“Ben kendimi düşünmezken o beni düşünüyordu. Belki de ben, o zaten beni düşünüyor diye kendimi düşünmüyordum, bilemem tabii. Ben gibiydi, ben kendime güvenmediğim her konuda ona güveniyordum. İlk kez kaybetme korkum yoktu, bu ilişkinin bitmesi hakkında kendime bile güvenmiyordum ama ona güveniyordum çünkü asla bırakmazdı beni. Korkmuyordum kaybetmekten. Hasta olurdum bana bakardı, annem olurdu. Herkes gibi ben de giyecek şeylerim olduğu halde ‘üf ya giyecek hiçbir şeyim yok’ derdim, dolaşmaya çıkmışız gibi yapıp beni dışarı çıkarır, sonra zorla mağazaya sokup bana kıyafet aldırmaya çalışır, babam olurdu. Öperdim sevgilim olurdu, birlikte oyunlar oynardık arkadaşım olurdu. Her şeyimdi o benim, hayatımdı, canımdı, ben ölüyüm artık, yaşamıyorum ki.”
Yılbaşı gecesi 3 senelik sevgilisini kaybeden kuzenimin ağlayarak kurduğu onlarca cümleden, eksiksizce aklımda kalanlar bunlar. 6 kere peş peşe takla atan arabadan kuzenim yalnızca bacağını yaralayarak sapasağlam, ayakta kurtuluyor, bu yaz evleneceği adam kan kaybından ölüyor: yanıbaşında. “Korkmuyordum kaybetmekten” diyor hep, hep tekrarlıyor çünkü deli gibi aşıklar; ölüm akıllarına bile gelmiyor ki. Bunca yıllık Selcan’ım, ne bu kadar büyük ve çaresizlik dolu bir acıya bu kadar yakından şahit oldum, ne de bu olay gerçekleşene kadar “bizi ancak ölüm ayırır” ibaresine bu denli anlam verebildim. Utanıyorum.
- Uyu sen ben Freddy izleyeceğim.
+ Ya ben de izlemek istiyorum Selcan Abla lütfeeeen.
- Ya korkarsın, saçmalama uyu sen.
+ Ama ben çok seviyorum Fred’i.
- Nesini seviyorsun?
+ Hepsini çok seviyorum, Fred’i de seviyorum Barni’yi de dinozoru da.
- Dilara, Fred’i izleyeceğim demiyorum, Freddy izleyeceğim diyorum Elm Sokağında Kabus diye korku filmi.
+ Fred Çakmaktaş değil mi?
- Ya sen niye salaksın bu kadar, bu saatte çizgi film mi olur?
diyaloğunun üzerine ağlamaklı olan ama beni çok güldüren bebek, dün bana;
- Selcan abla neden gömdüler ki onu hemen? Bekleselerdi keşke biraz, belki uyanır orda, uyanırsa nefessiz kalıp ölmez mi?
diye sorarak tüm diyalog seçeneklerimi aldı götürdü. Sana bunu gerçekten soran, gerçekten saf saf sorgulayan, gerçekten bir yanıt bekleyen birine ne söyleyebilirsin ki? Gözlerinin içine bakıyor “ölmez merak etme, uyanırsa çıkar gelir” demen için, gerçekten soru soruyor yahu, aptal aptal suratına bakıp elini kolunu nereye koyacağını bilememekten, kafasını çevirsin ve kendi kendine konuşmaya devam etsin diye beklemekten başka ne yapabilirsin ki? Sustum. Küçükken sorduğu her şeye cevap yetiştiren ben - Selcan Ablası - sustum. Fred Çakmaktaş geldi aklıma sonra. Sonra “korkuyorum uyuyamıyorum posteri kaldır” dediği halde “hayır lan çıkara çıkara yalama oldu zaten, yat uyu” diye kızdığım dev Korn posterim. Korn grubundaki adamlar ona bakıyormuş, korkuyormuş. Keşke korkuları bu kadar masum kalsaymış. Keşke bebek kalsaymış, en büyük üzüntüsü Fred Çakmaktaş sandığı şeyin Freddy Krueger çıkması olsaymış. İnsan nasıl yaşar ki bu kadar ağır bir yükle?
