. Türkiye'de çok yaygın bir söz var: "Hiç kimse vazgeçilmez değildir" deniliyor. Bunun anlamı şu: "Herkesten vazgeçilebilir." Halbuki bizim eski bir sözümüz vardır: "Çıkmadık candan umut kesilmez." Bu sadece "Hasta ölmediyse, iyileşmesi ihtimali vardır" anlamına gelmiyor. Aynı zamanda "Yaşayan herkese umut bağlamak lazım" demektir.
Son İstasyon: Kuzgunun Gölgesi'nden sonra şiir'i neden terk ettiniz?
Murat Menteş: Şiiri terk etmedim. Bu yıl sona ermeden Garanti Karantina'yı yayınlamaya bakacağım.
Son İstasyon: Afili Filintalar çetesi sanal âlemde hızla büyüyor, bu örgütün doğal lideri olarak gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Partileşmek gibi bir hedef var mı yakın vadede?
Murat Menteş: Çetenin lideri ben değilim, Nuh Tufan. Dahası ben o sanal âlemdeki çetenin üyesi bile değilim. Bilmiyorum yani ne yapıyorlar, neler oluyor? Bana ihtiyaçları yok gibi görünüyor.
Son İstasyon: Yeni projeleriniz hakkında son istasyon okuyucularına buradan bir klark çeker misiniz?
Murat Menteş: Korkma Ben Varım adlı bir roman yazdım. İnşallah bu yakınlarda çıkacak. Şu anda İletişim Yayınları'nın editörleri kitabı inceliyorlar. Bekleyip göreceğiz. Üçüncü romanı kafamda kurdum. Fakat onun hakkında konuşmamı istemeyin benden. Adını söyleyince insanlar kitap bitti zannediyorlar. Sadece şunu belirteyim: Çok yaşlı bir adamla, genç bir adamın dostluğunu anlatacağım üçüncü kitapta. Yine bir macera romanı olacak. Ve galiba ilk ikisine göre daha derli toplu bir hikâye...
Kısa Sorular
Son İstasyon: Acı çekerken dublör kullanmaya karşı mısınız?
Murat Menteş: Ben sizin bu artistik mecazlarınızı tam çözemiyorum gençler. Soru'nun gelişine bakılırsa, karşıyım galiba. (Gülüyor.)
Son İstasyon: Aşkı darağacında görseniz sehpasını tekmeler misiniz?
Murat Menteş: O kadar hırslı biri değilim.
Son İstasyon: En beğendiğiniz Türkçe kelime?
Murat Menteş: Allah.
Son İstasyon: Unutamadığınız bir film karesi var mı?
Murat Menteş: Çok var. Mesela... Polis filminde Musa Rami ile Funda'nın bir kafeteryada otururken Musa'nın ağzından kan gelmesi ve Funda'nın kustuğu sahne.
Son İstasyon: Sizce yalnızlığın başkenti neresidir?
Murat Menteş: Çalışma odam.
Son İstasyon: Mezartaşmızda ne yazmalı?
Murat Menteş: Ruhuna Fatiha.
Son İstasyon: Sevenlerinize Son İstasyon aracılığı ile söylemek istediğiniz bir şeyler yar mı?
Murat Menteş: Ben de sizi seviyorum galiba. Yani, kalbin kalbe karşı olması yasasına göre.
Son İstasyon: Son olarak Son İstasyon dergisi için neler söyleyeceksiniz?
Murat Menteş: Türk takımlarından birinde oynayan yabancı bir futbolcu Saba reklamına çıkmıştı. Diyordu ki "Saba, iyi televizyon." Ben de ondan kopya çekeyim: "Son İstasyon, iyi dergi."
Murat Menteş 10’da 10
Gerçek Hayat: Gençliğimin geçtiği dergi. Şiir: Dünyayı değiştirir. Hakan Albayrak: Dostluğundan gurur duyduğum kişi. Aşk: Bedeli daima ağırdır. İnanç: Kalp kırmama hassasiyetiyle kendini belli eder. Polis: [Onur Ünlü filmi ise] Bir başyapıt. Edebiyat: En cana yakın sanat. Ah Muhsin Ünlü: İmrendiğim şairlerden. Sinema: Sığınak Ölüm: Hızla, hızlanarak yaklaşıyor.
Aşkın gözü kör olabilir. Ama roman aydınlatıcı da olmalı
Şiir ve denemeler yazıyordunuz. Romana yöneldiniz? Bu üç edebi tür, size ne ifade ediyor?
Şiir en cana yakın sanat. Ezberliyorsun ve onu zihninde taşıyorsun. Şiir, seninle birlikte, yaşıyor. Deneme kültürel, düşünsel canlılığın teminatlarından biridir. Roman, daha büyük bir sahada oynanan bir oyun. Milan Kundera "Roman bilinçdışını Freud'dan önce, sınıf mücadelesini Marx'tan önce işaret etmiştir" der.
İlk romanınız Dublörün Dilemması'yla özgün bir tarz ortaya koydunuz. Korkma Ben Varım 'da bu tarzı sürdürdünüz. Roman stilinizin temel özellikleri neler?
Romanda hem anlatım, hem hikâyeyle ilgili çok sayıda unsuru hesaba katmak gerekiyor. Metnin bazı düşünsel mesajları taşıması da söz konusu olabiliyor. Ben, okuru hep göz önünde tutuyorum. Onun işini kolaylaştırmaya, onu krallara layık bir şekilde ağırlamaya gayret ediyorum. Hızlı akan yani kısa cümlelerden oluşan, sanatsal nitelikler barındıran, merak uyandırıcı, komik, düşündürücü, sürprizli hikâyelerin birbirine eklendiği romanlar yazmaya bakıyorum.
Dublörün Dilemması kült kitap mertebesine ulaştı. Bu size ne hissettiriyor ya da düşündürüyor?
Kült ilginç bir kelime. Bir anlamı tapınılan. Bir diğer anlamı da Allah dostu olan kişiye gösterilen saygı. Tabii ki biz kült derken türünün özel bir örneği olan, sıra dışı bir etki uyandırmış ve benimsenmiş eseri kastediyoruz. Easy Rider, They Live gibi filmleri, Şampiyonların Kahvaltısı, Yolda gibi kitapları filan. Bu anlamda Dublörün Dilemması gerçekten bir kült roman mı emin değilim. Kitabın, bazı insanlar arasındaki dostluğu pekiştiren bir etkisi olduğunu biliyorum. Bundan ötürü de gizliden gururlanıyorum.
Dublörün Dilemması'nı okuyanlar, yeni romanınızı merakla beklemeye başladılar. Fakat bu bekleyiş dört yıl sürdü. Neden böylesine çok beklettiniz?
İki sebebi var. Birincisi çok yoğun çalışıyordum, romana yeterince vakit ayıramıyordum. İkincisi ise, ilk romanı aşan bir kitap yazmak için uğraştım. Yani birilerinin "ilki daha iyiydi" demesini istemiyordum. Çok şükür, Korkma Ben Varım'ın bir irtifa kaybı olmadığı görüşü yaygın. Birkaç kişi "İlki daha iyiydi" dedi yine de.
Korkma Ben Varım'ın tanıtım cümlesi "Öldürdüğüm nisanlarla iyi arkadaş olacağımızı düşünmüşümdür hep." Romanda sahiden de birbirlerini tanısalar iyi arkadaş olabilecek kişilerin çatışması var. İnsanlar arasındaki kavgaların tanımamaktan, bilmemekten ileri geldiğini mi düşünüyorsunuz?
Elbette. Sizce de öyle değil mi? Anlamadan yargılamak kadar yaygın pek az şey var. Modern insanın insaf, merhamet stokları kısıtlı. Birey olma maceramız, daha ziyade mücadele ve düşmanlık üzerinden yürüyor. Zaferlerimiz aslında çok fazla kaybın sonunda ortaya çıkıyor. Yani, Korkma Ben Varım’daki hesaplaşmada kimse kazançlı çıkmıyor ve bence günümüzde en yaygın galibiyet biçimi bu. Bereketsiz, insana bir şey katmayan, hayatımızı zenginleştirmeyen, yozlaşmış zaferlerle sözüm ona yükseliyoruz.
Türkiye Yazarlar Birliği 2009 roman ödülünü kazandınız. ESKADER de Korkma Ben Varım'ı yılın romanı seçti. Bu ödüllerin ve genel olarak ödüllerin sizin için anlamı ne?
Ödül için herhangi bir yarışmaya katılmış, müracaatta bulunmuş değilim. Önemli bir kurumun "Sizin romanınız yılın en iyisiydi" demesi elbette hoşnutluk verici. Öte yandan bir romanın ödülü okurların "Verdiğim para, ayırdığım vakit helal olsun" demesidir.
Korkma Ben Varım 'da sadece Türkiye 'de değil dünya çapında bir ilk gerçekleştirdiniz: Kitabın bir bölümünü çizgi-roman olarak yayımladınız. Kitabın biçimsel olarak en dikkat çekici bölümü Ersin Karabulut'un çizdiği bu bölüm herhalde. Bu proje nasıl gerçekleşti?
Einstein der ki: "Bir fikir ilk başta saçma gelmiyorsa onda iş yok demektir." Romanın bir bölümünü Ersin Karabulut çizse diye düşündüm. Sonra bunun tuhaf olduğunu fark ettim. Sonra tam da bu nedenle iyi olacağı kararına vardım. Ersin Karabulut'a da bu fikir önce saçma geldi. Sonra o da "Aslında iyi fikir" dedi. Derken ben metni verdim, o da her zamanki gibi harikulade bir iş çıkardı.
Atom Bombacıyan'ın monologunun yer aldığı Uzayda Her Namlu Tetiğin Emrinde isimli bölüm ile Atom Karınca duası başlıklı bölümlerde yer alan tüm sesli harfler, sırasıyla aynı. Bu cidden dünya çapında bir iş. Georges Penec'in Kayboluş'uyla mukayese edilebilir ancak. Bu bölümü yazmak sizin için zor oldu mu?
Kolay olmadığı kesin. Yani afazisi olan adamın önce sabuklamaları, ardından asıl söylemek istedikleri yer alıyor. Bu iki bölüm, romanın en uzun kısımları sanırım. Okurların çoğu da her iki bölüm arasındaki örtüşmeyi fark edemiyor. Çünkü biraz dolaylı bir şekilde söylemiştim. Eğer günün birinde kitap yabancı bir dile çevrilecek olursa, çevirmen de en az benim kadar zorluk çekecek demektir.
Neden böyle ilginç bir biçimsel deneye kalkıştınız?
Aslında biçim ile içerik, zevahir ile mahiyet arasında net bir ayrım yapılamaz. Yüz ifademizi, nişlerimizden bağımsız olarak ayarlayamayız. Hislerimizi belli etmemeye çalışmak bile, yine hislerimizle ilgilidir. Yani söz konusu bölümde, büyük bir mafya liderinin duyguları, düşünceleri ve içinde bulunduğu insanlık halini belirgin kılmaya çalıştım. Aklından geçen başka, ağzından çıkan başka. Bu ikisi arasındaki farkı anlayamıyor üstelik. İnsanların söylediklerini işitiyor ve anlıyor, fakat ağzından çıkanı kulağı duyamıyor. 30 milyonda bir görülen hastalığı, onun trajedisini iyice keskinleştiriyor. Sonuç itibariyle yalnızca biçimsel bir deney yapmadım.
