#sınıf
cherry valley forever
todays bird
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
Alisa U Zemlji Chuda
No title available
RMH
DEAR READER
Peter Solarz
Lint Roller? I Barely Know Her

No title available

Andulka
Claire Keane

★
Not today Justin
d e v o n

JVL
Today's Document
tumblr dot com

No title available
he wasn't even looking at me and he found me

seen from United States

seen from Maldives
seen from United States
seen from Germany

seen from Sweden

seen from Malaysia

seen from Singapore

seen from United Kingdom

seen from Brazil
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Netherlands

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@nedesemki
#sınıf
kutsallarınızla birlikte benden uzak durun.
güç sınırlı
tutku sınırsız:
gençlik
güç sınırlı
tutku sınırlı:
yaşlılık
güç sınırsız
tutku sınırsız:
tanrılık & şeytanlık
güç sınırsız
tutku denetimli:
bilgelik
evine giden yolda öldün
bu bir trafik kazasıydı. dikkate değer pek bir şey yoktu -ölmüş olman haricinde-. geride eşini ve iki çocuğunu bıraktın. senin için acısız bir ölüm oldu. sağlık görevlileri ellerinden geleni yaptılar ama beyhude yoruldular. vücudunun her yeri öylesine parçalanmıştı ki, inan bana ölmüş olman çok daha iyi.
böylece benimle tanıştın.
“ne... ne oldu?” diye sordun. “neredeyim ben?”
“öldün” dedim, lafı dolandırmadan. kelimeleri evirip çevirmenin anlamı yoktu.
“yolda bir... bir kamyon vardı ve arabam savruluyordu...”
“aynen öyle” dedim.
“yani ben... öldüm mü?
“hı hı. ama kendini kötü hissetme. neticede herkes ölür” dedim.
etrafına bakındın. hiçliğin ortasındaydık. sadece sen, ve ben... “burası neresi?” diye sordun; “ahiret mi?"
“öyle bir şey işte” dedim.
“sen tanrı mısın?” diye sordun.
“evet” dedim, “ben tanrıyım”
“çocuklarım... eşim...” diye sayıkladın.
“onlara ne oldu?”
“onlar iyi mi?”
“işte görmek istediğim şey bu!” dedim. “henüz öldün ve tek endişen ailen. tuttum bu tavrını”
büyülenmiş gibi bana bakıyordun
sana göre pek de tanrıya benzemiyordum. sadece bir adamdım. ya da bir kadın. tam olarak seçemediğin bir otorite gibi. kadir-i mutlak bir tanrıdan ziyade ciddi bir edebiyat hocasına benziyordum.
“endişelenme” dedim, “ailen iyi olacak. çocukların seni her açıdan mükemmel biri olarak hatırlayacak. sana eleştirel gözle bakacak kadar büyümemişlerdi. eşinse epey ağlayacak. fakat içten içe rahatlayacak. dürüstlüğümü mazur gör ama evliliğin dağılmak üzereydi. eşinin bu rahatlama hissinden ötürü büyük bir suçluluk duyacağını da bil; kefaretini ödeyeceğini bilmek seni belki rahatlatır.”
“vay be... peki şimdi ne olacak? cennete mi gidiyorum cehenneme mi?”
“ikisi de değil” dedim, “reenkarne olacaksın”
“haaa, demek hindular haklıydı...”
“tüm dinler ve inançlar kendilerince haklıdır” dedim, “gel biraz yürüyelim”
boşluğun ortasında yürürken beni takip ettin. “nereye gidiyoruz?”
