Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
NASA
Sade Olutola

pixel skylines
TMBGareOK. The Official They Might Be Giants tumblr
YOU ARE THE REASON

❣ Chile in a Photography ❣

PR's Tumblrdome
The Stonewall Inn
🩵 avery cochrane 🩵
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
Monterey Bay Aquarium
RMH

roma★
No title available
hello vonnie
Phantogram Three

bliss lane
I'd rather be in outer space 🛸

Game Changer & Make Some Noise

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Kazakhstan

seen from Singapore

seen from United States

seen from Brazil

seen from Uzbekistan

seen from Singapore
seen from United Kingdom

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Germany
seen from Argentina

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Malaysia
@shadelessmind
Hustle Nasıl En Sevdiğim 2. Spor Filmi Oldu
"Hustle Nasıl Coach Carter'dan Sonra En Sevdiğim 2. Spor Filmi Oldu" başlıklı enine boyuna bir blog yazısı yazacaktım aylar önce. Filmi geçen sene Ağustos’ta izlemiştim. Araya çok şey girdi.
Üşendim. Daha doğrusu kafamdakileri aktarmaya üşenmedim de bilirkişi gibi uzun uzun film analizi yapmaya, ahkam kesmeye üşendim. O kadar zaman geçince bir de film tazeliğini yitirince… Ama hiçbir şey söylemeden de edemedim. En iyisi dedim söyleyeyim de, az şey söyleyeyim dedim sonunda. Aklımda kaldığınca…
Bu film hayatınızı değiştirmeyecek, benim de değiştirmedi. Ama filmi izlemeye ayırdığım 2 saati hayatımda çok güzel geçirdiğim 2 saatlik dilimler arasına sokmayı başlardı. Bir de bunları yazmak istedim çünkü böylesi ahenkli bir kelime esprisini bir başlığa taşıma fırsatını tepmek istemedim. Hustle nasıl buna hasıl oldu? Başlayayım. Eheh.
Adanmak - Ali Granit (inceleme)
Hayatında basketbolun bu kadar yer edindiği biri olarak Yalçın Granit’in sadece ismini (o da üstünkörü) biliyor olmak utanç veriyor bu kitabı okuduktan sonra. Tarih kitaplarına karşı biraz mesafeli dururum normalde. Biyografi kitaplarıyla haşır neşir olabilmem için ise yaşam öyküsünün çok iyi derlenmiş ve kitabın dilinin bir ustanın dokunuşlarıyla donatılmış olması gerekir. Diğer türlü sıkılır ve okuma eylemini kendi kendime eziyete dönüştürürüm. “Adanmak” hem bir biyografi hem de bir tarih kitabı. Bunu, kitabı okurken fark ettim. Türk basketbolunun tarihiyle Yalçın Granit’in bu kadar içli dışlı olduğunu, efsanenin aynı zamanda tarihin büyük kısmına doğrudan etki ettiğini, basketbolla yatıp basketbolla kalktığını, tek yaşam gayesinin her gün en azından birkaç genci daha basketbola kazandırmak olduğunu sayfalarda dolaşırken öğrendim.
50′li yıllarda şöyle posterler verebilen bir oyuncudan bahsediyoruz. Çıtayı çook çok yükseklere çeken bir basketbol insanından.
Ankara - Yakup Kadri Karaosmanoğlu (inceleme)
248- Milli mücadele dönemi, Cumhuriyetin kuruluşu ve ilk yıllarını anlatan, o döneme dair ilk durum öyküsü denebilecek eserlerden Ankara. Yakup Kadri Bey, baş kahraman Selma Hanım'ın hayatı ve hayatına giren üç erkek üzerinden bu üç dönemi üç bölümde anlatmış. İlk bölüm Selma Hanım'ın Nazif Bey ile birlikte milli mücadeleyi destekleyen bir çift olarak İstanbul'dan Ankara'ya taşındıktan sonra o zamanın köyden hallice Ankara'sında başlıyor. Ankara'nın eğitimsiz, gün görmemiş, savaşın da etkileriyle perişan haldeki mahalle ortamına ayna tutarken savaşın gidişatıyla ilgili çok fazla detay vermeden rütbelilerin yaşantısına da değiniyor.
Okuyacam, Okuyom, Okudum (Bölüm - 1)
Anlatmaya baştan, en baştan başlasam ve kronolojik olarak gitsem güzel olacak. Neden böyle yaptığımı en sonda değil de en başta söylemek ise anlaşılma kaygısı güdüyor olmamın bir neticesi olsa gerek. Çünkü yirmi küsür senedir eğitiliyor, eğitiyor ve bu "eğitim sürecinin” içinde bulunuyorum. Dünyada var olduğum sene sayısı kadar. Tüm bu eğitim sürecinin bende oluşturduğu yegane ve değişmez izlenim de eğitimin anne karnında başladığı ve mezarda sonlandığı. Sonrasını ise bilmiyorum, göreceğiz.