Modern şiiri andıran bir yön vardı o bölümde. Roman yazarken şiir bilginizin belirgin bir faydasını görüyor musunuz?
Şiir yazarken bütünlük, mısralar, kelimeler, sesler, hatta harfler üzerine düşünürsün. Ritmi, tempoyu, armoniyi, akışı gözetirsin. Her türlü uyumu inceden inceye araştırır, ayarlarsın. Şiirde kuyumcu terazisi, kuyumcu matkabı kullanırsın, romanda ise 40 tonluk kantar ve ağır iş makinaları. Şaka şaka. Şiirdeki ince işçiliği romana uygulamak elbette parlak sonuçlar doğuruyor. İyi şairlerin iyi romanlar yazmada özel biri avantajları olduğunu düşünüyorum. Oktay Rifat da Melih Cevdet de roman yazmıştır. Orhan Veli, ömrü vefa etseydi roman yazardı sanırım. Ahmet Hamdi ve Attilâ İlhan'ın romancılığı ile şairliği arasında sıkı bir ilişki vardır. Ah Muhsin Ünlü, İbrahim Tenekeci ve Süleyman Çobanoğlu mesela, roman yazsalar, edebiyatımız bundan kârlı çıkar.
Yazarken bir tretman oluşturup, daha sonra metinleri mi yazıyorsunuz, yoksa kafanızda ana hatlarıyla hikâyeyi belirleyip daha sonra mı yazıyorsunuz?
İki romanı da tretmansız yazdım. Fakat iç içe geçmiş çok sayıda olayı anlatırken tretman çıkarmamak akıl kârı değil. Bundan sonra, önce sıralamayı yapacağım.
Korkma Ben Varım 'da tıpkı Dublörün Dilemması'nda olduğu gibi birkaç romantik malzeme var. Her anlatının bölümü adeta bir roman malzemesi taşıyor. Hiç malzeme sıkıntısı çekmiyor musunuz?
Kim olduğunu hatırlayamıyorum şu an, biri "Fikirler uzaydan gelir" diyor. Yani pek bir maliyeti, zorluğu yok. Ben, roman kahramanlarının etrafında çok büyük bir dünya olduğunu, aslında bir insana çok yakından baksak bile, onun iradesi, kontrolü dışında çok şey bulunduğunu göstermeyi seviyorum. Bence bu durum gerçekliğin karakteristik bir niteliğidir. Yani sen birine âşıksan, başkası da bir başkasına âşıktır. Sen zekiysen, başkası da zekidir; başkası da adam vurur, gazete okur ve koşar. Herkes biriciktir ve herkesin bir hayatı vardır... Bu dediğim, romanın doğal amaçlarından biri gibi görünmüyor, hatta biraz aykırı bir yöneliş, fakat bence doğrusu budur.
Korkma Ben Varım 'da kadın-erkek, evlat-ebeveyn, insan-hayvan, insan-cin, erkekler arası dostluk, yaşlılar arası dostluk gibi ilişkiler yumağı var. İlişkilerin her türlüsüne değiniyorsunuz. Romana duyguları bu kadar karıştıracak ne var?
İnsan, ünsiyet kuran, bağ kuran varlıktır. Edebiyat bu bağların, ilişkilerin boyutlarını gösterir. İlişkilerimizin değer kazanmasına aracılık eder. İnsanın sınırları, ilişkilere nasıl yansır? Bir aşkı imkansız yapan nedir? Özürlü bir genç kızın aklından neler geçer? Bir evlat babasının kusurunu görse ne hisseder? Bir papağan, sahibine hangi duyguları besler? Suçlular arasındaki yakınlıklar nasıldır? Bir baba, kızını nasıl korur? Terk edilmiş bir çocuk yıllar sonra annesine rastlayınca ne yapar? Bir adam, hayatını kurtardığı birini niçin öldürür?.. Edebiyat bu gibi soruları da, bu soruların cevaplarını da çoğaltma işidir.
Romanlarınız polisiye roman sınırlarına uymasa da, olay örgüsü ve trükleriniz sayesinde polisiye roman tadı veriyor. Buna karşılık siz romanlarınızın macera romanları olduğunu söylüyorsunuz. Neden?
Polisiye, Erol Üyepazarcı'nın da sık sık belirttiği gibi muamma içeren suçun öyküsüdür. Benim romanlarım polisiyenin standartlarının dışına taşıyor. Suç var. Muamma da var, fakat bunlardan başka öyle çok şey var ki, polisiye tadı geride kalıyor. Benim romanlarımı okuyanlar, suçlunun kim olduğundan ziyade başka şeyleri merak ediyorlar.
Peki, sizin kendi kriterlerinize göre bir polisiye roman yazmayı planlıyor musunuz:
Daha rafine polisiyeler yazmayı düşünüyorum. Fakat iki üç tane macera romanı daha yazacağım.
Romandaki duygulardan bahsetmişken Müntekim Gıcırbey'in Şebnem Şibumi'ye yazdığı mektuplardan da anlaşıldığı üzere siz aşk romanı da yazabilirsiniz. Fakat bunu tercih etmiyorsunuz sanki?
Yetişme tarzıyla ilgili bir mesele bu. Maeve Binchy değilim. Aşkın da, aşk acısının da anlatılması bana zor geliyor. Romanı aşka hasretmek büyük mesuliyet, hatta vebal. Çünkü aşk aslında hayatın merkezî deneyimidir. Kapitalist bir çerçeve, atmosfer ya da renk taşıyan hayatın içinde aşk ister istemez bir çürüme süreci anlamı taşıyor. Bilgeliğin eşlik etmediği bir deneyim yani. Ayrıca, yalan dünyada, ana karakteri fanilik olan insanın, duygularındaki yücelikten bu kadar emin olması tuhaf değil mi?
Kapitalizm, âşıkların arasına girebilir mi sahi?
Temelde, insanın nefsiyle ilgili bir problem var gibi geliyor bana. Merak, heves, şehvet, iktidar heyecanı, açgözlülük, budalalık, vicdan sakatlığı, cehalet, sersemlik, bencillik, eğlence düşkünlüğü, basiretsizlik... gibi birçok şeyin yedeğinde ortaya çıkan bir duyguya dönüştü aşk. Bara git ve yirmi dakikada ruh ikizini bul... La Rochefoucauld "İnsanların çoğu aşk diye bir şeyin adını duymasalardı asla âşık olmazlardı" diyor. Bernard Shaw'ın iğneleyici sözünü pek tutmuyorum: "Aşk, bir kişiyle dünyanın geri kalanı arasındaki farkın abartılmasıdır" diyor. Sanki dünyanın geri kalanıyla baş edebilirmişiz gibi. Demek istediğim, gerçek bir aşk romanı, umulmadık incelikte ayrımlar gözetmeyi gerektirir. Aşkın gözü kör olabilir, fakat roman aydınlatıcı da olmalı. Tam anlatamadım.
Kitapta müthiş bağlantılar var, örneğin Abdülcabbar - Hasan Turabi veya Gıcırbey — Abdülhamid Han bağlantısı gibi. Bu gibi bağlantılarla okuru şaşırtırken bir yandan da romandaki gerçeklik duygusunu pekiştiriyorsunuz, haksız mıyım?
Haklısınız. Hatta gerçek kahramanlardan oluşan bir roman yazmayı da düşünüyorum. Kurmaca ile gerçeği kaynaştırırken, anlattıklarımın hem tutarlılık arz etmesine ama hem de kurmaca olduklarının belli olmasına özen gösteriyorum.
Mario Levi diyor ki "Edebiyatta otobiyografik olmayan bir ürün yoktur" Malraux ise "Her roman otobiyografiktir. " Sizin romanlarınız da hayatınızdan izler taşıyor mu?
Maalesef hayır. Neden böyle ..bilmiyorum. Benim hayatım gayet monoton. Romanlarım ise hayatıma kıyasla çok hızlı ve renkli. Tabii ki bazı düşüncelerimi ya da hislerimi yansıtıyorumdur. Karakterleri, bazı tanıdıklarımı düşünerek tasarladığım da oluyor. Fakat romanlarıma otobiyografik denemez.
Aynalı Barikatlar isimli kitabınızda terör, Kaosa Mütevazı Bir Katkı 'daysa medya konusunu irdelediniz. Sizden yakın zamanda başka bir deneme kitabı bekleyebilir miyiz?
Aslında eğlence hakkında yazmayı düşünüyordum. İnsan neden, nasıl eğlenir, eğlenmek masum ve iyi bir etkinlik midir, eğlenmezsek hayatımız boşa mı geçer, eğlencenin dışında kalan tek seçenek can sıkıntısı mıdır?.. Fakat şu sıra gündemimde bu kitabı yazmak yok. Belki birkaç yıl sonra oturur yazarım.
Edebiyat ortamında ilişkiler çoğunlukla yerme, polemik, zıtlaşmaya dayalı, ama siz beğendiğiniz yazarlarla dostluk kuruyorsunuz. Örneğin Alper Canıgüz, Emrah Serbes, Onur Ünlü, Murat Uyurkulak gibi yazarlarla arkadaşsınız. Bu işin sırrı nedir?
Bence iyi yazar, okura "Bu adam beni anlar, onunla tanışsak iyi dost oluruz" dedirten kişidir. Yazdıklarını severek okuduğum yazarlar hakkında ben öyle düşünüyorum. Dolayısıyla onlarla tanışıyorum. Kimileri "Yazarlarla tanışmamak gerek, insanı hayal kırıklığına uğratıyorlar" der. Bunu çok duydum. Fakat yazdıklarını sevip de kendisinden gıcık kaptığım tek yazar yok.
Son yıllarda popülariteniz epey arttı. Eski röportajlarınızdan birinde şöhrete iyi gözle bakmadığınızı belirtmiştiniz. Hâlâ aynı fikirde misiniz?
Siz de biliyorsunuz ki bizim popülaritemiz, dar bir çevreyle sınırlıdır. Şöhret hakkında, aktör Tony Curtis'in harika bir tespiti var: "Ünlü olmak bunamaya benziyor, sen kimseyi tanımıyorsun ama herkes seni tanıyor."
Romanlarınızda bahsi geçen Afili Filintalar çetesi, bir internet sitesinin adı oldu. Siz de orada yazıyorsunuz. Nedir bu Afili Filintalar oluşumu?
Alper Canıgüz, Murat Zelan, Fatih Altınöz, Gökhan Özcan, Onur Ünlü, Emrah Serbes, Hakan Albayrak, Selçuk Orhan... gibi yazarlarla bir araya geldik. Dedik "Bir internet sitemiz olsun. Şiir, hikaye, değini, anı, eleştiri... türünde metinler yazabileceğimiz bir alan açalım. Bu hem bir yoğunluk bölgesi oluşturur, hem bir motivasyon sağlar. Internet sitesi fikri Özcan Vurgun ve Resul Yılmaz adlı iki arkadaşımızın önerisiydi. Biz de içeriği oluşturduk. Henüz yolun başındayız. Afili Filintalar'ın zamanla daha esaslı ve işlek bir yapıya kavuşacağını ümit ediyorum.
Bir röportajınızda aklınızda 8-9 roman projesi olduğunu söylüyorsunuz. Bu artık daha sık romanlar yayımlayacağınız anlamına da geliyor mu?
İnşallah. Artık kendimi daha rahat hissediyorum. Vaktim de var. Roman yazmayı da az çok öğrendim.
B Sıradaki romanın konusu belli mi? Yazmaya başladınız mı?