“belli bir yere değil” dedim, “sadece sohbet ederken yürümek hoş oluyor”
“öyleyse bunun amacı nedir” diye sordun, “yeniden yaşama döndüğümde bomboş bir zihnim olacak değil mi? bir bebek olacağım. tüm tecrübelerimin ve bir önceki hayatımda yaptığım hiçbir şeyin bir önemi kalmayacak”
“hiç de öyle değil!” dedim, “içinde geçmiş yaşamlarının tümüne ait bilgi birikimini ve tecrübeyi taşıyorsun. sadece şu an hatırlamıyorsun o kadar”
yürümeyi kestim ve omuzlarından tuttum. “ruhunun ne kadar muazzam, güzel ve muhteşem olduğunu hayal bile edemezsin. bir insan zihni senin esasında ne olduğuna dair çok az şey kavrayabilir. bir bardak suya parmağının ucunu dokundurarak sıcaklığını anlamak gibidir bu. kendine ait küçük bir parçayı hazneye daldırırsın ve geri çektiğinde ona ait tüm tecrübeyi artık edinmişsindir. son 48 yıldır bir insan bedeni içindeydin. bu yüzden kendine gelip engin bilincinin farkına varman biraz zaman alabilir. burada yeterince kalırsan her şeyi hatırlamaya başlarsın. fakat iki yaşam arasında böyle bir şey yapmanın anlamı yok.
“peki öyleyse kaç kez reenkarne oldum ben?”
“ohooo... çok kez. ve her birinde farklı hayatlar yaşadın” dedim. “mesela bundan sonraki yaşamında m.s. 540 yılında çinli bir köylü kızı olarak dünyaya geleceksin.”
“bir dakika, nasıl yani?” diye afalladın. “beni zamanda geri mi yollayacaksın?”
“eh, teknik olarak öyle denebilir sanırım. zaman, senin bildiğin anlamıyla, yalnızca hayat sürdüğün evren için geçerli. işler benim geldiğim yerde biraz daha farklı.”
“senin geldiğin yer mi!?
“elbette. ben de bir yerden geliyorum. farklı bir yerden. ve orada benim gibi başkaları da var. biliyorum, oranın neye benzediğini öğrenmek istiyorsun ama malesef bunu algılaman mümkün değil.
“hadi ya...” dedin biraz moralin bozulmuş halde, “ama bir dakika, farklı yerlerde ve zamanlar reenkarne oluyorsam, bir yerlerde kendi kendimle karşılaşmış olabilirim değil mi?”
“tabii ki. bu zaten sürekli oluyor. sadece kendi ömürlerinin farkında olan iki yaşamın karşılaşıyor ve ne olduğunu asla anlamıyor.”
“öyleyse tüm bunların anlamı ne?”
“ciddi misin?” diye sordum, “ciddi misin yani bana hayatın anlamını mı soruyorsun? sence de biraz klasik kaçmadı mı bu?”
“eh evet ama makul bir soru bence” diye direttin.
gözlerinin içine baktım ve dedim ki: “hayatın anlamı, tüm bu evreni yaratmamın amacı, senin olgunlaşmandır.”
“insanlıktan mı bahsediyorsun? insanoğlunun olgunlaşmasını mı istiyorsun?”
“hayır, sadece sen. bu evreni sadece senin için yarattım. her yeni hayatınla birlikte büyüyor ve olgunlaşıyorsun, ve böylece daha da muazzam bir idrak sahibi oluyorsun.”
“sadece ben mi? peki ya diğer insanlar?
“diğer insanlar diye bir şey yok. bu evrende yalnızca sen ve ben varız”
boş boş baktın yüzüme. “ama dünyadaki o kadar insan...”
“hepsi sensin. senin farklı hayatların.”
“bir saniye... ben... herkes miyim?”
tebrik edercesine sırtına vurdum ve “nihayet anlamaya başladın işte” dedim.
“ben yaşamış tüm insanlar mıyım?”
“veya yaşayacak olan tüm insanlar, evet.”
“cengiz han mıyım?
“aynı zamanda madonna’sın” diye ekledim.
“adolf hitler miyim?”
“ve onun öldürdüğü milyonlarsın.”
“peygamber miyim?”
“ve ona inanan herkes...”
sustun kaldın.
“her cinayetinde, kendini öldürüyordun. yaptığın her iyiliği kendine yaptın. insanların yaşadığı ya da yaşayacağı tüm mutlu veya hüzünlü an, sadece senin hatırandır.”
uzun bir süre düşündün...
