Tavsiyem: okumayı ve insanlık üzerine düşünmeyi sevmeyenler bu denemeyi okumaya hiç başlamasın.
Başlarda her şey olağan ve sıradandı. Her ne kadar doğuşumun üzerinden milyonlarca yıl geçmiş olsa da, değişen tek şey gezegenlerin yörüngelerindeki ufak sapmalardı. Karmaşa, yerini, an ve an artan bir düzene ve kendini onaran bir sisteme bırakıyordu. Biliyordum: kozmik sistem ya kusursuzlaşır ya da toz zerrelerine döner ve uzaya saçılırdı. Evren her halükarda kazanacaktı. Maddenin doğasında kaybetmek yoktu: Dönüşmek, biçimden biçime geçmek vardı. Hidrojenden helyuma, helyumdan karbona…
Tüm zamanımı, yakınımdan geçmekte olan meteor ve asteroitleri izleyerek, diğer yıldızları, meraklı bakışlar ile süzerek geçiriyordum. Yapabileceğim çok fazla şey yoktu. Sistemimi çok iyi biliyor, kendimden biraz da bu yüzden sıkılıyordum.
Gezegenlerimi izlemeyi uzun zaman önce bırakmıştım. Gezegenlerim diyorum onlara, çünkü gelişimlerinde dolaylı yoldan katkım olmuştu ve artık her santimetrekarelerini ezberlemiştim. İçerdikleri atomların türlerini, boyutlarını, yoğunluklarını ve sıcaklıklarını. Özellikle sıcaklıklarını. Bu benim işimdi çünkü. Bana dönük olan yüzlerini aydınlatıyor, aynı zamanda şanslı olan bazılarının da tamamen donmalarını önlüyordum. Donmak durağandır. Ve ben durağanlıktan nefret ediyordum.
Gezegenlerimi seviyor, her birine müthiş bir saygı duyuyordum. Çünkü bazıları benden kat ve kat yaşlıydı. Görmüştüm: Her yıldızın bir ömrü vardı. Ve o ömür bittiğinde başka ömürlerin başlaması için evrene saçılmamız gerekiyordu.Bir yıldız olarak tüm bu sürece tanık olmuştum. Zaman içerisinde kütle çekim ile parçalarımız birleşiyor ve yeni gezegenlerin tohumu atılıyordu. İşte o gezegenlerden bazıları dönüyordu etrafımda. Her biri hiç şüphesiz ki yıldız tozlarıydılar ve bir yıldızın etrafında dönüyorlardı. Yani ben gibi görünmeyen benler vardı etrafımda. Bunu biliyor olmanın huzuru ve benliğime karşı hissettiğim önem ile her şey çok daha aydınlık ve saf görünüyordu gözüme. Kozmos basitti: Temel bir kaç fizik kuralı ve öngörülebilir bir gelecek…
Zamanımın bir kısmını işte bu monotonluğun içerisinde tükettim. Fakat sonra ilginç şeyler oldu. İhtimalini dahi bilmediğim, asla öngöremeyeceğim bir şey… Gezegenlerimin birinde, -ki başlarda hiç birinin bir adı yoktu- bir hareket gördüm. Bir rüzgar değildi. Bir akıntı ya da bir deprem hiç değildi. Çünkü onları tanırım. Sadık kaldıkları yasaları da… Hayır, bu bambaşka bir şeydi. Tüm dikkatimle o gezegeni izlemeye koyuldum. Ve Gördüm. Fizik kurallarının çiğnenişini, olasılıkların uçsuz bucaksız evrenini gördüm. Gittikçe karmaşıklaşan, kendini bölerek çoğalan ve bölgesel şartlara uyum sağlayan, çok küçük ölçekte, fakat kesinlikle hareketli şeyler gördüm. Başlarda sadece okyanusların sıcak tabanlarındaydılar. Çok daha sonraları okyanusun her metre karesinde yaşayabilecek şekilde değiştiler ve birbirlerinden gittikçe farklılaştılar. Şaşkındım. Bilmediğim yeni yasalar türüyordu gözümün önünde ve ben ister istemez o hareketliliği besliyordum.