Çok yaşlı bir adamla genç bir adamın hikâyesini yazıyorum. Bunlar birbirlerine çok acayip numaralar yapıyorlar. Yazmaya başladım evet. Tretmanı da hazır, inşallah çok dallanıp budaklanmadan yazıp bitiririm.
Yeni şiir kitabınız Garanti Karantina'nın yakın zamanda neşredileceği doğru mu? Yayın tarihi belli mi?
Evet, Garanti Karantina, Sel Yayıncılık tarafında neşredilecek. Kitap şu anda yayınevinde. Sanırım baharda çıkar. Yayınevinin programım tam bilmiyorum.
Dergah – 242 Nisan 2010
Cehenneme Atılan Molotof Kokteyl Furkan Çalışkan
"Ben, aşırılığa inanıyorum." Jim Morrison
İstatistikler ve rüyalar birbirine benzer. Her ikisi de arzularla ilgilidir ve her ikisi de bir şeyin sonucu ya da başlangıcıdır. İkisi de yorumlanır, ikisi de merak uyandırır. İkisi de yanılabilir. Yaratıcı düşünce, günlük rutinin üzerini örttüğü olağan üstlükleri arar, gerçeğin kesin kabul haline bir başkaldırı olarak aslında o da bir rüyadır. İstatistikler, rutinlerin ve yerleşmiş kabullerin işe yarar bir şey haline gelmesi için vardırlar. İstatistikler, dünyayı değiştirmek isteyen beyinlerin kelepçesidir, zindanıdır, cehennemedir, zebanisidir. Ve gün gelir istatistik bilimi rüyaları kullanmaya karar verir. Reklamlar işte böyle doğar. Bu cehennemden çıkmak için, istatistiklerin beklemediği ve plazalardaki sabah toplantılarında hesaba katmadıkları "aşırılık", insanoğlunun elindeki en bıçkın silahtır. Ben de bugünlerde tam da böyle bir roman okudum: Murat Menteş'in son romanı Ruhi Mücerret. Tüketim önerilerine açılan esaslı bir yaylım ateş, kestirilemez bir anlatım.
Son İstiklal Harbi gazisi 100 yaşındaki Ruhi Mücerret, son savaşını bir reklam ajansının yöneticisine karşı veriyor. Memleketin kazandığı son zaferin yaşayan son mensubu gibi bir kahramanın karşısına yerleştirilen kötü adamın bir reklamcı olması, başlı başına çağın kötücüllüğüne karşı sağlam bir duruştur. Reklam hep gelecekteki alıcıya seslenmek zorundadır ve bu durumda bu düzenin karşına çıkan ise geçmişten gelen bir kahramandır. Bu karşıtlığı çok hoş bulduğumu söylemem lazım. Reklam sattığı ürünün sağlayacağı konforun şu anda sizden aslında ne kadar uzak olduğunu vurgulamaya çalıştığı kadar, onu aldığınız zaman anında o konfora ulaşabileceğinize de sizi ikna etmelidir. Böylece arzular yapay ve fıtrat dışı türetilir. Nesne ve insan arasındaki bu çember reklam sektörü tarafından idare edilir. Menteş karakterleri bu çemberin dışında bir yerlerde durur. Çemberin içine girmeleri de, onu silmeleri de kendi inisiyatiflerindedir. Özgür ve ölçüsüz. Tüketim araçları olan markalar, yazar tarafından kahramanlarına manipüle ettirilir. Neredeyse gülünç duruma sokulur. Reklamın yaratıcılıkla olan bağı kesilince kaba tacir hali ayan olur. Dizilerdeki ürün yerleştirme ya da sosyal medyadaki viral reklamların fiyakasının ve iş bilirliğinin bozulmasıdır Ruhi Mücerret. Durumun çirkinliği olay örgüsünün şiddetiyle gözler önüne serilir. Müzik bir silah gibidir. 'Yalan dünya'nın vaat ettiğinden başka bir mümkünün ışığıdır. Ruhi Mücerret’te de hızla akan sahnelerin fon müzikleri somut bir biçimde verilir. Eserin ismi, sanatçının doğum ve ölüm yılı gibi... Artık film müzikleri gibi, kitap müzikleri de olacak ve Murat Menteş son romanıyla bunu pekiştirmiş oldu.
"Sözcüklerin anlamını ilk ve son kez kesin bir biçimde durdurmak, işte terörün istediği budur" diyor Jean Francois Lyotard. Mesela barış ya da demokrasi gibi kelimelerin anlamı kesin bir biçimde durdurulmuştur. Edebiyatta ise en büyük terörist zamandır. Bazı kelimelerin ve kavramların anlamını öldürür, içini tamamen boşaltır. Anlatım biçimlerini yok eder, cümle kurgularını imha eder. Artık günümüz romanında, uzun betimlemeler, iç dünyaya yapılan soyut yolculuklar devri bitmiş, zamana karşı kaybetmiştir. Ruhi Mücerret de diğer Menteş romanları gibi anlamını kaybetmiş kelimeler ve anlatım tekniklerinden şiddetle kaçınan bir kitap. Bunu en net şekilde karakter isimlerinde görüyoruz. Mesela hayatta kalan son İstiklal Harbi gazisi, 100 yaşında hem aşkın hem ölümün pençesindeki bir kahraman Ruhi Mücerret, kaybettiği sevgilisiyle yaşamaya küsen Civan Kazanova, kötü adam Masum Cici... 100 yaşında âşık olan ve kötü adamı öldürmeye çalışan, çeyrek milyonluk bir ordudan günümüze kalan tek insan olan bu karakter için gündelik bir isim, takım elbisenin altına giyilen spor ayakkabı gibi olurdu sanırım. Menteş, anlamı zamanın ve olağanının yıkıcı etkisine karşı koruyor. Adı Hasan olan bir kötü adamdansa 'Masum Cici' hikâyenin mevcudiyetini okurun zihninde buharlaşmaktan kurtardığı gibi kaskatı bir biçimde yerini korumasına da yardımcı oluyor. Bu bana ilk başta Celine'nin ünlü romanı Gecenin Sonuna Yolculuk'taki karakter isimlerini anımsatmıştı. Mesela bir askerin adının Kımılda Asker olması gibi... Fakat Celine'de anlamın aşınması kaygısından çok daha ironik bir amacın olduğunu düşünüyorum. Murat Menteş de ise ikisi birden var. Kısa ve etkili bölümlerle örüyor romanını Menteş. Hızlı ama aceleci değil. Sert ama kaba değil. Muzip ama sulu değil. Akıcı ama köpük değil. Ve asıl ilginç olan ise bütün bunlara rağmen dengeli değil. Denge bunalımdır, denge kısırdır. Akıl, aşırıya gitmeden, aşırıda kalbi olanı bulmadan sanat yapamaz. Yeni bir söz söyleyemez. Menteş karakterleri uçlarda yaşatır. Yaşamanın limitlerini zorlayan fakat ölümün koynunda gezen Ruhi Mücerret, aşkına matemini kendini sokaklara vurarak yaşayan Civan Kazanova, güzelliği bir emir gibi üzerinde taşıyan Serpil Silahlıperi, ateşli bir silahın ta kendisi olarak Fujer Fuji, fiyakalı kötü adam Masum Cici... Menteş kahramanlarının (ilk iki romanında da) ortak bir özelliği vardır: Belagat. Rodriguez'in Sin City filmindeki "belagat manyaklarını" hatırlatırlar bana. Rodriguez'in kahramanları düzgün konuşma hastasıdır ama boş konuşurlar. Menteş'inkiler ise asla boş konuşmazlar ve her zaman her koşulda söyleyecek zekice bir sözleri vardır. Dengenin bunalımı ve kısırlığına karşı, aşırılığın ilham vericiliğiyle doludur Menteş romanları. Bu yüzden şiddet, bir ifade biçimi olarak çok keskin bir yerde durur.
"Ot, rüzgârdan en büyük zevki alabilendir" der Baudrillard; eğilir, bükülür, kendini rüzgârın insiyatifine bıraktığı için mutludur. Günümüz insanının modernizm karşısındaki durumu da böyledir. Reklam rüzgârlarına göre eğilir, bükülür ve zevk alır. Murat Menteş, Ruhi Mücerret’te otların değil, rüzgârın hikâyesini anlatmış. Dinlemek ve görmek nereden baktığınıza bağlı. Kitaptan söylersek: "Bir insan acıdan delirdiğinde, diğerleri onun acısını değil, deliliğini görürler."
İtibar Sayı 20 Mayıs 2013
Afili Kaybedenlerin Romanı Mustafa Akar
Murat Menteş, Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varımdan sonra yine aksiyonu yüksek bir romanla karşımızda: Ruhi Mücerret...
Romanı okurken kahkaha atmanız da mümkün, kahramanların hallerine üzülüp kederlenmeniz de.
İnsan olmanın trajik ve komik halleri, tüm roman boyunca ince ince işlenmiş, öyle ki, politik göndermelerden duygusal sapmalara kadar yığınla konunun arasında sıkılmak mümkün değil. Kapitalizme karşı sıkı bir eleştiri gibi de okuyabilirsiniz Ruhi Mücerret'i, bir aşk ıstırabının günlüğü gibi de, seçim sizin.
Ruhi Mücerret enteresan bir kapakla karşılıyor okurunu. Hologram üstüne işlenmiş Cüneyt Arkın ve Orhan Gencebay fotoğrafları bana hemen seksenli yılların sonunda bazı aburcuburların dışındaki resimleri anımsattı. Kapağın tam üstünde bir av tüfeği asılı. Tam ortada televizyon ve altında da bir dantel. (Bu dantelin TV'nin üstüne konulduğu da olur.) Çehov'un üç birlik kuralı gibi kapakta kullanılan nesneler ve spot sözler, ileride karşılaşacağınız serüvenlerin kilit anahtarları, gördüğünüz her şey roman içinde canlanacak ve evet, o tüfek de bir yerde patlayacak.
Daha kitabın kapağından başlayarak inanılmaz enerjik bir maceraya hazır oluyoruz böylelikle. Murat Menteş'in daha önce yayımlanan Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varımla, birlikte heyecanlı bir üslup oluşturduğunu söyleyebiliriz. Hatta bu heyecanlı üslubun 'okurun başına iş açan' bir tatlılıkla giderek spesifikleştiğini, yaşayan bir dile dönüştüğünü de gözlemledim.
100 yaşında bir kahraman Ruhi Mücerret, üstelik istiklal Harbi gazisi. Törenden törene koşturuyor; şehirlerin düşman işgalinden kurtulmalarını kutladıkları belirli günler vardır bilirsiniz, işte Ruhi Mücerret de o günlerin vazgeçilmez ‘gazisi.’ İlden ile gezerken, oldukça yaşlı kahramanımızın başına gelmedik iş kalmıyor. Savaş 85 yıl sonra devam ediyor.
Coca Cola treni Haydarpaşa'dan uçup Pepsi gemisine toslarken, Rusya ve Amerika'dan fırlatılan bir toplu iğneyi Atlas okyanusunun ortasında çarpıştırır gibi çalışan kaderin dişlileri, macerayı başlatıyor. Ruhi Mücerret'in yakın arkadaşı Zülfikar Zarifoğlu'nun ölümü ise kahramanımızın önüne yepyeni bir kapı aralıyor; çünkü en yakın dostunun ölmeden önce ondan istediği son şey, birisini öldürmesi... İstiklal gazisinin son işinin bir cinayet olması da maceradaki paradoksun sacayağı. Başka kahramanlar da katılıyor maceraya. Sacayak genişliyor.