“neden?” diye sordun. “neden yapıyorsun tüm bunları?”
“çünkü sen de bir gün benim gibi olacaksın. çünkü sen busun. benim türümdensin. benim çocuğumsun.”
“yok artık!!” dedin kuşkuyla. “benim de bir tanrı olduğumu mu söylüyorsun!?”
“hayır. henüz değil. sen bir fetüssün. halen büyüyorsun. tüm zamanlardan geçip tüm insanların hayatını yaşadığında, doğmana yetecek kadar büyümüş olacaksın.”
“yani tüm evren...” dedin, “hepsi sadece...”
“bir yumurta” diye tamamladım cümleni.
“artık bir başka hayata gitmenin vakti geldi” dedim
ve gönderdim seni.
(alıntıdır)
yer: malatya tarih: 22 kasım 2017 fotoğraftaki: alevi olduğu için evi işaretlenmiş. fazla söze gerek yok gözlerine biraz bakın onlar herşeyi anlatıyor.
nasılsın!
nasılsın? bu soruyu sorana kadar çok iyiydim nasılsın? sevişmekten bile sıkılıyorum nasılsın? bok gibiyim mutlu oldun mu nasılsın? ölsem daha iyi nasılsın? fazla demlenmiş çay gibi, beklemiş ve kararmış nasılsın? ne bileyim tecavüz kaçınılmazmış da zevk alma fantezileri kuruyorum nasılsın? sadece yatarken iyiyim nasılsın? bürüt olarak fena sayılmaz ama net değilim nasılsın? asgari ücret gibiyim, hiçbir şeye yetemiyorum nasılsın? yerini beğenmeyen eşya gibi nasılsın? gerçekten sorsaydın söylerdim
bu yazıyı yazan hangi duygu ile yazdı bilmiyorum ama her günün sonunda evime girmeden önce beni karşılıyor. çook şey tükeniyor...
gün gelecek bir yaprak gibi güçsüz kalıp dalında kopacaksın; geriye ne bedenin ne de servetin kalacak, geriye sadece söylediğin güzel cümleler ve yaptığın direnişler kalacak. unuttun mu! yaşamak direnmektir, ölmektir hem yaşamak..
Faşizm geliyorsa nasıl yaşamalı? Yale Üniversitesi'den Prof. Timothy D. Snyder'in öğütleri
Yale Üniversitesi'nde Holokost (Yahudi Soykırımı) çalışmaları yürüten Profesör Timothy Synder'in faşizm koşullarına göre nasıl yaşanması gerektiğini anlattığı öğütleri
1. Öğüt
Otoriterliğin gücünün büyük bir kısmı bizim ona kazandırdığımız bir güçtür: Şimdilerde yaşadığımıza benzer zamanlarda, baskıcı bir hükümetin uygulamaları yüzünden zarar görmekten çekinen insanlar o hükümetin kendilerinden daha neler isteyebileceğini düşünürler. Hükümet bunları talep etmeyi henüz aklına getirmemiş olabileceği veya göze alamadığı halde, insanlar kendilerine uygulanacağını hayal ettikleri baskıya göre hareket etmeye başlarlar.
Öngörüye bağlı itaat, hükümete halka daha fazla ne yapılabileceğini işaret eder ve özgürlüğün kaybını hızlandırır.
Bunu şimdiye kadar yapmış olabilirsiniz, bundan sonra yapmamaya dikkat edin. 2. Öğüt
Elde kalan kurumları savun. Savunulacak kurum bir gazete, bir okul, bir üniversite, bir sivil toplum örgütü, bir dergi, bir sanat kurumu, bir dernek olabilir. O kurumlarda etkin olmaya çalış, hiç olmazsa varlığını hissettir. Bir davayı takip et. Bir gazeteyi satın alarak yaşat. Biz kurumları sahiplenmezsek, onlar için ve onlar adına harekete geçmezsek kurumlar hiçbir zaman bizim olmazlar. Kurumlar kendi kendilerini savunamazlar. Baştan beri sahiplenilip savunulmazlarsa faşizm geldiğinde kurumlar domino taşları gibi düşerler.