Artık sadece o gezegeni izler, sadece o gezegeni inceler olmuştum. Anlamaya, kendime bu durumu açıklamaya çalışıyordum. Fakat yapamadım. Anladım ki, açıklayamayacağım şeyler oluyordu etrafımda. Demek ki ‘‘Anladım.’’ dediğim o fizik kurallarını yeterince anlayamıyor, yeterince bilmiyordum. Bu, şahit olduğum hiçbir evrensel olaya benzemiyordu. Şaşkındım. Aynı zamanda meraklı ve heyecanlı… Ortada benim için bir bilinmeyen vardı. Ve tüm bilinenlerden sıkılmış olan ben, bu durumu büyük bir sevinç ile karşılıyordum.
Zaman durmuyordu. İzlemekte olduğum gezegen şekilleniyor, ben ise hayretler içerisinde seyrediyordum. Karalarının hiç durmadan yer değiştirmesini, üzerinde oluşan ince hava kütlesini ve gittikçe mavileşmesini, atmosferi sayesinde düşen ortalama sıcaklığını ve elbette zaman ile çeşitlenen ve kendi başlarına hareket edebilen o sihirli varlıkları… İzliyordum.
Fazlasıyla küçük ve güçsüz görünüyorlardı. Ayrıca çok kısa bir ömre sahiptiler. Fakat küçük ve güçsüz olmalarına rağmen doğaya saldıkları gazlarla içinde bulundukları gezegende köklü değişikliklere neden olabilecek kadar fazlaydılar. Tabi bunu biraz da benim sayemde yaptıklarını gayet iyi biliyorum. Ben, artık o hareketli küçük maddeler için büyük önem arz ediyordum ve bu beni hiç olmadığım kadar mutlu ediyordu.
Zaman içerisinde yerküredeki tüm okyanusa hakim oldular. Derken tuhaf ve bir o kadar şaşırtıcı bir şey daha oldu. Gözlerini karalara diktiler. Kıyı boyunca gezinip kendilerini yavaş yavaş karaya alıştırdılar. Hatta bir kaçı, sudan uzaklamayı ve buna rağmen hayatta kalmayı başardı. Bunu nasıl ya da neden yaptıklarını bilmiyorum ama bir şekilde başarmışlardı. Belki de usulca değişen çevre, onları da değişime zorlamıştı. Nihayetinde adaptasyon, yok olmayı engelleyen bir güçtü ve onların uyum sağlama konusundaki yetenekleri muazzamdı.
Gözlerime inanamıyordum. Fizik yapıları öyle çok değişti ki, birbirlerine hiç benzemiyorlardı artık. Tamamen başkalaşmışlardı. Doku ve organ sistemleri gittikçe karmaşıklaşıyor, bazılarının ise bedensel boyutları durmadan büyüyordu. Çevrenin onlara sunduğu imkanlar değişiyor, dolayısıyla beslenme alışkanlıkları da her geçen gün farklılaşıyordu.
İçinde bulundukları doğayı gözlemlerken fark ettiğim bazı kurallar vardı. Örneğin güçsüz ve savunmasız olanlarının çok daha az yaşaması gibi. Sadece güçlülerin çoğalması ile gittikçe daha da güçlülerinin oluşması gibi. Anladım ki doğa zayıfları pek sevmiyordu. Çünkü güçlü olanı bağrına basıyordu ancak. Çünkü sadece güçlü olanın gen havuzu bir sonraki nesle aktarılmaya layıktı. Bu sistem her ne kadar acımasız görünse de kendi içinde müthiş bir ahenk ve dengeyle işliyordu. İstiyordu ki, her çeşitlilik, varlığını en üstün formu ile sürdürsün. Ve bunu başarmak için değişim ve uyum şarttı. Anlayabiliyor, sistemi sorgulamıyor, onu olduğu gibi kabulleniyor ve ona hak veriyordum.
Ovalarda, vadilerde, dağ eteklerinde ve zirvelerde geziniyor, gözlerimin önünde oluşan ve halen oluşmakta olan harikuladeliğe her geçen gün daha da hayran oluyordum. Toprağın üzerinde büyüyebilen yeşil varlıklar çoğalıyor, onu tüketen diğer varlıklar ise bu durum karşısında sayılarını ve hakim oldukları bölgeleri arttırıyordu. Her türü ayrı ayrı seviyor, her türü büyük bir merakla inceliyordum. Fakat bir tür vardı ki, beni her geçen gün daha fazla şaşırtıyor, daha fazla ilgimi çekiyordu. Fiziksel olarak fazlasıyla güçsüz olan bu tür, etobur olan uzak akrabalarından korunmak amacıyla ağaçlarda yaşıyordu. Uzun yıllar bu böyle devam etti. Ta ki onlar için mecburi göç vakti gelinceye dek.