Durup dururken, evet bu kahramanlar durup dururken atlıyorlar romanın ortasına. Bir gözü mavi bir gözü kahverengi Civan Kazanova, polisiye romanlar yazan, Ruhi Mücerret'in cami arkadaşı Avni Vav, Civan Kazanova'nın öldüğünü sandığı nişanlısı Serpil Silahlıperi, kahramanımızdan 70 yaş küçük Nazlı Hilal, Haydarpaşa Tren Garı müdiresi Zehra Zarifoğlu, marifedi afet Fufer Fuji, esrarengiz psikopat Masum Cici... gibi isimler romanı renklendirirken, konudan konuya zıplayan biz okurlar da türler arasında bir seyahate çıkıyoruz.
Konu, ha deyince western film olmaya müsait bir kovalamacaya dümen kırarken, aşırı yaşlı kahramanımız Ruhi Mücerret bir de aşk denizine balıklama adıyor. Nazlı Hilal'e sırılsıklam âşık olmayı göze alan Ruhi Mücerret, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'nda suikasta uğruyor. Dedim ya bu romanda her şey anında gelişiyor. Handiyse feleğin sigortası atıyor. Reklam teröristi, psikopat Masum Cici insanların beynini matkapla delip, onları ‘reklamcılığın laneti'ne batırıyor.
'Ölüm, kalım ve adamları' arasında geçen bu macerada hiçbir şeyin garantisi yok. Sadece şu: Tüm diktatörlerin, seri katillerin, psikopatların bile komik bir sonla ölmesine müsaade edecek kadar kısa olan hayatın trajikliği. Bu militarizm eleştirisine de kayıtsız kalamıyorsunuz tabii ki.
Romanda geçen isimleri Murat Menteş'in daha önceki romanlarından tanıdığımız kahraman isimlerine benziyor, isimlerin hemen hepsinde göndermeler de mevcut. Ruhi Mücerret ismi kahramanın İstiklal Harbi gazisi olmasının yanında, hatırlayacağınız gibi İstiklal Marşı'nın bir dizesi de. Tıpkı bir diğer ana kahraman Nazlı Hilal gibi. Avni Vav, adındaki kufi harf ismine gönderme yapılarak tasavvufla ilgilenen biri. Zülfîkar ve kızı Zehra Zarifoğlu ismi de Menteş'in şair Cahit Zarifoğlu'nu anmasının başka bir yolu. Ayrıca Emrah Serbes ten Alper Canıgüz'e kadar birçok isim ve bu isimlerin kitaplarının adı da romanda arz-ı endam ediyor.
Menteş'in getirdiği üslubun bence en belirgin yanı şu: Elinde fotoğraf makinesiyle dolaşan birinin, vizörün arkasından gördüklerini kare kare bir araya getirmesiyle oluşturduğu bir fotoroman. Görsel öğeler satrançtaki aritmetik hiza gibi sabitlenmiş. Hepsi sırası gelince oynamaya, hareket etmeye başlıyor. Kahramanların tekrarları, müziğe, edebiyata, şiire düşkünlükleri ve bir tekerlemeyi andıran, söz ritimleriyle kurulmuş isimleri, konunun bütünlenmesinde epey işe yaramış. Kitapta karşımıza çıkan kahramanların daha isminden başlayarak şok etkisi yaşıyoruz.
Çok yönlü bir logoyu romancı elinde çevirirken, okur olarak biz de, şaşırıyoruz, hayret ediyoruz; bazen üzülürken bazen de gülümsüyoruz. Trajedi ve drama çok kendiliğinden bir anlaşmayla gelişiyor ve ilerliyor.
Bölüm adları, yer yer iki-üç sayfayı geçmeyen ara bölümler, araya serpiştirilmiş aforizmalar ve her bölümün başına eklenmiş epigraflar bizi okuyacağımız konuya hazırlıyorlar ve belki de bu anlamda bir ipucu veriyorlar.
Edebi türler önümüzde dans ederken, Menteş, müziği de unutmamış. Romanın bir soundtracki yayınlanır mı bilmem ama sosyal medyada şimdiden Ruhi Mücerret geçen şarkıların bir araya getirildiği listeler dolaşmaya başladı bile.
Ölümle kahkahanın buluştuğu, hayatla trajedinin flört ettiği, mutlulukla üzgünlüğün kol kola gezdiği bu romanda silahlar patlıyor, sokak kavgaları yapılıyor, aile içi şiddet bile var; Emrah Serbes'in dediği gibi 100 yaşından küçükseniz tam da size göre bir roman Ruhi Mücerret.
İtibar Sayı 20 Mayıs 2013
Murat Menteş: Roman Bir Tür Naylon Kaderdir
Sizce roman nedir ne işe yarar?
Mikhail Bakhtin'in tanımını benimsiyorum: "Roman, tüm edebi türlerin toplamıdır." Bu anlamda, "Batılı bir sanat" değildir. Kaldı ki ilk roman, 11. yüzyılda Uzakdoğu'da yazılmıştır. Dinler, öğretiler, gelenek görenekler, tüm dizgeler bize bazı kurallardan, ilkelerden söz eder. Mesela, "Yoksullara yardım et" denir. Bunun gerekli, doğru, iyi, güzel bir şey olduğunu herkes bilir. Fakat hikayeler sayesinde bu prensibi "kavrarız." Victor Hugo dilenciye para veren bir adamdan söz ederken "Mösyö Bilmem kim, bozuk paralarıyla cenneti satın almayı deniyor" der. Kıssalar, hikayeler, destanlar, menkıbeler, romanlar... Bildiğimizi düşündüğümüz veya bilmediğimiz hakikatleri, derinlemesine kavramamızı, idrak etmemizi sağlar.
Romanın "Batılı bir tür" olmadığından emin misiniz?
Eminim. Kültürler, medeniyetler arası etkileşim diye bir şey var. Bu kaçınılmazdır. Bir ülkeden diğerine kelimeler, kıyafetler bulutlar gider gelir. "Batık bir tür" demek, bizim bu türle işimiz olmaz, demeye geliyor. Roman yazamayız. Ahlakımıza, kültürümüze, edebimize uymaz... Tam bir saçmalık! Eski savaşları düşünün. İki asker, elde kılıç dövüşmekteler. Biri diğerinin bıyığını, öteki berikinin pantolonunu beğeniyor. Sonra biri öldürülüyor ve sağ kalan, yurduna döndüğünde o öldürdüğü adamın tarzında bıyık bırakıyor veya pantolon diktirip giyiyor. Roman, mesela opera gibi değil. Operayı yaygın bir şekilde benimseyemedik. Fakat bugün yabancı dilde binlerce şarkı dinliyoruz. Batılılaşmaya alerjimiz varsa bile, olabilir elbette, bunu romandan uzak durmanın bahanesi gibi göstermek ayıptır.
Romanlarınızda aksiyon, mizah ve sürprizler dikkat çekiyor. Bu, bir tür formül mü?
Bir hikâyenin önemi, okuru heyecanlandırması, duygulandırması ve düşündürmesindedir. Saman balyası gibi hikâye yazmanın bir manası olmasa gerek. Aksiyonu seviyorum. Bence roman kahramanları boş oturmamalı. Mizahın, bir tür bilgelik alameti olduğu fikrindeyim. Mizah; esnekliğe, insafa, barışa kapı açıyor. Ve tabii okurlarım romanı okurken kahkaha attıklarını söylediklerinde memnuniyet duyuyorum. Sürprizler, hayat belirtisidir. Monotonluk ölümcüldür. Romanda da, hayatta da.
İlginç karakterler tasarlıyorsunuz. Ruhi Mücerret, Civan Kazanova, Avni Vav, Fujer Fuji, Masum Cici... yeni romanınızdaki enteresan karakterler. Sizce ideal roman karakteri kimdir veya nasıl olmalıdır?
İdeal roman karakteri, kusurları olan fakat gene de severek bağlanabileceğimiz türde biridir. Bazı karakterlere soğuk mühür gibi değişmez nitelikler atfediyorum. Albino, kekeme, 100 yaşında, bir gözü mavi diğeri kahverengi... ne bileyim, mesela tek gözlü veya telekinezi gücüne sahip... Bunlar, karakterleri görünür kılmakla ilgili.
Edebi anlatıma da önem veriyorsunuz, fakat bir şekilde romanın hızlı akmasını, kolay okunmasını sağlıyorsunuz. Okuru çok önemsediğinizi söylemiştiniz; bu hızlı anlatımın okurla mı ilgisi var?
Okuru önemsiyorum evet. Çünkü kendi kendime konuşan biri durumuna düşmekten sakınıyorum. Bir muhatap, karşımda bir insan olduğu düşüncesi eşliğinde yazıyorum. Belki bu da kendi kendine konuşmanın bir versiyonudur, bilemiyorum. Okur, metin ve yazar üçlüsünde en önemli unsur okurdur bence. Çünkü her ne kadar metni yazar kaleme alsa da, okur var eder. Edebi anlatım olmadan edebiyat olmaz. Her işte olduğu gibi edebiyatta da biraz zeka gerekiyor. Bu bir gerçek. Yazar, birçok konuyu bir arada düşünebilmeli.
"Romandan uyarlanmış hayat”tan bahsediyorsunuz. Nedir bu?
Az önce söylediğim "derinden kavrama" meselesiyle ilgili. İlk romanımı yazarken roman veya romancı bilinciyle hareket etmiyordum. Benim için bir deney gibiydi. Eş dost eğlensin diye düşünüyordum. Fakat süreçte şunu anladım: Romanlar, hayatı güzelleştirmek, hayata aktarılmak, uyarlanmak için yazılır. Aşkı, arkadaşlığı, mücadeleyi, sadakati, evlat sevgisini... Hikayelerden, romanlardan öğreniriz. Sözgelimi Avrupa, romanlardan uyarlanmış bir şeydir. Avrupa kültürü de, Avrupalı da önce romanda ortaya çıktı. Kağıt üzerinde tasarlandı ve sonra gerçekleştirildi.
Avrupa'nın romandan uyarlanmış olması... Biraz abartılı değil mi?
Öyle görünüyor, farkındayım. Bir de beni Avrupa hayranı gibi gösteriyor bu sözüm. Halbuki alakası yok. Shakespeare, Goethe, Schiller gibi, dramatik eserlere imza atan öncüler Avrupa'da entelektüel bir dinamizme öncülük ettiler. 19. yüzyıl Avrupa Edebiyatı, Avrupa'ya bariz hedefler işaret etti. Ufuk açtı. Charles Dickens tüm o berbat mahkemeleri, aileleri, okulları, işadamlarını anlatırken; yetim çocukların, masum delikanlıların ve merhametli ihtiyarların potansiyelini gündeme getirdi. "Yılbaşı Hikayesi" mesela, yılbaşı hikayesi değildir. Yani, öncelikle, iyi kalpli bir işadamının toplum için ne anlam ifade ettiğinin hikâyesidir. Avrupa Edebiyatı'na Cervantes, Balzac, Hugo, Stendhal, Dickens, Austen, Verne... gibi yazarlardan başka Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin’i de dahil edin... Bu yazarlar ekonomiyi, sosyolojiyi, seküler ahlakı, uzay teknolojisini, psikolojiyi... her şeyi doğrudan etkilemişlerdir.
Türkiye için böyle bir "uyarlama" söz konusu mu?