Ek: Başkalarıyla mutlu hayat ancak adil kurumlar varsa mümkündür diyor Paul Ricoeur. Kendi hayatına çekilmek, kendini toplumsal olayların akışına teslim etmek sana mutluluk getirmez, çünkü kurumsal adaletin olmadığı yerde mutluluk da yoktur. Mutluluk içte yaşanan bireysel bir ruh haline indirgenemez. 3. Öğüt
"Faşizm koşullarında en büyük devrimcilik, işini iyi yapmaktır." (W. Benjamin)
Faşist rejimlerde devlet liderleri kötü örnek oluştururlar: Onların muktedir kıldığı bazı kişilerin artık yasaya uymama özgürlüğü vardır. Bazı kişilere, gruplara rant, talan, yalan özgürlüğü verilmiştir; zayıflara da sadece yalanlara inanma, katledilme, tecavüz edilme özgürlüğü kalmıştır.
Böyle zamanlarda, normal halde işler düzgün yürüdüğü için kullanılması pek gerekmeyen meslek ahlakı dilinizi hatırlayın. Meslek ahlakı, adil pratiği savunmaya yarar. Avukatlar işini iyi yaparsa, yargıçlar işini iyi yaparsa bir hukuk devletini yıkmak zorlaşır. Bu diğer kurumlar için de geçerli. Kurumlar insanlar sayesinde vardır. Meslek ahlakı, muktedirin sizden yapmanızı talep ettiği yanlış işleri niye yapamayacağınızı gerekçelendirmeye yarar. 4. Öğüt
Politikacıları dinlerken bazı kelimeleri nasıl kullandıklarına dikkat edin. Bu kelimeleri sorgulamayı öğrenin. "Terörist", "vatan haini" gibi kelimeler çok geniş bir anlamda kullanılmaktadır. "Olağanüstü hal", "aciliyet" gibi çok önemli kavramları duyduğunuzda uyumayın.
Olağanüstü halde hükümet yetkililerine göre terör, devletin bekasına karşı olduğuna hükmettikleri tutumların bütünüdür. Küçük bir çocuğun yaptığı yaramazlık, mini etekli bir kadın, öpüşen eşcinsel bir çift, bir popstarın bir mitinge katılma davetini geri çevirmesi, facebook'ta bir haber sitesinde çıkmış bir haberi paylaşmak, barış için verilen bir imza, bir gazeteyi okumak, sembolik dayanışma eylemleri terör ile yan yana getirilebilir. Terör unsuru olarak algılanan şeyler yeri geldiğinde taş, sopa, flama veya bir baret dahi olabilir.
Peki, gerçekte terör nedir? Terörist diye kime denir? Teröristlerin amacı veya hedefi nedir?Terör kelime anlamıyla herhangi bir amaç uğruna, konu ile ilgisi olmayan bireylere yöneltilmiş şiddet eylemlerinin bütünüdür. Terörist siyasal davasını kabul ettirmek için karşı tarafa korku salacak davranışlarda bulunan, eylemler yapan kimsedir. Politikacılar, gazeteciler, yazarlar terörist değildirler.
