-hölderlin-
şu dünyada hatırı sayılır bir zamandır yaşıyorum. pantolonlarım var, birkaç tane. tişörtlerim falan var. onları giyiyorum. çorap, ayakkabı, bunları mümkün olduğunca giymeye çalışıyorum. giyimine dikkat etmeli insan. Şık ve mükemmel giyinmeli. yırtık ayakkabı hoş değil. en kısa zamanda yenisini alacağım, söz.
hatırı sayılır bir zamandır yaşadığımı söyledim. yaşadığım şunca yılda, hatırı sayılan hep zaman oldu. benim hatırım hiç sayılmadı, desem yalan söylemiş olur muyum, bilmiyorum. sanırım olmam. bir insanın benim hatırımı sayması için hiçbir neden göremiyorum. bulunduğum yerlerde “senin hatırına” diye başlayan bir cümle duyulursa, kesinlikle muhatabı ben değilimdir. bana çoğunlukla, “burası boş mu acaba?” gibi cümleler yöneltilir.
mesele yalnızca hatır da değil aslında. her anlamda sayılmadığımı hissediyorum bazen. boşlukta yer kaplayan bir madde olarak bile görülmediğim zamanlar oldu. bir keresinde kahvede otururken, çaycı abinin çırağa “kaç kişi var içerde?” diye sorduğunu işitmiştim. çırak ortama şöyle bir göz attıktan sonra, “5 kişi usta” deyivermişti. baktım, ben hariç 5 kişi vardı. yani kendimi de saymak gibi bir küstahlığa kalkışırsam, o anda mekanda 6 kişi olduğuna rahatlıkla yemin edebilirim.
uzun yıllar, bu durumun benim alçakgönüllü oluşumdan, kendimi gizlemekteki ustalığımdan falan kaynaklandığını düşündüm. üstelik övündüm de bununla. insanların beni saymadıkları ihtimali aklıma hiç gelmedi. Nasıl gelebilirdi ki? yanıbaşımda en mahrem sırlarını konuşurdu insanlar. sadece yalnızken yapılabilecek birtakım hareketleri benim yanımda rahatlıkla yaparlardı. insanlara güven veriyorum demek ki diye düşünürdüm safça.
insanlar tarafından, hatta en yakınlarım tarafından bile sayılmadığımı fark ettiğimde, bir müddet bu durumu kabullenmekte zorlandım. halbuki o zamana kadar özellikle insanlardan gizlenen biriydim zaten. İlgiden bunalır, üzerimde yoğunlaşan dikkatlerden ölümüne kaçardım. hakkımda üst üste iki soru sorulsa, karşımdaki kişiyi boğmamak için kendimi zor tutardım.
insanların gözünde silinip gitmek için fazladan çaba harcamama gerek kalmadığına sevinmem gerekirdi aslında. fakat nedense bunu bir süre kendime dert ettim. insanlardan kaçmakla, insanların seni saymaması aynı şeyler değildi neticede. birinde kendi iradenle gizleniyordun, diğerinde ise zaten seni görmüyorlardı. hem insanlardan kaçmanın artistik bir yanı da vardı.
bir süre sonra, ikisinin de aynı kapıya çıktığını kabul ettim. İlkinde amaç olan, ikincisinde rutindi. değişen bir şey yoktu esasında. hatta yeni farkına vardığım bu durum, bana birtakım yeni özgürlükler sunuyordu. her şey hakkında sürekli yalan söyleyebilirdim örneğin. aynı konu hakkında değişik zamanlarda değişik fikirler atabilirdim ortaya. çelişkileri ve tutarsızlıkları kimse fark etmezdi. çünkü zaten dinlemiyorlardı.
yok sayılmak, hatta yok bile sayılmayacak kadar sayılmamak, toplum döngüsü olarak ifade ettiğim şu amansız yürürlük (bu da benim toplumsal yaşantının iç dinamiklerini betimlerken kullandığım bir kavramdır) içerisinde -affınıza sığınarak kaba bir ifade kullanacağım- bir bok sineği kadar önemsenmemek, açıkçası hassas kalbimi biraz incitiyordu. katı bir gerçekçi ve sınırsız bir romantik olarak tarif edebileceğim çelişkili kişiliğimin birbiriyle durmaksızın savaşan iki uç noktası olduğunu o sıralarda keşfettim. büyük bir utanç duyarak ve kalbimde bir sızlama hissederek yaşadığım bu sayılmama travmasını, kişiliğimin diğer bölümü müthiş bir coşkuyla karşılıyor ve bundan korkunç bir haz duyuyordu.