Gezegen soğuyordu. Periyodik olarak soğuyan bu gezegen, üzerinde yaşayan bu müthiş varlıklar için yer yer bir tehdit unsuru oluşturabiliyordu. Bu da güçsüzü ve güçlüyü birbirinden ayırmak için gereken bir sınav olabieceğini düşündüm. Bu soğuma, yumuşak bir geçiş ile gerçekleştiğinden bazı türler bu duruma uyum sağlayabiliyor, uyum sağlayamayan bazı sıcak kanlı varlıklar ise daha sıcak bölgelere göç etmek zorunda kalıyordu. Ve özellikle ilgimi çeken bu tür için göç vakti gelip çatmıştı.
Alıştıkları ve yüz yılar boyunca adapte olarak hayatta kaldıkları değerli yaşam alanlarını yitirdiler. Yetmezmiş gibi bir de kendilerinden kat ve kat güçlü yırtıcılarla karşılaştılar. Korktular ve çoğu zaman saklandılar. Beslenme olarak hepçil varlıklardı. Buna mecburdular. Otları ve meyveleri büyük bir titizlik ile seçerek, etleri ise kendilerinden daha küçük varlıkları avlayarak elde ettiler. Kimi grupların yerleştiği yeni yerlerdeki ağaçlar giderek kuruyor, bitki örtüsü çalılaşıyordu. Üzerlerine çıkacakları ağaçlar yok denecek kadar azdı artık. Ve içlerinden bazıları arka ayaklarının üzerinde daha çok durmaya başladı. Şaşkındım… Değişimler görmüştüm. Ama bu çok hızlı oluyordu. Çünkü benim gibi bir yıldız için birkaç milyon yıl, dünya varlıkları için birkaç gün gibiydi. Zaman algılarımızın arasındaki fark, onları kavrayışımı zorlaştırsa da anlamaya çalışmaktan asla vazgeçmiyordum.
İlerlemeyi hiç bırakmıyorlardı. Her geçen gün yeni şeyler öğreniyordum onlardan. Beni en çok büyüleyen şey ise benden bir parçayı kontrol etmeyi öğrenmeleri oldu. Ateş… Bu onların ısınma ve savunma sorununu çözmüştü. Bunun büyük bir adım olduğunu biliyordum. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Onlardan öğrendiğim bir diğer şey ise fiziken güçsüz bir varlığın kendisinden çok daha güçlü bir varlığı yenebilecek olmasıydı. İşte bu mucize, zeka ile mümkün olabiliyordu. Zeka denen bu düşünme yeteneğini de korku ve yaşama arzusu besliyordu. İzlemekte olduğum bu türde, her ikisi de yoğun olarak bulunmaktaydı. Ve yendiler. En büyük, en yırtıcı olanlarını dahi dize getirdiler. Milyonlarca yıllık acı onları olgunlaştırmış, çaresizlik ise onlara yol göstermişti.
Artık arka ayaklar üzerinde rahatça koşabiliyorlar, ön ayaklarla da ayrıntılı işleri kolaylıkla yapabiliyorlardı. Ama şaşırmam için henüz çok erken olduğunu hissedebiliyordum. Yaşadıkları mağaraların duvarlarına kazıdıkları figürlerden, kullandıkları çeşitli eşyalardan, üzerlerinde duran ve başka varlıklara ait olan kürklerden… Ve elbette birbirlerine seslenişlerinden… Anlıyordum: Dillerinin temellerini atıyorlardı. Kendilerini ifade etmeleri her geçen gün kolaylaşıyordu. Doğada çaldıkları bazı sesleri kullandılar önce. Sonra özgüsel nidalar yerleşti dillere. Ve çıkarttıkları tuhaf sesleri gittikçe karmaşıklaşan bir düzene sokup ilk cümleleri bağırdılar birbirlerine. Bu inanılmaz bir gelişmeydi işte. Çünkü bilgi denen hazine, aktarılmayı ve birikmeyi bekliyordu. Büyümek, güçlenmek ve ilerlemek için bu şarttı. Nihayetinde bilgi ve tecrübe, bilinç denen özgürlüğün yapı taşlarıydılar.