Olabilirdi, fakat o işte biraz geç kaldık. Avrupa'da felsefe ve müziğin katkılarını da unutmamak gerekir. Ve tabii onlar bizden farklı olarak şehirli kimliğini, kültürünü içselleştirdiler. Biz göçebe mantalitesini aşmakta geciktik. Dolayısıyla mimariyi doğru kavrayamadık. Şehirlerimizi çöplük ile hapishanenin bir karışımı haline getirdik. Harf devriminin sebep olduğu kayıpları dengelemeyi düşünmedik. Ve sanırım en ilkel kabilelerin bile yapmaktan sakınacağı bir şey yaptık: dilimizden kelimeler attık. Yani imparatorluk mirası falan filan şöyle dursun, hem deli hem aptal gibi davrandık. Avrupa'nın tekniğini veya ilmini almamız mümkün olmadı. Çünkü asıl mesele pratik değil, entelektüel ve ahlakiydi. Bugün Avrupa'da yeni teknolojiler Türkiye'deki kadar kullanılmıyor. Yapı teknolojisi, iletişim, ulaşım teknolojileri bizde çok daha yoğun kullanılıyor. Fakat intizam, hak, hukuk, zeka, sanat, ölçü... yok. Dolayısıyla tüm enerjimizi bozukluk, arıza, problem, çatışma, hınç, kavga üretecek şekilde kullanıyoruz.
Artık romandan istifade etme şansımız kalmadı mı sizce?
Ben olumlu bakmaktan yanayım. Biz aptal veya güçsüz bir millet değiliz. Fakat sanırım esasen toplum ve birey olmakta yetersiz kalıyoruz. Edebiyat, bir ortak payda oluşturmada bize yarar sağlayabilir. İngilizlerin Shakespeare'i ezbere bildiği oranda biz mesela Yunus Emre'yi biliyor muyuz? Pek sanmıyorum.
Ruhi Mücerret 'e gelelim, ilk iki romanınız hakkında "Bu romanların meselesi yok" gibi bir eleştiri yapılıyordu. Fakat bu romanda mesele belirgin. Reklamlar üzerinden bir kapitalizm eleştirisi yapıyor gibisiniz. ..
İlk iki romanımda da finans kapitalizmine ve onun dayattığı ilişki biçimlerine karşı çıkış vardı. Günümüz romanı, bir tek meseleye odaklanma lüksünden mahrum bence. Bir de şu var: Romanlar güncel meselelerin çözümüne hizmet etmelidir, diyemeyiz. Roman evreni, gündelik hayat evreninden farklı kanunlara tâbidir. Bu nedenle cazip olabiliyor zaten. Roman bir sanat eseridir. Ve... keşke Michel Foucault'nun dediği gibi, havatlarımız da birer sanat eseri olabilse.
Ruhi Mücerret de diğer iki roman gibi bol esprili bir aksiyon filmi tadında ilerliyor. Bu tarz, romanlarınızın alametifarikası olarak kalacak mı?
Olayları birbirine kritik yerlerden bağlamayı seviyorum. Olay örgüsü, bir nevi kader semasıdır. Bana göre, her roman bir nevi naylon kaderdir, işler hızlandı mı, senin kontrolünden çıktı mı, kaderini hissedersin. Yani beni romanlarımdaki hareketlilik aslında tantana hevesinden kaynaklanmıyor.
Ruhi Mücerret'te popüler kültür unsurlarına da, klasik eser ve sanatçılara da yer veriyorsunuz. Bu da size bir tür "melez yazar" konumu kazandırıyor. Ayrıca dinî öğeler ile seküler nitelikleri de bir arada anlatıyorsunuz. Araf ta mısınız ve melez bir yazar mısınız?
Araf'ta filan değilim. Fakat belli bir kesimin adamı olmaktan da sakınıyorum. Ben bir cemaat veya örgütün üyesi olabilmek isterim. Gelgeldim öyle bir imkan var gibi görünmüyor. Bu durumda yapılabilecek tek şey birey olmayı başarmaktır. Kendimi temsil ediyorum. Jean Baudrillard ile Kızılmaske'yi, Tanpınar ile Tarantino'yu, Gencebay ile Beethoven'i, cami ile rock barı... iç içe anlatıyorum. Bence hayat budur. En azından benim hayatım bu. Melezliğe itirazım yok Tamam, kabul, ben melez bir yazarım. Yani, odun değilim. Karışık bir varlığım. Tüm gerçek insanlar gibi. Kültürle sanatla iştigal etmek bu melezleşmeyi üstlenmektir zaten.
Yanlış anlamayın ama bir değer karmacı yaşıyor musunuz peki?
Hayır. Çünkü çıkar ilişkilerinden uzak duruyorum. Emeğim ve eserimle var olmaya gayrete diyorum. Kendi ayakları üzerinde durabilen biriyim. Hayatı da bir mücadele gibi algılamıyorum. Kimseyi ikna etmeye veya affedersiniz gütmeye niyetim yok Düşüncelerimi, inançlarımı başkalarıyla çatışarak onlar karşısında zafer kazanarak sınamaktan çoktan vazgeçtim. Artık 40 yaşına geliyorum. Çocuk veya genç değilim. Kimseye kimlik göstermek veya kimlik sormak telaşında değilim. Amir veya memur olmaktan uzak durabilmeyi kendi onurum ve gururum açısından sıhhatli buluyorum. Özgürlük ve bağımsızlık, ruhuma iyi geliyor.
Kendinizi ve romanlarınızı Türk Edebiyatı içinde nerede görüyorsunuz?
Hiçbir yerde. Yani buna ben karar veremem. Son günlerde popüler olan bir İngiliz yazar hanımefendi, önadı Hilary'ydi, geçenlerde BBC'de "Artık benim zamanım başladı" gibi bir söz etti. Ben öyle demiyorum. Bende star elektriği yok. Ünlü veya zengin olmaya da çalışmıyorum. Efendice romanlarımı yazabilirsem, okurlar da bu çabamın semeresinden istifade ederlerse, insanlar yazdıklarım vesilesiyle birbirlerine yakınlık duyarlarsa... bu benim için en büyük bahtiyarlık olur. Türk Edebiyatı'nı da küçümsediğini sanılmasın sakın. Avrupa hakkında söylediklerimden ötürü yani. Hüseyin Rahmi gibi çok büyük bir yazarımız var. Kemal Tahir, Orhan Kemal, Attilâ ilhan, Tanpınar, Ahmet Mithat, Ahmet Rasim, Refik Halk, ihsan Oktay... Edebiyatımız dâhi anlatıcılardan mahrum değil. Sanırım okur sayımız az ve okuma kapasitemiz mahdut. Aşarız bunları.
Alper Canıgüz ve Emrah Serbes'le birlikte anılıyorsunuz. Afili Filintaların diğer üyeleriyle de tabii. Bu birlikteliğin anlamı nedir?
Edebiyat, sanat kardeşliği diye bir şey var. Bizimki bir tür akrabalık. Alper Canıgüz, Almanya'da büyük ilgi görüyor. Halbuki, Türkiye'de büyük ilgi görmeliydi. Almanya'dakinden çok daha ilgi uyandırmalıydı. Günümüz edebiyat ortamı magazinel ve ticari klişelerinin etkisi alanda maalesef. Öyle ki, son derce zeki, matrak ve yetenekli yazarların eserleri bile yeterince benimsenemeyebiliyor. Emrah Serbes, Behzat Ç.'yi; Alper ise Alper Kamuyu yarattı. Bu karakterler, uzun yıllardır ülkemizde ortaya çıkan en belirgin roman karakterleridir. Sherlock Holmes, Jan Valjean gibi yani. Bir toplum, "kanlı canlı" bir roman karakterini nasıl ağırlar, buna biraz çalışmamız lazım.
iletişim Yayınlarından April Yayınlarına geçmenizin nedeni ne?
İletişim çok büyük, köklü ve işinin ehli, uzman bir yayınevi. Onlardan çok şey öğrendim. Ve aramızda değer verdiğim bir dostluk var. Bununla birlikte, April Yayınları müthiş bir enerjiye sahip. Atılımcı, yenilikçi ve cesur. Yeni bir kanal açma, yeni bir tarz oluşturma, yeni bir söylem geliştirme fikri bana heyecan veriyor.
Son olarak neler söyleyeceksiniz?
Kimilerinin zannettiğinin aksine, dedikodu ile roman arasında hiçbir benzerlik yoktur. Roman okumak, aslında kendimizi anlamaya yönelmektir. Delikanlı, esaslı adamlar ile prensesler, asil ruhlu hanımefendiler roman okur. Diğerleri de öyle bakar.
Konuşma rekoru kıran sessiz çoğunluk
Cep telefonundan beklediğim teknolojik gelişme "Sadede gel!" düğmesi.
[ALICIA BRANDT]
Cep telefonuyla konuşmada Avrupa birincisi olduk. Fransa'nın tahtına oturduk. Ayda ortalama 299 dakika konuşuyormuşuz.
Ülkemizde cep telefonu abone sayısı 67 milyon. Yani henüz konuşamayan bebekler hariç hemen herkeste bir telefon var.
Ramazan Bayramı boyunca toplam 2 milyar 510 milyon kısa mesaj göndermişiz.
Bu verilere bakınca, Türkiye'de herkesin artık içini döktüğünü, kimsenin söylenmemiş sözü kalmadığını düşünüyor insan.
NOMOFOBİ, GELİŞMİŞLİK ALAMETİ Mİ?
Cep telefonuyla ilgili araştırmalardan derlediğim sonuçlar şöyle:
1- Cep telefonları, kuşak farkını uçuruma dönüştürüyor: 50 yaş üzeri insanlar "teknoloji cahili", 30 yaş altı gençler ise "teknoloji tembeli" durumuna düşüyor.
2- Gençlerin hafızasını köreltiyor. [Trinity College, Prof. Dr. Ian Robertson]
3- Avrupa'nın en hızlı cep telefonu yenileyen milletiyiz. Sosyal hiyerarşideki yerimizi, statü sembolü telefonlarla işaretliyoruz.
4- Yeni model cep telefonu satın almak yetkin ve modern olmakla bir tutuluyor.
5- Gençlerin yüzde 66'sı nomofobi [No mobile phobia] yani cep telefonundan mahrum kalma korkusundan mustarip.
6- Aşırı cep telefonu kullanımı depresyon belirtisi. İnsanlar sevilip sevilmediklerini gelen mesaj ve arama sayısıyla ölçüyorlar. [Psikiyatr Jee Hyan Ha]
7- Cep telefonu uygarlığının modern bireyleri medeni cesaretten yoksun. Duygu ve düşüncelerini yüz yüze ifade etmekten korkuyorlar. Mesaj göndermek onlar için daha güvenli.
AFRİKA KITLIĞINDAN, AVRUPAİ YAMYAMLIĞA MI TERFİ ETTİK?
Kırdığımız rekorun kuşku uyandırıcı yönleri olduğunu kabul etmek gerek.
Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım "Bilişim alanında Türkiye'yi Afrika seviyesinden Avrupa seviyesinin bile ötesine taşıdık" dese de... İletişim alanındaki rekabetin piyasayı geliştirdiğini söylese de...
Kişilik ve duygulanım sorunlarının pençesindeki bir toplumun feryatlarını başarı hanesine yazma yanılgısına kapılmadığımızın bir kanıtı yok elimizde.