Yurtsever dil kullanılarak şiddete başvurmayan insanların "terörist" olarak adlandırılıp dışlanmasına veya cezalandırılmasına öfkelenin, öfkenizi uygun bir dille ifade edin. 5. Öğüt
Akıl almaz şeylerle karşılaştığında, örneğin ülkede bir yerde bir canlı bomba patlayıp yüz kişi öldüğünde veya başka bir terör eylemi gerçekleştiğinde sakin ol ve şunu hatırla: tüm otoriter rejimler, iktidarlarını daha da sağlamlaştırmak için böyle saldırılara gerek duyarlar, sivillerin zarar gördüğü böyle olaylara göz yumar, kışkırtır, hatta planlar ve gerçekleştirirler. Bu olaylara tanık olan insanlar korkacak, endişeyle yaşayacak, hayatlarını daraltacak, özgürlüklerini daha az talep edecek, kendiliğinden hareket etme güçlerini, bir araya gelme isteklerini kaybedeceklerdir. Bu duygulara kapılan bir halkın, güvenlik gerekçesiyle özgürlükleri elinden alınsa bile güçlü bir lideri destekleme eğilimi artar. Reichstag yangınını düşün. Hitler bu olayı bahane ederek güçler ayrımını ve dengesini ortadan kaldırmış, çok partili siyasal hayatı sona erdirmiştir. Bu eski bir oyundur, bu oyuna gelme. 6. Öğüt
Dile özen göster. Herkesin kullandığı cümleleri kullanmaktan kaçın. Herkesin söylediği bir şeyi söyleyeceksen bile onu nasıl söyleyeceğine kafa yor. Sadece ne dediğin önemli değil, nasıl dediğin de çok önemlidir. Faşizme karşı mücadele faşistlerin kullandığı dili kullanarak yapılamaz. Düşünen, kavramaya çalışan, kavramsallaştıran, sorgulayan, şüphe eden, ötekini dinleyen, duyan, hisseden, hatta konuşturan bir söyleme biçimi edinmeye çalış. Toplumsal olaylar karşısında kitlelerin kapıldığı heyecan, hiçbir 'şok' seni bu dilden vazgeçiremesin. Tepki dilini o anda kuramıyorsan tepki verme, daha sonra konuş.
Küfretme: küfrün kadın nefreti, cinsiyet temelli nefret söylemi, erkek iktidarını güçlendiren bir dil olduğunu aklında tut. Küfür, öfkesinin sebeblerini açıklayacak kadar düşünmeye ve konuşmaya vakti olmayanların çaresizliğidir. Lümpen faşistler böyle konuşur. Öfke dilini kullan, öfkeni ifade et, fakat bunu yaparken düşünmeyi bırakma. Yatmadan önce internete girme. Elektronik aletlerini yatak odası dışında bir yerde şarj et ve oku. Bunun sebebi şu: Sadece sosyal medya okumamalısın. Düşünce dilini inceltmek, geliştirmek için kitap okumalısın. Yaşadıklarımızı daha iyi düşünmek için ne okumalı? Belki Václav Havel’in Güçsüzlerin Gücü’nü, George Orwell’in 1984’ünü, Czesław Milosz’un Tutsak Edilmiş Akıl’ını, Albert Camus’nün Başkaldıran İnsan’ını, Hannah Arendt’ın Totalitarizmin Kaynakları’nı ya da Peter Pomerantsev’in Hiçbir Şey Doğru Değil ve Herşey Mümkün’ünü. 7. Öğüt
İtiraz et. Birileri etmeli. Doğruyu söyle. Birileri doğruyu söylemeyi göze almalı. Bu senin karakterin için de önemli. Ne fazla gözü kara ol ne de çok korkak biri: Cesaret söyleyeceklerini doğru zamanda, uygun bir dille söyleyerek iki uçtan kaçınıp ortayı düşünerek bulmaya denir. Elbette hiçbirimiz kendimizi kolayca ele vermemeli, hapse girmemeye çalışmalıyız. Ama biz bile konuştuğumuz için hapse giriyorsak dışarısı içerisinden çok daha kötü hale gelmiş demektir. İnsan cesurca konuşa konuşa cesur biri olur. Bunu yapamazsak, yavaş yavaş yalanların içinde kendimizi de kaybederiz. Zamanla bizden eser kalmaz. En büyük kayıp hakikatin kaybı, kendiliğin kaybıdır.