Gezegenin dört bir yanına dağılıyorlardı. Birbirlerinden uzaklaştıkça, görünüşleri ve hatta kabiliyetleri çeşitleniyordu. Fakat bir çoğu, buna rağmen tek bir bölgeye yerleşemiyor, sürekli göç etmeye mecbur kalıyordu. Fakat bu durumun da değişmek üzere olduğunu görebiliyordum.
Bu mavi gezegen, sistemim içerisindeki diğer gezegen ve uyduları unutturmuştu bana. Ve artık bir de ismi vardı. Dünya… Bu adı kendi sakinleri vermişti ona. Hoşuma gitmişti. Dünya… O bu ismi verenlerin vasıfları ile büyüleniyor, ortaya koydukları uğraş ve icatlarla her geçen gün gözümde biraz daha büyüyorlardı. Fakat gariptir ki insanlar, kendilerini diğer tüm türlerden çok daha üstün ve farklı bir noktada görüyordu. Doğa canlılarını; bitkiler, hayvanlar ve insanlar olarak üç temel gruba ayırmış olsalar da bu durum hiç değişmiyordu. Açıkçası başlarda pek önemsememiştim. Gelişim yolundaki bir alt basamağın kusru sanıp üzerinde öyle çok durmamıştım lakin zamanla anladım ki insanlar, doğa içinde üstünlük belirten kabiliyetlerin gölgesinde, -gereksiz bir kibir ile doluyor- diğer tüm yaşamı aşağılarcasına yaşıyordu. Bu gerçeği görüyor olmanın verdiği huzursuzluk ve ürpertiyle derin bir merak içinde bekliyor, gelecek adına kaygı duymaktan başka bir şey yapamıyordum. İşte bu beni gerçekten üzüyordu. Ama onları da anlayabiliyordum: Kendi aralarında gayet iyi bir şekilde iletişim kurabiliyor, bu şekilde çok iyi organize olabiliyor ve güçlerini birleştirerek her türlü zorluğu aşabiliyorlardı. Fakat doğada yenilmez olmalarını sağlayan mecburi birlik ve beraberlik kısa sürmüştü. Çünkü artık rakip olarak birbirlerini seçmeye başlamışlardı.
Bana güneş diyorlardı. İlk duyduğum da biraz garipsemiş olsam da çabuk alıştım. Hakkımda çok fazla şey bilmeseler de her geçen gün daha fazlasını öğrenerek bilgilerini biriktiriyorlardı. Seviyorlardı beni. Onlara aydınlığı ve sıcaklığı benim sağladığımı biliyorlardı artık. Lakin kimi zaman bu durumu fazlasıyla abartıyorlardı. Ben, milyarlarca yıldızdan sadece biriydim ve onlar beni tanrı sanıyorlardı. Kızamazdım onlara. Hayatlarının devamlılığı için etraflarında olmam gerekiyordu ve bunu anladıkları anda bana bakış açıları tamamen değişmişti. Anlama ve açıklık getirme eğilimleri onları büyük sanrılara sürüklüyordu. Akıllarının açıklayamadıklarını hayal güçleriyle tamamlıyor; garip mitler, teoriler ve gerçeği yansıtmayan efsaneler türetiyorlardı.
Zamanla toprağı ve bitki dedikleri -çok daha az ve yavaş hareket eden- canlıları tanımaya başladılar. Hatta yeterince izleyerek ben gibi diğer yıldızları da… Ardından yılları, mevsim denilen kesimlere ayırıp, tarih dedikleri küçük parçalara böldüler. Bu onlara bir çok avantaj sağladı. Yerleşik hayata geçmeyi kolaylaştırmak ve bu şekilde tarım ile rahatça uğraşmak gibi. Yıldızlar tarihi, tarih ise yapılması gerekenlerin doğru anını söylüyordu onlara. Toprağı, bana bakarak ekiyor, bana bakarak biçiyorlardı. Çünkü her bitkinin sevdiği bir tarih vardı ve bu tarihi belirlemek için yıldızları kullanmayı artık biliyorlardı.