Yüksek vergilerle daha da kabaran faturaları, insanilikten uzak iletişimi ve yamyam dedikoduculuğunu kıvanç vesilesi kılmadığımızdan emin olmalı değil miyiz?
Daha açık söyleyeyim: Hiç kimse, 67 milyon cep telefonuyla gece gündüz konuşmanın iyi bir şey olduğunu iddia edemez.
OKUMADA SONUNCU, KONUŞMADA BİRİNCİ
Türkiye'de antidepresan kullanımı son beş yılda yüzde 69 oranında arttı.
Her bir psikiyatra 550 hasta düşüyor.
Daha da ilginci, bu bilgileri ekonomi araştırmalarından öğreniyoruz.
Yazık ki "Hangi ilaç firması ne kadar kâr etmiş, psikiyatrlar ne kazanıyor?.." gibi sorulara bulunmuş cevaplar bunlar.
Kitap okumada Avrupa sonuncusu olduğumuzu da bu tablonun altına yazmalıyız: Ülkemizde her yüz kişinin yüzünde cep telefonu varken, bunlardan yalnızca 4 tanesi kitap okuyor.
Yasakla, hapisle, idamla her şeyin düzeltilebileceğini zanneden... [Norveçli katil Anders Behring Breivik'e verilen 21 yıl hapis cezasını az bulup isyan eden...]
5 yaşındaki çocukları okula kaydederken; Gaziantep'teki bombalı saldırıda araç gönderenin M.H. adlı bir öğretmen [üstelik müdür yardımcısı] olduğu haberi hakkında yeterince düşünmeyen...
"Yalan Dünya dizisi ne zaman başlayacak?!" diye sabırsızlanan...
Türkiye, cep telefonuyla konuşmada Avrupa birincisi oldu.
Bravo.
TARİH:28.08.2012
Böyle bir ülkeye çocuk getirmek
Gözyaşları, gaddarlığı örtbas eder. [CARL GUSTAV JUNG]
Basında bu hafta yer alan, çocuklarla ilgili beş haberin özetlerini dikkatinize sunuyorum:
KAYBOLAN ÇOCUKLAR
İstanbul'da günün her saati bir çocuk kayboluyor.
İlk 24 saatte bulunamayan çocuklar ya tacize uğruyor ya da adli bir olayın kurbanı oluyor.
Ailelerin yaklaşık yarısı "Nasıl olsa birkaç günde gelir" diyerek resmi kurumlara haber vermiyor.
Kaybolan çocukların önemli bir kısmını aile içi şiddet [dayak, ensest] yüzünden evden kaçanlar oluşturuyor.
BOMBALANAN ÇOCUKLAR
Gaziantep'teki bombalı saldırıda 9 kişi öldü, 69 kişi yaralandı.
Ölenlerin dördü çocuk: Almina [1], Süleyman [3], Sevgi [11], Sena [13].
Bayram sevincimiz yerle yeksan oldu.
Şeker yüzlü, üzüm gözlü çocuklarımızın etleri, kemikleri kavruldu.
Musallada, tabuta konmuş çocuk parçaları. Eller, kollar, gözler... kefenlenmiş, tahta kutuya yerleştirilmiş.
TRT sunucusu haberi sunarken ağlıyor. Gaziantepliler ağlıyor. Devlet adamları cenaze töreninde ağlıyor. Ekran karşısında 70 milyon ağlıyor.
İŞKENCE EDİLEN ÇOCUKLAR
Bingöl'ün Genç ilçesinde bayramın ilk günü evlerinden şeker ve harçlık toplamak için çıkan B.Y. ile kuzeni A.Y. Kupar Mezarlığı'na gitti.
Mezar ziyareti yapanlardan şeker toplayan iki çocuğun önü, 17- 18 yaşlarında oldukları belirtilen 3 genç tarafından kesildi.
Çocukları mezarlığın yakınındaki koruluğa götüren 3 saldırgan, çocukları kemer ve dikenli çubukla dövdükten sonra vücutlarında sigara söndürdü.
Saldırganlar, çocukları yarı baygın halde bırakıp kaçtı.
Çocuklar koruluktan sürünerek gidebildikleri yol kenarında bir vatandaş tarafından bulundu.
B.Y., ile A.Y., Bingöl Devlet Hastanesi'ne sevk edilerek tedavi altına alındı.
Polis, çocuklara işkence yapan 3 sapığı arıyor.
ZORLANAN ÇOCUKLAR
Millî Eğitim Bakanlığı, yeni düzenlemeyle, 66 aylık çocukların ilköğretime başlamasını zorunlu hale getirdi.
Veliler, pedagoglar, hekimler, sivil toplum kuruluşları... bu uygulamaya itiraz ediyorlar.
Beş yaşındaki çocuklar, adrese dayalı nüfusa kayıt sistemi sayesinde, okullara otomatikman kaydediliyorlar.
Çocuğunuzu okula göndermezseniz, her gün için 15 lira ceza ödemeniz gerekecek.
Bakanlık, birinci sınıflarda eğlenceli bir eğitim programı uygulanacağını, endişelenecek bir şey olmadığını açıkladı.
Aileler, şaşkın, kararsız ve endişeli.
SEVİL-E-MEYEN ÇOCUKLAR
Samimiyet zannettiğimiz şeyin sahteliğini görmeyi denesek iyi olacak galiba.
Çocuklarını sevmeye güç yetiremeyen bir toplumun kendinden kuşkulanması isabet olur.
Hassasiyet ve bilinç içermeyen iyi niyetlerimizin bizi getirdiği yeri görmeyi ilelebet reddedemeyiz.
Ekonomi, din, politika, futbol gibi alanlardaki bağnazlık ittifakı, çocuklarımıza yönelik tutumumuzda da kendini göstermiyor mu?
Bana öyle geliyor ki, teröristler ile ortak paydamız, sevgisiz büyütülmüş olmak.
Bunun bedelini, çocuklarımıza ödetmekten vazgeçmeliyiz.
Evlat sevgisi içgüdüsel niteliğinin ötesinde, teknik bir olgudur. Araştırırsın, öğrenirsin, gereğini yaparsın.
"Hem döverim, hem severim," çocuğunu kendi malı olarak görenlerin sözüdür.
***
Bayramda devlet adamlarımızın çocuklara verdiği harçlıklar haberlere konu oldu. Cumhurbaşkanı hariç, hiçbiri çocukların yüzünü tam güldüremedi. Besbelli, onlara da kimse hatırı sayılır harçlıklar vermemişti. Aritmetik bilgisini bile çocuk sevgisine uygulayamıyorsak, başkalarının çocuklara yaptıkları kötülüklerden kendimizi bütünüyle muaf tutamayız.
Bu arada, küçük oğlumun halkımızdan şöyle bir talebi var: "23 Nisan'da da çocuklara para verilsin."
TARİH:24.08.2012
Aynalı Barikatlar
En eski atasözü "Fazlası zarar" olsa gerek.
Ünlü anarşist Sergei Gennadiyevich Nechayev'in [1847-1882], terörü 'yok etme bilimi' olarak tanımladığı söylenir. Terörün bir bilim olduğunu kabul edersek, teröristi de bilim adamı saymamız gerekecek. Halbuki terör bir bilim değil fakat bilimin nesnesi olarak, algılanıyor; terörist de öyle: Psikiyartrlar, sosyologlar, siyaset-bilimciler... için terör ve terörist birer inceleme konusudur. Terör hakkında fikir edinmek maksadıyla teröristlerin görüşlerine başvurulmaz; delilik hakkında delilerin fikri sorulmadığı gibi.
"Dünyanın küreselleştirilmesi ile birlikte insanlar sömürenler ya da sömürülenler safında yer almaktan başka bir seçenekten mahrum kaldılar" cümlesi size beylik bir ibare gibi göründüyse, başarı merdivenini tırmanırken önündekinin kıçını yalayan ve arkasındakinin kafasını tekmeleyen insanlar kümesi haricindekilerin dünyevi bir üstünlüğe kavuşmasının zorlaştırıldığını söyleyelim. Basan merdivenini tırmanırken yapılan her iki hareketin de kaynağında korku vardır. Yani küresel köydeki makbul devinimlerin tamamı bir terör mekanizmasının işlemesine hizmet eder. Aşağılayıcı bir yılgınlığa sevkedilerek kitleler, halinde başarısız ilan edilen insanlar ise aptal/zararsız zombilere dönüşmüş durumdadırlar. Nasıl oldu da piyasadaki serbestliğe rağmen aç açıkta kaldılar? Demek ki beyinsiz ve kötüler; demek ki uygar bireylerden hiçbir şey öğrenememişler; demek ki bu dünyada yaşamaya hakları yok! XX. yüzyıl boyunca ABD'nin Nikaragua, Hiroşima, Nagazaki, Kore, Guatemala, Kamboçya, Laos, Endonezya, Lübnan, Libya, Panama, Irak ve daha birçok ülkede milyonlarca insanı öldürmesini başka neyle açıklayabiliriz? Gökten yağan alevle kavrulan bebekler; kolları, bacakları, kafaları parçalanarak yanan gençler; evleri, düşen bir bombayla aniden cehenneme dönüşen yoksul aileler... katledilmeye müstahak olmalılar ki, güzelim atını Amerikan bayrağı şeklinde boyayan Amerikalı hamarat kadının fotoğrafı gazetelerimizi süsleyebildi. Dünya, terörden kurtulmanın tek yolunun öl-dürül-mek olduğu bir yer haline geldi.
Küreselleştirilmiş dünyada terör estirmek bir lükstür. Benzer şekilde, lüks yaşam tarzı da terörün öncelikli türüdür. Kitleleri korkutarak ve çaresizleştirerek gütme lüksüne sahip kimseler, lüks bir yaşam tarzını sürdürme imkanını da ellerinde tutuyorlar. Lüks kelimesi, sözlüklerde 'çok zevk veren, gösterişli, çok rahat ve fazla bolluk’ ifadeleriyle karşılanıyor. Dünya sistemi, birilerinin daha çok zevk alması, daha gösterişli bir hayat yaşaması, daha çok rahat etmesi, daha fazla mala mülke kavuşması için başka birilerinin hiçbir şey sormadan daha çok çalışmasını gerektiriyor. Köleliğin gereğini yerine getirmeyenler, hizmette kusur edenler, dikkafalılar ise nükleer dezenfektanlarla temizleniyorlar. Tüketim kültürünün tüm dünyaya yayılması dolayısıyla, ellerine geçenle asla yetinmemeye programlanmış insanlar, çalışmaya devam ediyorlar. Öte yandan, büyük patronlar, çalışanların işi bırakmalarına zemin hazırlayacak herhangi bir hata yapmaktan özenle sakınıyorlar, insanlar ekonomik ideallerine ulaşabilmek için birbirleriyle yarışırlarken, lüks tüketimin önündeki vicdani engeller de kaldırılıyor. Bir kadın, Gucci'den bir çift ayakkabı satın aldığı zaman, sadece hemcinslerine hava atma fırsatına kavuşmuş ve onları ekarte etmiş olmuyor; dünyadaki bütün kadınları geride bırakıyor. Geride kalan kadınlar arasında, hayatında hiçbir zaman ayakkabı satın alamayan ve kucağında açlıktan ölen çocuğunu taşıyan Afrikalı anneler de var. Lüks tüketimin, zenginler arasında sürüp giden eğlenceli ve masum bir yarış olduğu fikrine kapılmak, kapitalist bir yanılsama içinde uyuşmaktır.