Sözde ve davranışta etrafa uyum sağlayarak, sürüden biri gibi davranmaktan vazgeç. Çoğumuza çocukken öne çıkmamayı, göze batmamayı, böylece daha az zarar göreceğimizi öğretmişlerdir. Şimdi farklı bir şey yapmak ya da söylemek insana kendisini garip hissettirebilir. Çoğunluk susarken konuşmak seni tedirgin edebilir. Fakat zaten artık herkes tedirgin değil mi? Tedirginlikle yaşamayı başarıyorsak biraz daha tedirgin olmayı göze alabiliriz.
Aslında içinde bulunduğumuz şartlarda, bu huzursuzluk olmadan özgürlük mümkün değil. Sen bir örnek oluşturduğunda, sessiz çoğunluktan olmanın efsunu ortadan kalkar, korku eşiği daha kolay aşılır, diğerleri de seni takip edip itiraz etmeye başlayacaktır. 8. Öğüt
Doğru ile yanlışın birbirinden ayırt edilebileceğine, gerçeği bulabileceğimize ve doğruyu söyleyebileceğimize inan.
Gerçeğe ulaşma çabanda seni yoran, umutsuzluğa kaptıran, hakikat arayışından vazgeçmene sebep olabilecek bir bilgi kirliliği, siyasi çarpıtma, algı operasyonu, savaş propagandası var. Ülkede medya iktidarın söyleminin dışına çıkamıyor. Farklı düşünen gazetecilerin çoğu hapiste. Gerçeğe savaş açılmış sanki.
Medyaya bakarak savaş bölgelerinde ne olduğuna karar vermek zor. O bölgede çıkarları olan veya bilfiil savaşan devletler kendi amaçları doğrultusunda açıklamalar yapmaktalar. Sivil halktan kişiler kendi deneyimlerini aktarmaya çalıştıklarında onlar da, terörist olmakla suçlanıyor. Sosyal medyada muktedirlerin binlerce trolü dolaşıyor, sırf söyleme aykırı deneyimlerin bize iletilmesini engellesinler, biz gerçeğe ulaşamayalım diye.
Faşizmde yalanın toplumsal olarak örgütlendiğine tanıklık ederiz. Halkın bir kısmının bunu fark ettiğini, kabul ettiğini ve artık hakikatle, gerçekle, olgularla ilgilenmemeye başladığını hissederiz. Normal zamanlarda ahlaksızlık olarak görülen edimler artık kanıksanmaktadır. Muktedirin topluma söyledikleri yalanların, çelişkilerin, tutarsızlıkların, saçmalıkların artık önemi yoktur. Kitleler güçten yana olmayı varoluşunun koşulu gibi görmektedir.
Bu durumda sana da çeşitli söylemler arasında dolaşmak, farklı söylemleri, sözleri, yazıları birbiriyle karşılaştırarak hakikate ulaşmaya çabalamak kalmıştır. Her okuduğuna inanmaman, bağlamı gözden kaçırmaman, satır aralarını okuman, safsataları ayırt etmen, yapılan konuşmaların performatif boyutunu gözden kaçırmaman gerekir. Dil gerçekliği şekillendiriyor elbette ve bunu yapmaya aday birden fazla dil var. Gerçeğe ulaşma çabanda başkalarının somut deneyimlerine, yaşananın diline öncelik vermeyi ilke edin. Tanıklıkları dinle.
Olgular çıplak değilse bile olgular yoksa özgürlük de yoktur. Eğer hiçbir şey doğru değilse iktidarı da kimse eleştiremez, çünkü eleştirinin bir zemini yoktur. Hiçbir şey gerçek değilse, herşey gösteriden ibarettir. Parası olan düdüğü çalıyor demektir.
