Bir gün bir yerlerde karşılaşırsak beni görmemiş gibi yap.
Bende becerebilirsem, ölmemiş gibi yapacağım.
Doug Jones

No title available
Cookie Run:Kingdom Official!
No title available

tannertan36
RMH

❣ Chile in a Photography ❣
Misplaced Lens Cap
macklin celebrini has autism

pixel skylines

Discoholic 🪩
One Nice Bug Per Day
🪼

@theartofmadeline
Game of Thrones Daily

Andulka
$LAYYYTER
todays bird
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

PR's Tumblrdome
seen from South Africa

seen from Egypt
seen from Malaysia
seen from Germany
seen from United States

seen from Iraq

seen from Vietnam
seen from Germany

seen from Canada
seen from Iraq
seen from United States

seen from Türkiye
seen from United States
seen from United States
seen from Peru
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Netherlands

seen from Vietnam

seen from United States
@ozqullais
Bir gün bir yerlerde karşılaşırsak beni görmemiş gibi yap.
Bende becerebilirsem, ölmemiş gibi yapacağım.
“Birisi bana bunun bir özlemek olduğunu söylemeseydi, göğsüme saplanan bir bıçak derdim.”
—
“Bir kez daha kırılmaya tahammülümüz yok, yoksa aşkın varlığı hala dün gibi aklımızda.”
— (via ozgulay)
trenlerin altını çizmişler raylarla, vedanı vurgular olmuş. insan neyi özleyeceğini sanıyorsa, umulmadık ayrıntılar önüne geçiyormuş.
Onun için beğendiğim bir kazağın içinde onu asla göremeyecek olmamın imkansızlığının, beni nasıl da iliklerime kadar üşüttüğünü anlatamıyorum.
“Bir kez daha kırılmaya tahammülümüz yok, yoksa aşkın varlığı hala dün gibi aklımızda.”
— (via ozgulay)
““Hiçbir insan başka bir insanın önünde bütün deliliklerini, ruhunun bütün korkunç taraflarını bu kadar açıkça itiraf etmek cesaretini gösterememiştir. Ben eğer bu cesareti gösterebildiysem seni hudutsuz, uçsuz bucaksız sevdiğimden, seni kendimden ayırt edemediğimdendir.””
— Nazım Hikmet / Piraye’ye Mektuplar (via sarhosadam)
keşke başımı kaldırıp yüzünüze daha iyi bakabilsem. keşke daha yakından tanıyabilsem. bir bilsem. kimsiniz ve ne işimiz var birbirimizin hayatında? sizde benim cümlelerim var bende sizin gözleriniz.
//Nazan Bekiroğlu
Değil ki senden şikayet etmek, tutup baştan ayağa yaksan beni “üşüyordum ısınmış oldum.” derdim; kalbimi yerinden söküp bir köşeye fırlatsan, göğüs kafesime yerleşebilmek için kendine yer açıyorsun zannederdim.
Heves biter tortusuyla idare edersin. Yol uzun çünkü, yürümek gerek. Başkasının gösterdiği yoldan, gitmek bile istemediğin bir yere varabilmek adına yürürsün. Kan ter içinde kalırsın. Tökezlemek yasak. Düşersen yarı yolda bırakırlar. “Varacağımız yer önemli değil, sizinle beraber yürüyebilmek için çıktım ben bu yola” dersin ama onlar önlerine çıkan her engeli senden bilirler. Sen aynı ekmeği bölüşmek istersin, onlar “Lüzum yok biz tokuz” derler. Eşzamanlı bitişler güzeldir. Kimsenin kimseyi yarı yolda bırakmadığı bir son gibi. Güzel insanlar tanımışsındır. Gülmüş, ağlamış, üzülmüş, yorulmuşsundur yol boyu. Pişmanlıkların da olmuştur elbet. Hatalarından ders çıkarmış, çıkardığın derslerden bütünlemeye kalmışsındır her seferinde. Bir yere ait olmak istersin. Tribüne gidip marşlara eşlik eder, camide safları sıklaştırır, rakı masalarında kadeh kaldırırsın. Hiçbiri de dindirmez yalnızlığını. Sensiz de o tribünler inler, saflar sıklaşır, kadehler bir dolar bir boşalır.
“Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı heresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu'nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.”
Zülfü Livaneli, Huzursuzluk
Ağlamak, uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan kuvvetin son bir feryadıdır. Ağlayamadığımız zamanlar bizde o iktidarın da yok olduğu vakitlerdir ki, onun yerine geçen tesirli bir sükunet, en şiddetli elem gözyaşlarından daha gönül yakıcıdır. / İçimizde taşıdığımız o korkunç düşman, sakladığımız her şeyi içine attığımız o gölgeli uçurum, o aşağılayıcı karanlık, işte o bizim ve belki de bütün insanlığın ana rahmi, kendimizi defalarca o karanlıktan doğuruyor, o sırlarla dolu uçurumdan her seferinde bir başka insan olarak tırmanıyor ve her seferinde birisine, bize elini uzatıp kendimizden bir başkası olarak doğmamıza yardım etmesi için yalvarıyoruz. Aşk nedir diye soruyorsunuz, aşk budur bence, bir insana, kendimizi kendi karanlığımızdan bir başkası olarak doğurmamıza yardım etmesi için yalvarmaktır. Aşk geldiğinde, ellerinizi açıp, avuçlarınızdaki sıkı sıkıya tuttuğunuz gerçeklerin akıp gitmesine izin verin. O, size daha iyisini verecektir. Ellerinizi açmazsanız yok eder sizi, siz daha fark etmeden. İyi olan ne varsa, o ölümcül karanlıktan doğar. Kendimizi yeniden yeniden doğururuz. Yeni birinin, içimizden, içimizi parçalayarak çıkışını hissederiz. Yaşamak, bir başka biri olmaya çalışmaktır. Söyleyemediğimiz sırlarımızı unutmaya çabalamak ve kendimizi defalarca doğurmaktır. Kendinden korkmaktır yaşamak. Kendi karanlığından saklanmak için bir başka karanlık aramaktır. Bazen öyle bir an geliyor. Bazenler çoğalıyor. Bilmiyorum ben. Bitmiyor ama, azalmıyor, durulmuyor, bir nefes aldırayım demiyor, düzen seni dinlemiyor, ne diyor onu da pek bilmiyorum. Her şeyi duyuyor, hiçbir şeyi bilemiyoruz. Çok yorgunum, ama yine de beklediğim bir şey var. İnsanın uykusunun gelmesi ve beklediği güzel bir şeyi uykuda kaybetmek istemediği için ayık kalmak zorunda olması gibi bir şey. Her neyse ya da her kimse; gelsin artık, gel artık. Kendi karanlığımda kaybolmaktan çok yoruldum. Artık bulunmak istiyorum. Ben en çok, beni kimselerin görmediği zamanlarda benim. Yalnızlığımda kendimi hatırlarım, haddimi bildirir bana. Bir pencerem olsun istiyorum, artık. Hayata açılan, nefes aldıran bir pencerem. Biz bu çağın fiyakalı kaybedenleriyiz. Anlıyorsun değil mi?
Can Yücel bölücü. Nâzım Hikmet komünist. Necip Fazıl şeriatçı. Cemâl Süreya fazla erotik. Edip Cansever ayyaş. Turgut Uyar kafiyesiz. Sezai Karakoç İslâmcı. Câhid Zarifoğlu cihatçı. Bu memlekette şair olmak için bile devletin iznini almak gerekiyor. Düşünceye gem vuran, şuuru iğdiş eden edebiyat kontrol daireleri… Hepsi de birbirinin aynı olan kokuşmuş zihniyeti temsil ediyor.
ben seninle müşterek bir dert içindeyim
aslında o kadar önemli biri olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki. bunu temel bir aydınlama hali olarak ele alabilsek daha iyi olmaz mı. inanmak dediğimiz şey sonuçta insanın içinde başlattığı bir eylemdir. ve güzelliğe, aşka inanmak kadar ayrılığa da inanmak, hazır olmak gerekir. yani her güzelliğin sonunda bir kopuş, ayrılık pusuda bekler. madem öyle, başımıza gelen bu gibi tatsızlıklara bizi kendi bilinmeyenlerimizle yüzleştiren hayırlı felaketler gözüyle bakmamız gerekmez mi.
'bir cinayetten kalan hediyeleri saklamamalısın.'
oysa ne kadar kolay ölünebiliyormuş.