Toplayıcılık onlar için en kolayıydı. Bilgi gerektirmiyordu mesela. Fakat doğadaki kısıtlı kaynaklar çabuk tükenebiliyor, besin olarak kullanılan çoğu bitki, soğuk havada yaşayamıyordu. Oysa tarımla, istedikleri ürünü doğru zamanda, yüksek miktarlarda yetiştirir hale gelmişler, birikim yaparak da kışları kıtlık çekmeden rahatça geçirmişlerdi.
Yıldızları tanımaya çalışmaları, düşünce yapılarını derinleştirmiş, bazı gizemleri sorgulama yetisini ve cesaretini onlara bahşetmişti. Merak, zaten içlerinde hep vardı. İnsanların bu öğrenme arzusu, beni her daim etkilemiştir. İlginçtir ki, -ihtiyaçları olmasa dahi- her şeyi anlamak istiyorlardı. Kendilerine açıklayamadıkları şeyleri ise tanrıya veyahut tanrılara bağlıyorlardı ve bu şekilde sihre ve doğa üstü güçlere karşı olan inançları her geçen gün artıyordu.
Etrafımda dönüşlerini izlemekten hiç sıkılmıyordum. Hatta bazen uydusu olan ay, aramıza giriyor, görüş alanımı kapatıyordu ve bu durum canımı biraz sıkıyordu. Ama uzun sürmüyordu elbet. Tek eğlencem ve tek merakım olmuşlardı. Öğreniyordum. Onlar ile her şeyi yeniden öğreniyordum.
Dünyayı henüz tam olarak bilmiyor, içinde bulunduğu evreni ise tanımıyorlardı. Fakat bu durumun çok uzun sürmeyeceğine emindim. Öğrenme ve keşfetme hızları beni hayrete düşürüyordu. Aklıma dahi gelmeyecek şeylerle uğraşıyorlardı. Taş yapılar, köprüler, su kanalları, çeşit çeşit çok işlevsel eşyalar gibi… Geçmiş zamanlardaki hallerini düşündüğüm vakit, heyecana, şaşkınlığa ve büyük bir meraka kapılıyordum. Özellikle de ‘‘yazı’’ dedikleri tekniği kusursuzlaştırıp dilleri ile uyum halinde kullanmayı başardıklarından sonra… Bu gelişim, onları geleceğe taşıyacak en kestirme yol olacaktı. Bilgi, paylaşıldığı zaman yığınlaşıyor, biriken bilgi ise kitaplara aktarıldığı zaman ölümsüzleşiyordu. Okumak kalıyordu geriye. Kısa süreli bir eğitimle insanların tümü başarabiliyordu bunu. Artık onlar için okumak, yaşamadan yaşlanmak gibiydi. Bilmenin verdiği huzur insanı iyi ve aydın kılıyordu. Ve bu şekilde diğer türlerle aralarındaki uçurum gittikçe büyüyordu. Kim inanabilirdi ki onlardan biri olduklarına. Biraz da bu yüzden tek ve özel saydılar kendilerini. Biraz da bu yüzden, şartların güçlendirdiği zekalarını eşsiz ve yenilmez sandılar. Doğanın içinde bulunan tür çeşitliliğinde bir emsallerine daha rastlayamıyorlardı çünkü. Çünkü onların evreninde, kendini bilen canlı, bilinçli, bilinçli canlı ise yüce kabul ediliyordu. Oysa onlara bu yüceliği bahşeden doğaya karşı saygısızca davranışlar sergiliyorlardı. Bu mevcut körlük, beni derin düşüncelere sevk ediyordu.