normal olmaya nasıl karar verdim
ticarette çok başarılı olabilirdim. bir yerden alıp başka bir yere satabilirdim. biraz da insanları kandırdın mı zengin oldun demektir. ancak olmadı, o kadar satıcı vardı, o kadar insan kandırılıyordu ki bir fark yaratamayacağımı anladım. bir müzik dehası olabilirdim. bunun için önce bir piyano aldım. piyano çalışırken sanat müziği korosuna katıldım. çok güzel besteler yaptım. ama güzel müzik yapan çok insan olduğunu fark ettim. bir yazar olabilirdim. kitap yazmaya çalıştım. çok havalı bir giriş cümlesi bile bulmuştum. ancak okunacak kitap o kadar çoktu ki. film senaryosu ve tiyatro için oyun yazıma girişimlerim oldu. seyirci çok hoşlanacaktı, ama benim oyunu izlemeye sıra gelmezdi. izlenecek bir sürü eser vardı.
fark ettim ki kimse sıradan olmaya çalışmıyor. normal olmak, yani basit yaşamak kaçınılan bir şey haline gelmiş. ben de basit ve iyi bir insan olmak istedim. sıradan biri olmada başarı sağlayabilirdim. bu fark yaratırdı işte. herkesin özel olmaya çalıştığı bir dünyada sıradanlık başka bir şeydi. herkesin özel olmak için tükettiği bu dünyada ne dünyayı ne de kendimi tüketmeyecektim. dünyayı kurtarmak için sıradan oldum. bir garipliğe doğru yola çıktım. koca dünyayı kurtarmak için hiçbir şey yapmamak gerekiyordu. başkasına hava atmak için gereksiz şeyler almamak. büyük daireler ve büyük partiler için satın almamak. çok uğraşmayıp pahalı olmamak. canını dişine takmayıp havalanmamak.
herhangi bir şey yapmaya çalışmak yerine sıradan bir insan olmaya başladım. sıradan insan dediğim olunacak bir şey değildir. öyle büyük istekleriniz ve satın almanız gereken şeyler yoksa zaten öylesiniz. sadece isteklerimden sıyrıldım. hayattan bir şey talep etmemeye başladım. bu dinginlik bana hayatı gösterdi. kör edici heveslerden kurtulunca hayatı daha iyi gördüm ve çoğu insanın yapmaya çalıştığı şeyi halihazırda yapar hale geldim. hayatı görüyorum. özel olmaya çalışarak çemberin dışına çıkanların aksine, basit olarak hayatın içinden gözlemliyorum.
normal olmaktan kastımız normlara uymak değil sıradan olmaktır. çağımızda herkes özel olmaya gayret ediyor. diğer insanların profil fotoğrafları bizi kamçılıyor. instagram ve facebook gibi siteler görünüşümüzü değiştirdi. artık herkes havalı. başkasına göre yaşamak bir hayat biçimi oldu. insanlar ekranda gördükleri yapay güzelliği kendilerine uyguluyorlar. sosyal medya kıskacındaki yaşantımız özel olmayı bir norm haline getirdi. kimseye kendi mutluluğunu bulması gerektiğini anlatamıyoruz. başkasının profil fotoğrafına göre yaşayan arkadaşlara uyarımız, siz kendinizi güzel bulmalısınız. mutlu olmak için aksi mümkün değildir. ister normal, ister anormal, başkası sizi özel bulunca değil; kendi kendinize mutlu olmalısınız.
vurdum duymaz bir milletin başına zalim gider zulüm gelir fark etmez
göz dikilir ekmeğine aşına, dertler gider ölüm gelir fark etmez
gemi hurda dümen bozuk çark etmez.
ayrılık ne biliyor musun? ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... insanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık...."
düşünürler böyle demişler :
tolstoy: varlıklı olmak mutsuzluktur.
nietzsche: nesnelere sahip olmak sizi köleleştirir.
marks: ne kadar az şeye sahipseniz, o kadar zenginsiniz
kafka: huzur mu istiyorsun? az eşya, az insan.
söyleyecek süslü laflar, edecek isyanım yok. güzel uyu dev adam.
kısadan hikayeler - toprak
hoca çocuğa sordu: “tanrı insanı ne kullanarak yaratmıştır?” çocuk daha yeni kabuk tutmuş dizleri ve dirseklerinin acısına dayanmaya çalışıyordu. babası savaşta ölmüş, annesi ise çocuğu ile birlikte işgal edilen topraklardan kaçmayı başarmıştı. kadın güçlüydü. çocuğunu okutmak için yapamayacağı hiç bir şey yoktu. gerekirse tarihin pis sayfalarına bir savaş da kendi evladını okutmak için eklerdi.