her zaman yaptığım bir şey vardır. sokaklarda aylak aylak dolaşırım. amaçsız yürümeyi, sokaklarda akıp giden o ilginç insanları ve hayatları seyretmeyi o kadar severim ki, kitap okumak dışında düzenli yaptığım tek şeydir diyebilirim. yıllarca sokaklara baktım. oldukça enteresan insanlar görüyordum ve hepsini kendimden üstün kabul ediyordum. fakat bu kendiliğinden gelişen bir duyguydu. onlara ait bir dünyada, onların başrol oldukları bir hikayede, kenardan hevesle olup bitenleri seyreden bir zavallı olarak görüyordum kendimi. onların arasında olmaya hakkım yoktu. böyle bir şeyin hayalini bile kurmuyordum. onlar neyi nasıl yapmaları gerektiğini bilen, hayatın belirli bir kısmında varlık gösteren, dünü oluşturan, bugünü ayakta tutan ve yarını kuran insanlardı. onlar şüphesiz insandı. ben ne olduğumu hiç düşünmemiştim. belki o sokaklarda uçuşup duran bir toz parçasıydım. bir sineğin rüyasıydım belki de.
sanırım insanları kendimden çok yukarıda görerek onların hayatlarına dahil olmayı arzulamak ve insanları sefil yaratıklar olarak görüp onlardan mümkün olduğunca uzağa kaçmak arasında gidip gelen dengesiz kişiliğimin orta noktada buluşmasıydı bu gezintiler. insanlardan uzak, onlarla temas kurmayan, fakat onların arasında dolaşan ve onları hasretle seyreden bir kişi olup çıkmıştım. bir çay ocağında tek başıma bir köşede otururken, “burası boş mu acaba?” diye sorulduğunda, hiç tereddüt etmeden “evet, boş” deyiverirdim ve sanki o kişi yanıma oturacakmış gibi heyecanlanırdım. yanıma oturmasını ve benimle konuşmasını arzulardım içten içe. bazen göz göze geldiğimizde tebessüm eden kızlar olurdu. güzel bir şeydi. Bir insanla gözleriniz çakıştığında, orada yumuşak bir tebessüm bırakmak kendi kendime düşünemeyeceğim bir ayrıntıydı. o güzelim kızlara içten bir tebessümle karşılık verebilmek için tetikte beklerdim. Fakat o saliselik hesaplamaları hiç tutturamadım. ben suratıma tebessümü kondurduğumda kız çoktan gözlerini çevirmiş olurdu. boşa gitmiş bir tebessüm. Hayatımın özeti olarak kullanabilirim bu cümleyi, aklımda olsun.
Koca bir şelale gibi gürüldeyerek akıp giden bir hayat vardı, seyrediyordum, içinde değildim, dışında da değildim. Hemen kenardaydım. Kafanızı yana doğru çevirdiğinizde, gözlerini hızlıca sizden kaçıran, sizinle ilgilenmiyormuş gibi davranan kişiydim. Masanızda olmak için yanıp tutuşan, masanızda olmaktansa kendini öldürmeyi tercih eden.
Ve sonunda arada kaldığımı gördüm. O masaya oturduğumda da aslında insanların beni orada saymadıklarını fark ettim. Sebebi Schubert dinlemem olabilir mi diye düşündüğüm oldu. Balzac okumasaydım sayılır mıydım? Düşündüm. Acaba Balzac, Schubert, ben ve Yunus Emre, dördümüz sıkı dostlar olur muyduk?
ben de mutluydum, ama güller gibi kısa sürdü
o inançlı yaşam, ah! ve solmayan çiçekler,
sevimli yıldızlar, o mutluluğu
sık sık anımsatır bana hâlâ.
ne mutlu sessizce sevene inançlı bir kadını,
şanlı bir yurtta kendi ocağının başında yaşayana;
sağlam toprak üzre güvenle duran adama
daha güzel ışır göğü.
çünkü, kendi toprağına kök salmayan bitki gibi
solar gider ölümlü bir kimsenin ruhu,
günışığından başka şeyi olmayan yoksulun,
gezip duranın kutsal yeryüzünde.
pek yaman çekersiniz beni, ah! Yukarlara ey
göksel doruklar; fırtınada, parlak günde
duyarım tüketircesine devindiğinizi
bağrımda, ey değiştiren tanrısal güçler.
fakat bugün sessizce yürüyeyim bildik yolda
koruya doğru, ağaçların tepelerini
ölen yaprakların altınla süslediği; ve bir
çelenk örün, sevimli anılar, benim alnıma da!