En şanslı yıldız ben olmalıydım. Belki de içlerinde sadece benim sistemimde böylesi bir varlık vuku bulmuş, ancak benim sistemimde bilinç taşıyan varlıklar meydana gelmişti. Tüm galaksiyi göremiyordum ama belki de ancak ben tanık olmuştum onlara. Ama fark ettiğim bazı gerçekler de vardı elbet. Tek olamayabileceğimi anladığım gerçekler… Yaşam için vazgeçilmez olan atomlar; karbon, oksijen, azot ve hidrojendi. Uygun sıcaklık ve tabi ki uygun atmosfer şarttı. Nede olsa yaşamın temelinde suyun bulunması yetmiyor, aynı zamanda sıvı halde olması da gerekiyordu. Olasılıkları şöyle bir düşününce anladım ki, benim tanık olduklarımın benzerlerine tanık olabilecek binlerce hatta milyonlarca yıldız olmalıydı. Sadece içinde bulunduğum galakside dahi binlerce… Ve tüm evreni düşününce, belki de milyonlarca… Hiçbir zaman bilemeyecektim tabi ama bunun mümkün olduğunu bilmek dahi beni heyecanlandırmaya yetiyordu. Onlar ise bu durumu büyük bir kibirle karşılıyorlardı. Çünkü bakıyor, göremiyorlardı. Evrenin merkezinde olduklarını ve tüm evrenin sadece onlar için yaratıldığını var sayıyorlardı. Bazen bende kapılıyordun onlara: başka ihtimallere de açmaya çalışıyordum zihnimi. Ama bu savruluşları da kısa sürüyordu. Derhal vazgeçiyorlardı az önce kanun dedikleri gerçeklerden. Bir yenisini buluyor, hiç vazgeçmeyecek gibi tapıyorlardı ona. Daha sonraları ondan da bir çırpıda vazgeçebiliyorlardı. Bin yıl önceki inançlarına bakıp gülüyor, bin yıl sonra da geriye bakıp gülebileceklerini unutuyorlardı.
Savaşıyorlardı. Hem de çok fazla… Birbirlerine üstün gelmeyi ve birbirlerinin üzerine basarak yükselmeyi çok seviyorlardı. Çünkü maddi imkanlara karşı olan açlıkları bitmek tükenmek bilmiyordu. Gücü arzuluyorlardı ve onlar için güç; kıymetli madenler, verimli topraklar ve jeopolitik konumdan geçiyordu. Güç; fakir ülkeler için kaynaklardan, küçük ülkeler için daha fazla topraktan, her ikisine de ihtiyaç duymayan ülkeler içinse bilim ve teknolojiden geçiyordu. Dolayısıyla, savaşıyorlardı. Tek kazananın ölüm ve sefalet olduğu nice savaş patlak veriyordu. Zaferler sadece birer ilizyondu. Zafer sanrısı içinde, aslında insanlığın kaybettiğini göremiyorlardı.
Dünya parçalanıyordu. Yüzlerce dil ve kültürle yavaşça ve emin adımlarla parçalanıyordu. Ülkeler, diğer ülkelerce, insanlar ise diğer insanlarca sınıflandırılıyordu. Almanya, Çin ve Mısır gibi… Soylular, şövalyeler, askerler ve halk gibi… Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve Budist gibi… Ve endişelerim her geçen gün artıyordu. Çünkü onlar, tüm insanların eşit hak ve hürriyete sahip olduklarını unutmuş bir haldeydiler ve tüm bu sınıflaşma, adaletsizliği meşrulaştırıyordu. Koyu tenli olan hem türlerini köle yapmaları, kendilerinden güçsüzleri sömürmeleri ve daha fazlası için, azı ile yetinenlere zulmetmeleri bunu kanıtlıyordu.
Artık doğal düşmanlarının olmayışı türeyişlerini muazzam bir hızda arttırmıştı. Zaman içerisinde sayıları inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Yerleşim yerleri öyle büyük alanları kaplar oldu ki, diğer türlerin yaşam alanlarını işgal eder oldular. Ve hatta bir çok türün soyu, insanlar yüzünden tükendi. Bilinçli ve üstün bir canlının yapmaması gereken ne varsa yapıyorlar, lakin yine de kendilerini evrenin ve gelişmişliğin zirvesinde görüyorlardı. Bense bakış açılarına gülüyordum sadece. Merakımı gittikçe yitirsem de içimde parlayan cılız bir ihtimalin varlığıyla bekliyor, aslolanın kıymetini ve mevcudiyetin gerçekliğini idrak etmelerini umuyordum. Evet, bu bir gün gerçek olacaktı. Fakat bunun çok geç olmamasını diliyordum.