Aslında bahsetmek istediğim iki ana konu var; onlara varmak için özete sığdırmaya çabaladım kocaman bir enkazı. Ben bir süredir kuzenimle görüşmüyordum; ne yalan söyleyeyim, kendi mallığımdan görüşmüyordum. “Çok kırdı da beni, şöyle saygısızlık etti de, ne hali varsa görsün de” falan, filan. O gece ölebilirdi. O gece ölebilirdi yahu, yok olabilirdi. Yere düşen burnumuzu eğilip de almamak için illa kaybetmenin kıyısına kadar gelinmeli mi diye düşünüyorum.. Hangi kırgınlık, hangi saygısızlık, hangi hal ölüm bu kadar ani ve güncel vaziyet itibarıyla bu denli yakınken bir insanla küs ayrılmaya değebilecek kadar ehemmiyetli olabilir diye düşünüyorum. Karşında ağlarken çaresizlikten kafanı patlatabilecek kadar değer verdiğin biri ile aylardır etmediğin muhabbet; bir noktada onun acıları, kederleri, göz yaşları üzerine olmak zorunda mıydı diyorum.. Sonra karar veriyorum; kimseyle küs kalmayacağım, özür dilemem gerektiğini bildiğim halde gurur yaptığım herkese ulaşıp gönüllerini alacağım, eğer birisi ölünce onunla küs ayrılmış olmanın yaratacağı ruh kırgınlığı, mevcut kırgınlıklarımdan önemsizse zaten ben de öleyim diyorum, hayır. Hayır, önemli değil…
İkincisi, ondan işittiğim en iç burkan, bir o kadar da enli boylu düşündüren bir diğer şey ise “Bir şansım daha olsaydı onunla hiç kavga etmezdim. Öyle aptal şeylerden kavga eder, küserdik ki şimdi bir şansım daha olsa hepsinde gülümserdim. Ellerini tutardım, ‘seni seviyorum’ derdim hep. Ama o güçlüydü, o her şeydi ve ben onu ölmez sandım, ben hepsini yapabilmemiz için kocaman bir ömür var sandım, daha vaktim var sandım, bilsem her şey o kadar farklı olurdu ki…” cümleleri oldu. Düşündüm; erkek arkadaşıma - herhangi birine - haklı olduğumu kanıtlayıp kabul ettirdiğimde hissedeceğim o tatminkar his, ona bir şey olsa, edilen o kavgalarla harcanan boş zamanları düşünüp hissedebileceğim pişmanlık hissinden daha mı değerli dedim, düşündüm. Hayır, daha değerli değil. Tüm dünya bir olup “Selcan haklı, o haksız” dese, tüm televizyonlarda haklılığım yayınlansa, evrenin en haklı insanı olduğum uzayda bile kanıtlansa dahi onunla geçirebileceğim bir dakikadan bile önemli değil. Hiç değil. Olmamalı.
Ben, insanları içlerinde kalmış aşklara, sevgililere, özlediği adama, kadına, yarım bıraktıkları ilişkilerine geri döndürmek için bir roman yazıyordum. Romanın sonunda karakterlerimden biri en beklenmedik anda ölecek, insanlar sarsılacak, “ya o da ölürse” diye düşünüp akıllarına gelen ilk eski sevgiliyi arayacak ya da soruşturacaktı. “Allah razı olsun” diyeceklerdi, “Sayende sevgilimle barıştık Selcan Abla” falan da gelecekti. Vazgeçtim. Romanlarda bile olsa ölmesin kimsenin sevdiği, kimse kurgusal bir kitabın bitişi ile olsa dahi empatisini kurmasın bunun. Kimse kırdığını onarmaya çabalamasın, aksine kırmamaya, hırpalamamaya, böylelikle bozduğunu tamir etmek zorunda kalmamaya çalışsın sevdikleri konusunda. Klişe olacak belki ama; her şey bu kadar inceyken ve bu kadar da kopmaya müsaitken kimse gurur, kırgınlık, ego, kibir gibi edinimlerini “insan”dan üstün tutmasın.
En güçlü insan bile ölümlüyse, en şiddetli gurur da yıkılabilir olmalı. Uzun uzun düşünüverin abiler…