TEK YÖNLÜ [KARŞILIKSIZ] ŞEFFAFLIK
Nasıl ki, dünya sisteminin efendileri, 'işe yaramaz’ insanları öldürerek tasfiye ediyorlarsa ve o insanların ölümü sadece, kenarı kırık bir çay bardağının yere düşüp parçalanmasına benzer bir olaymış gibi önemsiz addediliyorsa; hal-i hazırda var gücüyle çalışanlar da nesneleştiriliyor. Giderek, "dünyanın bir numaralı futbol takımı Real Madrid'de oynayan 'dünyanın en pahalı* futbolcusu Portekizli Luis Figo..."dan bahsediliyor. Luis Figo, lüks içinde yaşayan lüks bir eşya olarak övülüyor! Bu arada, zenginlerin yaşadıkları muhitlerdeki çöp kutularını birer hazine sandığı gibi algılayacak derecede geriye itilmiş, zavallı insanların sayısı günden güne artıyor.
Yoksullar, medya aracılığıyla zenginlerin ve zenginliğin görüntülerine ulaşırken, zenginler de yoksullara özgü tecrübeleri satın alabiliyorlar. Diyelim, kağıt paralar sayesinde ulaşabileceği sınırlara varmış olan bir vatandaş, ıssız bir ada satın alıp orada lüks bir yoksulluk dönemi geçirebiliyor! Zenginlerin elde ettikleri lüksler arasında, 'fazla bolluğa' ermelerini sağlayan sistemin getirdiği suçluluk duygularından kurtulmak üzere, gariban minimalizmini kendi mekanlarına uyarlamak ve sıradan görünümlü blucinler ve tişörtler giymek gibi yöntemler de var. Fakat bu yapay tevazu görüntüleri biraz pahalı tabii. Bu yolla, yoksulların vicdani ferahlıklarım da gasp ettiler ve tükettiler, yalnızca ekonomik kökenli çaresizlik duygusunu dışarıda bıraktılar. Artık, yoksul ailelerin çocukları, kendileri gibi giyinen şirket yöneticilerine baktıklarında aynaya bakmış gibi oluyorlar. Aynı üniformayı giymiş iki ordunun savaşmakta çektiği zorlukla nasıl mücadele edilebilir?
Televizyonu açar ve şu sahneyi görürüz: Camları içeriyi göstermeyen bir limüzin, dış cephesi mavimtırak aynalarla kaplı bir gökdelenin önünde durur ve limuzinin içinden aynalı gözlükler takmış takım elbiseli adamlar çıkar. Bu adamların gözlerini göremeyiz fakat onlar bizim gözlerimizi görürler; limuzinin içinde kim var bilemeyiz [bir arabanın camlarının aynalı olması, dünyanın her yerinde özel izne tâbidir] fakat içeridekiler bizi teşhis edebilirler; gökdelenin içinde neler döndüğü bizce meçhuldür fakat hazine bakanıyla telefonda konuşmakta olan göbekli bir adam alnını cama dayamış bizi seyrediyor olabilir; ekranda beliren bu sahnenin, bizim gereksindiğimiz bir görüntü olduğu kararı, tek yönlü şeffaflıktan istifade etme lüksüne sahip kişiler tarafından verilmiştir. Ekranlar, her şeyden önce görüş alanımızı daraltmak üzere tasarlanmıştır. Aynalar [ve ekranlar] sağlamlığı kırılganlığından ve yüzeyselliğinden ileri gelen birer kalkan ve/ya da barikat işlevi görmektedir. Denetleyici güçlerin röntgenleme imkanı had safhaya ulaşırken, denetlenenler otomatikman artmakta olan sefaletlerini seyreyleyip dalgınlaşabilirler. Aynalı yüzeylere alerjisi olanlar yani aynalı barikatları yıkma eğilimindeki kişiler ise dikizlenmeyi, manipule edilmeyi ve sömürülmeyi reddediş biçimlerine göre yaftalanır, kirli sepetine atılırlar; 'temizlenmeleri' an meselesidir.
11 Eylül 2001 ve Bummm! Lüks ulaşım aracı, lüks binayla kucaklaştı! Bundan böyle, sağlamlığını belki en çok da ancak filmlerde infilak ettirilebilmeye borçlu gökdelenler, iktidarın mimari cakasını değil, yapısal cılızlığını; dimdikliğini değil, yatalaklığını temsil ediyorlar. Bütün uçaklar -uçmakla- bütün gökdelenleri otomatikman taciz ediyor; bütün gökdelenler bütün uçakları arsızca davet ediyor! İdeal ulaşım ve yerleşim, biricik tehlikeye [ölüm tehlikesi] kimliği belirsiz kimselerce gebe bırakılmıştır.
Şiddetin her türlüsü mahkum edilerek, haksızlığa duyulan öfkenin şiddeti, mazlumlara yönelik merhametin şiddeti, sevgiliye duyulan aşkın şiddeti... karalandı ve geriye şiddet nedir bilmeyen nötr, hissiz, robotsu yaratıklar kaldı. Haksızlığa itiraz edenlere deli, merhametli insanlara enayi, aşıklaraysa sapık gözüyle bakılır oldu. Sürekli, dengelerden bahsedildi fakat ["dehşet dengesi" tabiriyle anılan] terörist bir dengesizlik korundu; yıkıcı odaklardan söz açarak kendi yıkıcı eylemini meşrulaştıranların ölümcül hokkabazlığına denge diyenler halen mikrofonu ellerinde tutuyorlar ve melodik bir biçimde zalimlere yaltaklanıyorlar: "Bombalarla çözemediğin bir sorun baş gösterirse Sam Amca / Takma kafana, daha çok bomba salla!" Medya, New York'taki Twin Towers'ın uçaklanmasının anlamı üzerine düşünme gereği duymayan sulu göz teröristlerle dolup taşıyor. Radikal bir vurdumduymazlık içinde, berbat bir kıyamet sömürüsü almış başını gidiyor. Ve diyorlar ki: "Terör, güçsüz ve çaresizlerin savaşma biçimidir." Hiç de bile. Terör, güçlülerin, güçsüzlerin güçlenme çabasını [onları dolaylı ve dolaysız yollarla korkutarak] boşa çıkarmak üzere kurdukları sistemi korumak için durmadan birilerini [politik, ekonomik, psikolojik... vs. anlamda] öldürmeleridir. Ezilenlerin ezenleri korkuya sevketmelerine gelince, onun adı intikamdır.
Amerikan Forbes dergisinin Temmuz 2002 tarihli nüshasında, markalı ürünlerin lükslük derecelerine göre sıralandıkları bir listeye yer verilmişti. Forbes'çiler hangi markanın ne ölçüde lüks olduğunu saptarken üç hususu göz önüne almışlardı: 1] Pazarlamadaki etkinlik. 2] Medyada yer alma oranı. 3] Markanın satın almada oynadığı rol. Dikkat edilirse, ürünün kalitesi, kullanışlılığı ve dayanıklılığı lüks kategorisine girmesinde belirleyici rol oynamıyor. Lüks, ultra-kapitalist mentalitenin tahkim ettiği ideal sahtelikler ve sahte ideallerin beslediği bir olgu. İnsan ilişkilerini paraya dayalı ve baskıcı bir hiyerarşiye [Baskıcı olmayan bir hiyerarşi mi var? Yok mu?] uyarlayan sistemin imtiyaz alameti, güç kanıtı, statü sembolü olarak ürettiği ve paranın otoritesinin yoğunlaştığı ıvır zıvır lüks kapsamına giriyor. Lüks içkiler [Absolut, Bacardi, Johnnie Walker, Moet&Chandon], motosikletler [Harley-Davidson], kuyumcular [Tiffany], oteller [Ritz-Carlton, Four Seasons], otomobiller [BMW, Mercedes, Jaguar], aksesuar-kıyafetler [Rolex, Gucci, Louis Vuitton, Prada, Armani, Shiseido, Calvin Klein]... medyatik emperyalizmin vazgeçilmez katkılarıyla, dopingli dünyeviliğin, sağ kalmanın ekstra biçimlerinin ve/yani hakikati kırıp dökmenin fosforlu simgelerine dönüştürülmüş pisliklerdir. Bu pislikleri kuşananlar küresel bir ayrıcalık vizesi almış oluyorlar. Adaletsizliğin fiiliyata dökülüşündeki hayvanilik, lükse tartışmasız bir yücelik atfedilerek, göz okşayıcılıkla gözlerden gizleniyor. Tanrısallık iddiası güdenlerin putperestliği, markalar arasındaki yarışın fena halde kızışmasından ötürü dikkat çekmiyor.
Neden caniler zenginleri, zenginler canileri andırıyor? Çünkü her iki kesimin elemanları da ölümlü olduklarını reddediyorlar. [Bireysel/bölgesel/küresel] ekonomi cinai, [bireysel/bölgesel/küresel] cinayet ekonomik bir nitelik arz ediyor. Suç aletlerinin kılıfının astarı paradan dikiliyor. Tetikteki parmağın da, namlunun ucundaki gövdenin de konumları parayla ayarlanıyor. Paranın hızıyla kanın hızı doğru orantılı olarak artıyor; anonim insanların kanı daha çok aktıkça, varsıl bireylerin nominalizmi her yerden yansır hale geliyor.
Bir tren kazasında ölenlerin tamamının üçüncü mevki yolcuları olmasının bir teselli vesilesi olarak anılabildiği bir dünyada, birinci mevki yolcularının keyfi daha ne kadar gıcırlaşabilir? Hiroşima bulutları altında, uzlaşmacı bir sersemlikle, intikam düşüncesinden intikam alan bir medyaya boş gözlerle bakarak Sam Amca'nın kırılan ön dişlerine ağıt yakarken çekilen fotoğrafımızın aşılabileceği en münasip duvar pornografi müzesinde bir yerlerde olsa gerektir.
Edebiyatçı’dan Çete Olur Mu? O da Oldu!
Edebiyat dünyasının genç ve önemli isimleri bir süre önce bir araya gelerek bir edebiyat sitesi kurdular: afilifilintalar.com. Site gerçekten çok afili oldu. Kaçınılmaz son sitenin popüler olmasıydı, o da oldu… Afili Filintalar çetesi Aktüel için bir araya geldi.
Sitenin kurucusu "Dublörün Dilemması”, “Korkma Ben Varım” kitapları ile geniş bir okur kitlesine ulaşan Murat Menteş… Zaten site, adını “Dublörün Dilemması” kitabındaki “Afili Filintalar” isimli bir siteden alıyor, Menteş’in farklı cenahlardan isimlerin yanına alarak kurduğu site, blog mantığıyla işliyor. Yani yazarlar hiçbir edisyona tabi olmadan sanattan siyasete her konuda istedikleri gibi yazıyorlar.
Afili Filintalar'ın kim olduklarına gelince... Murat Menteş, Murat Uyurkulak, Emrah Serbes, Kaan Çaydamlı, Gökhan Özcan, Alper Canıgüz, Fatih Altınöz, Onur Ünlü, Hakan Albayrak, Afşin Kum, Aslı Tohumcu bu isimlerden birkaçı... Sitenin yazar, senarist, yönetmen, akademisyen 30 yazarı var.