Gelişimi yanlış anladıklarını görebiliyordum. Teknolojiyi ileriye taşıdıkça özlerini unutmaya başlıyor, -nereden geldiklerini bilmezmiş gibi davranıp- konfor ve rahatlık uğruna çevrelerini mahvedebiliyorlardı. Tükettikleri kaynakların bazıları dünyanın doğal yapısına ürkütücü zararlar veriyordu. Dünyanın, sadece kendisi için yaratıldığını düşünen bu tür, aynı dünya için büyük bir tehdit unsuru olabiliyordu. İşte bunu aklım almıyordu. Ne yani, sahip oldukları başka bir dünya vardı da benim mi haberim yoktu? En kötü senaryolarda dahi geliştirmiş oldukları son teknolojiyle dünyayı terk edip başka gezegenlerde kolonileşme planları yapıyorlardı. Oysa ne büyük bir mantık hatası! O geliştirilen teknolojiyi içinde bulundukları gezegeni -terk etmekten ziyade- iyileştirmek için kullanmak hiç mi akıllarına gelmiyordu?.. Anlıyordum: Sonlarını göremeyecek kadar kördüler fakat kendilerine gelişmiş ve bilinçli bireyler olarak görmeye devam edebiliyorlardı. İşte asıl bu çelişkinin varlığı tüm endişelerimi körüklüyordu.
Dünya ülkelerinin elinde, tüm gezegen çapındaki açlık, barınma ve sağlık gibi mühim sorunları kolaylıkla ortadan kaldırabilecek güç ve kaynak mevcuttu. Görebiliyordum bunu. Ama nasıl oluyorsa kimse bir şey yapmıyor, aksine, bu sorunları daha da büyütebilecek kararlar alıyorlardı. Anlıyordum ki izlemekte olduğum devirde, insanlığın değil, ülkelerin menfaati düşünülüyor, yükselmek için basamak olarak, itina ile köleleştirilmiş verimli coğrafyalar kullanılıyordu. Bilinç, henüz doğada köklü bir değişiklik yapmamıştı anlaşılan: güçlü balık güçsüz balığı hala yiyordu.
İnsanlarda, sadece acı ve dram görmüyordum elbet. Nefret, korku ve kötülüğün dışında; mutluluk, sevgi ve iyilik de görüyordum. Karanlıklarının içine dalınca zayıf bir ışık fark ediyor, ümitsizliğin içine hapsolmuş ve zamanla solmuş bir parça umutla karşılaşıyordum. Umut… Bu kelime beni büyülüyordu. Gelecek denen meçhule ulaşmak adına -çekilmez dahi olsa- şimdiki zamana katlanmayı sağlıyor, zorlukların şiddetini azaltıyordu. İnsan denen bu tür kesinlikle sihirliydi. Buna emindim. Ne tür bir bedbahtlıkla karşılaşırsam karşılaşayım insanlıktan umudumu kesemiyordum. Biri çıkıp tüm kızgınlığımı ve geçmişin izlerini silen mucizevi ve hayran kalınası adımlar atıyor, ruhumun yeniden ilgi, merak ve umut ile dolup taşmasını sağlıyordu.