çocuk soruyu cevaplamak için ağzını açtı fakat kelimeler bir türlü dökülemiyorlardı. sıranın üzerine koyduğu ellerine baktı; çizikler ve yaralar ile kaplıydı. bir çocuğun elleri böyle olmamalıydı. tarihin kanlı geçmişini bir çocuğun avucunun içinden okumak utançtı vericiydi. yeryüzünde bu yükü taşıyabilecek hiç kimse yoktu.
hoca çocuğun yanına geldi ve tekrar sordu: “soruyu duymadın mı evladım? tanrı insanı ne kullan…” “şiddet!” dedi çocuk bütün olgunluğu ile. gözleri şimdi şaşırmış olan hocasındaydı. hoca bir an duraksadı. gülümsemeyi düşündü; fakat karşısındaki çocuğun bakışları ürkütüyordu kendisini. bozuntuya vermeden masasına geri dönüp sahte bir tebessüm ile çocuğu düzeltmeye çalıştı. “maalesef cevap toprak olacaktı.”
çocuk kafasını sağa çevirip bahçeye baktı. yeşillikler içerisinde koşup eğlenmesi gereken çocuklar yerine savaşın yarattığı enkazları gördü. yaşadıklarını düşünür iken camdan kendi yansıması ile göz göze geldi. kendisini 13 yaşında bir çocuk olarak görmüyordu. 13 savaş yaşamış biri olarak görüyordu. suratının büyük bir bölümünü kaplayan yanık izlerine bakarken, kendisine değil diğer çocuklara üzüldü. çocuklara bunları yaşatanlar adına utandı.
“belli ki arkadaşımıza geldiği yerde bunu kimse öğretmemiş” diyerek devam etti hoca ve “tanrı insanı topraktan yaratmıştır.” diyerek tekrarladı.
çocuk ayağa kalkıp konuşmaya başladı. o konuşurken bütün dünya onu dinliyor gibiydi. “tanrı insana toprak ile can verdi, insan ise toprak için hepsini geri aldı. bütün canları toprağa geri gömdü. toprak varolduğundan beri şiddet hiç durmadı. insan toprağa ilk ayak bastığında, ona armağan ettiği ilk şey adem'in gözyaşı olmuştur. ikincisi ise habil'in kanı. tanrı toprağı özü ile sulamıştır. toprak şiddet ile yoğrulmuştur.”
hoca kulağına hücum eden bu sözlere karşı donup kalmıştı. karşısındakinin bir çocuk olduğuna inanmak istiyordu. inandıklarına ihanet eder bir şekilde aklına yatan bu sözlerin çocuk saçmalığı olmasını istiyordu; fakat kelimeler çoktan kanına karışmıştı.
çocuk tekrar yerine oturdu. hoca buz kesen sınıfı canlandırmak için söze başladı; fakat okulun zili buna engel oldu. çocuklar hocanın ne diyeceğini önemsemeden koşarak sınıftan çıkmaya başladıkar, aralarından sadece bir tanesi yürüyordu. bir süre sonra okulda kimse kalmamıştı. herkes en yakındaki sığınağa inmişti. çalan zil ders arası için değil, hava saldırısı için uyarıydı. bir süre sonra sığınaktakiler korku içerisinde tepelerine düşen bombaları dinlemeye başladılar. son bomba çok yakına düşmüştü, sığınak ufak çaplı bir deprem yarattı. tavandan yere doğru düşen toprak parçaları arasında çocuk ile hoca göz göze geldi.
ç-alıntı my
birey, televizyonda sudan iç savaşını herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkta izlemektedir. televizyonu kapattıktan sonra sudan’daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren ‘simülasyon evreni’dir. her şey görüntüden ibaret ve cansızdır.