İsimlerden de anlaşılabileceği gibi sitede neredeyse her görüşten, her ideolojiden yazar var. islamcı, liberal, komünist, anarşist, sosyalist, agnostik... Menteş, sitenin özelliğinin ve de güzelliğinin bu olduğunu söylüyor: "Herkes saygı duyduğu fakat kendisiyle aynı görüşten olmayan insanların okuduğu bir yerde yazmanın sorumluluğu ile hareket ediyor. Çok stilize ve incelikli bir diyalog imkânı doğuyor, islami görüşe yakın duran bir gazetenin gayrimüslim yazarı istihdam etmesi gibi bir durum değil bu. Bu ülkede birbirinedeğer vererek konuşmaya, birbirinin eserlerini takip etmeye niyetli, bunun mesuliyetini ve sevincini hisseden insanlar olarak görüyoruz kendimizi."
Tepedekileri tepelemek...
Afili yazarlar bu diyalog ortamından memnun olsa da çok da eleştiri alıyorlar... Ama eleştirileri önemsedikleri söylenemez... Murat Uyurkulak "Eleştiriler hiç umurumda değil" diyor: "39 yıllık hayatımda nerede duracağımı kimseye sormadım. Ben bir komünistim, nerede durduğumu da çok iyi biliyorum. Birbirimizi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü yoksulluk, ezilmek, baskı görmek, şu hayatta adam gibi gönlünce yaşayamamak söz konusu olduğu zaman, bunun Müslüman'ı, komünisti olmuyor. Vicdanlı ve dürüst olduğumuz, birbirimizi dinlediğimiz sürece bu tepedekileri tepeleyeceğiz diye düşünüyorum. Tepedekiler kim olursa olsun, Müslüman olsun, laik olsun... O yüzden bu diyalogların önemli olduğunu düşünüyorum. Israrla da buradayım."
Afili Filintalar'dan Murat Uyurkulak'ın romanı "Tol", 53 önemli yazarın oluşturduğu jüri tarafından 2000'lerde yazılmış en iyi roman seçildi... Uyurkulak'ı bulmuşken, ne hissettiğini ve jüride o olsaydı hangi romanı seçeceğini soruyoruz: "Valla beni ilgilendirmiyor, çok umurumda değil diyemeyeceğim. O kadar sağlam bir karakterim yok. Çok sevindim. Fakat bu tür şeyler görecelidir. Orada o 53 kişi yerine başka 53 kişi olsaydı başka bir romanı tercih edebilirlerdi. 2000'li yıllarda çok daha iyi romanlar yazılmıştır.
Yazıldı da..." Uyurkulak kendi beşini şöyle sıralıyor: Niyazi Zorlu "Hergele Aşıklar", Murat Menteş "Korkma Ben Varım", Ali Haydar Karataş "Gece Kelebeği", Barış Bıçakçı "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" ve Elif Şafak "Mahrem".
Afili kaybeden
İnternet alemindeki en afili edebiyat sitesinin yazarlarından biri de Kaybedenler Kulübü'nden hatırlayacağınız Kaan Çaydamlı... Kaan Çaydamlı, Kaybedenler Kulübü ile Afili Filintalar arasında bir benzerlik olduğunu düşünüyor; "Ruh olarak benzerlik var. Bu grubun ürettiği edebiyatın bizim Kaybedenler Kulübü'nde sözlü olarak veya 6.45 Yayınları altında ürettiğimiz kitaplarla en derin ve en dip noktada çok aynı olduğunu düşünüyorum. Bu insanların metinlerini okumaktan büyük keyif alıyorum. Zaten kriter odur. Eğer bir şeyi okumaktan keyif alıyorsak onu yayınlamaktan da keyif alıyoruz."
Peki neden edebiyatçılar bir araya gelir de bir edebiyat dergisi değil, internet sitesi kurarlar? Bu sorunun cevabı Murat Menteş'te: "90'ların sonuna kadar hepimizin zihninde bir dergi projesi olurdu... Fakat gördük ki internet çağında zor... Maliyetli... Mekân gerekiyor, edisyon gerekiyor, tasarım gerekiyor... Aslında derginin kokusu, dokusu ile gönül bağımız var ama diğer yandan internette çok daha özgürsünüz... Özel bir edisyona dayanmayan, isteyenin istediği zaman yazdığı bir site yapmak da güzel..."
Siteyi açar açmaz karşımıza çıkan, yazarların bir film karesinden alınmış gibi duran artistik pozuna bakınca, ister istemez 'Bu site çok erkeksi değil mi?" sorusu akla geliyor. Murat Menteş o fotoğrafın, çağın ruhuyla ilgili olduğunu söylüyor: "Çoğumuz evli barklı mazbut adamlarız... O fotoğraf biraz fotojenik olabilir, çok film seyretmiş olabiliriz. Ama kadın hareketini savunan arkadaşlar bize gıcık kapmasınlar. Çok erkek ama öyle denk geldi. Halter çalışan tipler değiliz sonuçta..."
Ciddi bir yerli pazar oluştu
Afili Filintalar aslında bir buçuk yıldır yazıyorlar... Ama son zamanlarda biraz daha fazla dikkat çekmeye başladılar. Çaydamlı bunun nedenini yayın sektöründeki gelişmelere bağlıyor:
"Yayın hakları meseleleri ile birlikte yerli yazar basmakla, çevirip basmak arasındaki ekonomik fark ortadan kalktı. Dolayısıyla yerli yazarların kitaplarını yayınlamak mümkün hale geldi. Bu da zaten iyi yazar olan bir sürü insanın kitaplarım yayınlamasına olanak sağladı. Dolayısıyla yerli yazarlarla ilgili olarak ciddi bir pazar oluşmaya başladı. Böyle olunca da Afili Filintalar gibi gerçek yazarlar dikkat çekmeye başladı."
Edebiyat dünyasının hem zeki hem de eğlenceli mensuplarının ne düşündüklerini, neler yazıp çizdiklerini merak ediyorsanız ve tabii olan bitene biraz farklı bir açıdan bakmak istiyorum diyorsanız, yapmanız gereken www.afilifilintalar.com adresini tıklamak olmalı...
Kendilerini Afili Filintalar Gibi Hissediyorlar
ASLI TOHUMCU: Ben kendimi afili hissetmiyorum. Ruhen filinta gibi hissediyor olabilirim, ama fiziken onu da hissetmiyorum. Bence afili filinta özgürlük demek, kola gibi bir şey... İçmeye doyamıyorum...
GÖKHAN ÖZCAN: Beni Rezervuar Köpekleri'ne dâhil etmemişlerdi, buraya koşarak geldim...
AFŞİN KUM: Filinta köpek cinsi galiba... Fiziksel olarak filinta gibi hissetmiyorum ama ruhen olabilir...
KAAN ÇAYDAMLI: Ben biraz yaşlıyım artık ama bu kelimeler bana iyi hissettiriyor, öyleymiş gibi yapmak hoşuma gidiyor...
ÖZGÜL APAÇE Fotoğraflar: HAYDAR ERÇİN
Aktüel Dergisi Sayı: 246 23 Haziran - 6 Temmuz 2011
KİTABIN İTİBARI YÜKSELİYOR
Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varım adlı kitaplarıyla tanınan Murat Menteş'ten gelecek on yılın kitapları.
Yeni onyılı nasıl adlandırırsınız?
Tanışma onyılı. Herkes birbirini tek tek tanıyacak. Kimseyi damgalamayacağız. Şeriatçı, laik, Alevi, Sünni, sağcı, solcu, evrimci, yaratılışçı, göçmen, yerli, Türk, Kürt, milliyetçi, liberal, başörtülü, başı açık diye insanları çuvallara doldurmayacağız. Bu konuda edebiyatçı gazetecilerden Ece Temelkuran bir yazı dizisi hazırlamıştı. Büyük Tanışma başlıklı. Bence çok önemliydi.
İnsanlar birbirlerini tanımıyor mu?
Artık yavaş yavaş anlıyoruz ki; ideolojiler, kostümler, saç kesimi, bıyık şekli bir insanı kendisi yapan belirleyici faktörler değil. Bizi değerli kılan, ilişkilerimizde açığa çıkan tutumlardır. İtimat, cömertlik, espritüellik, hakkaniyet, tatlı dil, hamiyetperverlik, diğerkamlık, hatırşinaslık, vefa, misafirperverlik gibi erdemlerimizdir. Bir kimse için dindarlık, şahsiyetini pekiştiren bir zeminken, bir başkası için insanları aşağılamada kullandığı bir kanıt deposu olabilir. Birisi laikliği özgürlükçü bir toplumsal tutumun gereği sayarken, başkası yasakçı tavrına kılıf yapabilir.
İdeolojinin, yaşam tarzının, mezhebin belirleyici olmadığı düşünceniz biraz tartışmalı görünüyor.
Hiç kimse 24 saat şeriatçı, 24 saat laik değildir. Diyelim karşınızda üç kişi var: Biri ateist, biri başörtülü, biri de Alevi olsun. Hangisiyle sohbet etmek, aynı sofraya oturmak, seyahate çıkmak istersiniz? Benim sadece bu sıfatlara bakarak verebileceğim bir cevap yok. Hangisi hoş sohbetse, daha iyi fıkra anlatıyorsa onunla vakit geçirmek isterim. Bu kadar basit.
Geçen on yılda çok şey değişti. Nobelli bir yazarımız var, klasikler dışında da isimler biliyor artık insanlar. Bu yazarların yaratıcılıklarını da etkiler mi?
Olabilir. Elbette bazı kitapların, yazarların öne çıkması, yoğun ilgi görmesi, genel anlamda kitabın itibarını yükseltiyor. Yazarlığın cazibesi, yazar olmak isteyen insanların sayısı artıyor. Daha iyi, daha etkileyici yazmak da önemli hale geliyor.
Bir de yeni tarz ve beyinler ortaya çıktı.
Galiba henüz "kitap nedir, yazar nasıl bir kişidir" gibi soruların cevabına vakıf değiliz. Edebiyatın gücü, dilin imkânları, anlatımla düşünce arasındaki sıkı ilişki gibi konulan zamanla çözeceğiz. İnsanlar yazarları merak ediyor: Nasıl bir tip, ne yiyor, ne içiyor; nerelere takılıyor, nasıl oluyor da yazabiliyor; bu kadar aklı nereden almış? Sıralamanın başında okurun olduğunu, sonra metnin, ardından yazarın geldiğini düşünürüm. Metin, okur sayesinde varlık kazanır. Yazar da öncelikle bir okurdur. Ben de okurların kafasının nasıl işlediğini merak ediyorum. Önümüzdeki on yılda, yazarlar da okurlarını daha iyi anlayacak.
Edebiyatın geleceğine dair bir öngörünüz var mı?
İletişim teknolojisi çok hızlı gelişiyor: İyi bir mısra, ışık hızıyla yayılıyor. Elektronik kitaplar çıktı. Teknoloji merakımız edebiyat merakını tetikleyebilir, körükleyebilir. Twitter gibi siteler var. Güzel bir cümle kurmanın önemi arttı. Aslında kaotik bir sürece giriyoruz. Entelektüeller bazı formları, değerleri muhafaza etmeye de bakabilirler. Matbu kitaplar lüks ürünlere dönüşebilir. Alper Canıgüz, Gökhan Özcan, Murat Uyurkulak, Emrah Serbes, Ömer Faruk Dönmez, Barış Bıçakçı, Fatih Altınöz, Hakan Bıçakçı, Gökdemir İhsan, Pınar Öğünç gibi yazarların giderek artan bir etki üreteceklerini düşünüyorum. Ve tabii sürprizler olacaktır.
Türkiye Newsweek 2 - 7 Ocak 2011 Burcu Ayaz