Beni şaşırtan bir diğer özellikleri ise karşı cinse karşı duydukları hislerin diğer hiçbir tür ile örtüşmüyor oluşuydu. ‘‘Aşk’’ dedikleri manevi durumu çok ciddiye alıyor, o hal içerisindeyken sadık, hoş görülü, mutlu ve çok daha iyi ve hassas birer birey olabiliyorlardı. Yani aşk onları iyileştiriyor, verdikleri değerleri kökten değiştiriyordu. Bu uğurda kendi hayatından vazgeçenleri görüyordum. Hatta bu büyük fedakarlığa gözlerini dahi kırpmadan atılıyorlardı. Galiba, ancak benliklerini hiçe saydıkları zaman insan olduklarını hatırlıyorlardı. Örneğin, baba ya da anne oldukları an, çok daha merhametli, düşünceli ve bilinçli davranabiliyorlardı. Teorim doğruysa şayet, insan denen türü sadece sevgi kurtarabilirdi. Çokça sevgi…
Yazıyı kullanmalarının ve ilk kitabelerin ortaya çıkışının ardından sadece birkaç bin yıl geçmişti. Fiziksel gelişim için neredeyse bir hiç olan bu süreç, zeka seviyeleri, hafıza kapasiteleri ve öğrenme hızları üzerinde büyük bir sıçrayışa neden olmuştu. Bu şekilde, şu an sahip oldukları bilim ve teknolojiyi meydana getirmiş, merak duyma ve öğrenme isteklerini arttırmışlardı. Fakat mevcut gelişimi sağlayan şey ne zaman ne de meraktı. Her geçen gün bilginin kayıt altında olarak yığılması, savaşmak veyahut savunmak adına yeni teknolojilerin peşine düşülmesi, ülkelere bölünen dünyanın içerisinde üstünlük kurma çabaları ve elbette ki bu amaçlar doğrultusunda elektriği anlama ve onu kontrol altına almayı başarmaları, gelişim süreçlerine muazzam bir ivme kazandırmıştı. Fakat bazı gelişmeler vardı ki, beni sadece endişelendirmiyor, hayli korkutuyordu. Atomun parçalanabilirliği gibi… Ve bu teknolojiyi, hala ilkel içgüdülerinden kurtulamamış insanların kontrol altında tutmaya çalışması gibi… Nükleer enerjinin getirdiği avantajlar, dezavantajları konusunda insanı kör edebiliyordu. Tabi zamanla meydana gelen birkaç kötü tecrübeyle fark edilen bazı gerçekler oldu. Anladılar: Bilmek, çoğu zaman yetmiyordu. İllaki düşmeleri, tekrar ayağa kalkıp hayattan ders çıkarmaları gerekiyordu. Bazı şeyleri zor yoldan öğrenmeleri beni biraz düşündürüyordu. Bilince sahip olmalarına rağmen böylesi adımlar atıyor oluşları bana hiç de mantıklı gelmiyordu.
Beni biliyorlardı artık. Sistemimi ben kadar olmasa da az buçuk tanıyorlardı. Nasıl oluştuğumu ve hatta nasıl öleceğimi dahi anlamışlardı. Ve dolayısıyla nasıl öleceklerini de… Çünkü onlar için ben, kısıtlı bir yakıtla (hidrojen) çalışan devasa bir sobaydım. Ve son her ne kadar uzak görünse de oradaydı. Onları bekliyordu. Anlamışlardı. Aynı teknolojinin iki farklı nimeti ile fark etmişlerdi bunu. Optiğin yüzlerce kat küçültme ve büyütme özellikleri, onlara bir çok yeniliğin ve gelişimin kapılarını açmıştı. Mikroskop ile mikro düzeyle, teleskop ile makro düzeyle tanışmışlardı. Ama en büyük farkındalığı Hubble adlı uyduyu dünya yörüngesine yerleştirmeyi başararak elde etmişlerdi. Evrenin oluşumu ve yapısı hakkındaki temel bilgilere ulaşmaları işte bu şekilde mümkün olmuştu. Yeni bir döneme girilmişti artık. Bilim ve farkındalık çağı… Kişisel gelişim ve benliği tanıma çağı… Diğer türleri koruma ve dünyanın mevcut durumunu kavrama çağı… Farklılıkların kötü bir şey olmadığını anlama, saygı ve sevgi çağı… Ölümü keşfetme ve ölmeyecek gibi yaşamaktan vazgeçme çağı… Maddeyi anlama ve maneviyata değer verme çağı… ‘‘Ben’’ merkezli ideolojileri terk etme ve nihayetinde evrenselleşme çağı… Lakin insanlık, bu çağa ulaşmak ve ardına adım atabilmek için büyük bir sınav vermeliydi. Çünkü şimdiki zamanı diledikleri şekilde -sonuçları görmezden gelinen ve sadece daha fazla para kazanma hedefiyle- yaşamaları, bir sonraki nesli büyük bir tehlikenin içine atıyordu. Yazmaya onlar başlamamıştı belki fakat bu hikayenin sonunu onlar belirleyecekti. Dünyanın halinden memnun tek bir insan bulunmuyorken, dünyanın bu halde olmasını açıklamak çok zordu. Belli ki ne yaptığından ya da yaptığı şeylerin sonuçlarından bi haber bir insanlık yönetiyordu dünyayı. Ve gelecek, belirsizlik barındırmayan bir bilinci selamlıyordu sadece. Umut vardı. Ama zaman ve dünya kısıtlıydı.