Bilim, Teknoloji, Sanat, Yaşam
siteyi ufaktan göstermenin zamanı geldi……
henüz bitmemis olsa da, nası olmus?
Güzel bir şey oluyor
Buna benzer https://bilimneguzellan.net/ vardı bir de. Biraz dutluğa dönmüş olsa da editörler hala arada bir “Anaa bizim site vardı ya lan” diyip güzel makaleler paylaşıyorlar.
Bu yeni oluşumun akıbeti ona benzemez umarım. İnsanlar bilimi de sanatı da kendi sitelerinden değil Twitter ve Instagram’daki “Yalan Yanlış Hap Bilgi” sayfalarından takip etmeyi tercih ediyorlar. Öylesi daha kolay tabi. Kıymetli zamanlarını faideli, kaliteli bilgilere ayıracak değiller ya.
14 Sene Öncesinden Bir Komikli Video Üzerine Aşırı Felsefi Düşünceler
Zamanında, Beyaz Show’un Beyaz Show olduğu zamanlarda, skeç gibi, montaj gibi, dublaj gibi çeşitli formatlar denenirdi programda. O günlerden kalma, hala daha zaman zaman açıp izlediğim bir video var Youtube’da.
İzlediyseniz eğer görüldüğü üzere aşırı komik, kahkaha tufanı bir video değil. Zaten ben de izlerken yerlere yatmıyorum.
Bu videoda ilk izleyişimde olmasa da sonraki izleyişlerimde George Clooney abimize söyletilen sözler dikkat çekici bana kalırsa. Bir esnaf ağzıyla söyletilen hayat dersleri olmasını istemiş videoyu hazırlayanlar. Sözlerin “ders” olan kısımları ise gerçekten de zaman zaman bana ders vermiştir desem yeridir. Şöyle diyor:
“Hayatı parsellemeye gerek görmüyorum. Babalar günü, anneler günü, çamaşır günü falan diye gündelik sevdalar peşine karnım her zaman tok oldu. Çünkü bana bir Yusuf Usta’nın tavsiyesi vardı: “Hayat yaz yağmuru kadar kısadır, şemsiyesiz dolaş“ derdi. Bazı çevreler ÖSS’nin açılımını heralde Öğrenciyi Sıkıntıya Sokma olarak algılıyor ki işte sınava giderken yanınızda bir kova su götürün, çikolata alın, iki kesme şeker, zincir, takoz... Bunlara gerek görmüyorum ben işte. Bir kutu kalemtıraş alınca ne olacak sanki sınavı mı geçeceksin? Genç arkadaşlara benim buradan tavsiyem baştan böcek olmayı kabullenip de sonradan ezildik diye vızzıklamasınlar. Yani bu benim tecrübelerim tabi. Adettendir tabii sınava girecek arkadaşlara da buradan başarılar diliyoruz. Selametle. Hayırlı işler.”
Bu metinde benim dikkatimi çeken, zaman zaman aklıma gelen ve hayatıma çeki düzen vermemi sağlayan iki ana felsefe var:
1- Hayat yaz yağmuru kadar kısadır, şemsiyesiz dolaş.
2- Baştan böcek olmayı kabullenip de sonradan ezildim diye vızzıklama.
Bu iki düsturu da benimsemeye ve hayatımda uygulamaya çalışıyorum. Hayatı yaz yağmuruymuşçasına yaşamaya çalışıyorum mesela yeterince pozitif olabildiğim zamanlarda. Bir nevi anın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Problemlerimi çözüm sırasına sokup şimdiki zamanı yaşamama engel olan sıkıntılarımı geri plana atabilmeye çalışıyorum. Bunu her zaman buraya yazdığım kadar kolay başarmak mümkün olmuyor tabii ki, ama en azından deniyorum. Aklımın bir köşesinde şemsiye taşımayı ne kadar da sevmediğim hep duruyor. Bir de yine bahsettiği gibi ‘özel’ günlerden oluşan gündelik sevdalara gerçekten karnı tok bir insan yarattım sanırım zaman içinde. Hayatı parsellemekten pek haz etmesem de bu konuda çok fazla ‘yabani’ görünmemek için toplumsal normların dışına çıkmamaya ve “çamaşır günlerini” kaçırmamaya gayret ediyorum.
Öte yandan aldığım kararların olası etkilerini hesaba katarken de ‘acaba böcek olmayı mı kabulleniyorum’ sorusunu kendi kendime soruyorum. Bir işi yapmaya üşendiğim zaman, bir adımı atmaya çekindiğim zaman, düştüğüm ve yerden kalkamadığım (ya da pes edip kalkmaya üşendiğim zaman) o kararı uygulamanın mı yoksa uygulamamanın mı beni böcek yapacağını düşünüyorum. Ya da bu kararın sonucunda bir böceğe dönüşecek ve ezileceksem bile buna değip değmeyeceğini ve sonradan ezildim diye vızzıklayıp vızzıklamayacağımı sorguluyorum. Çoğu zaman mantık çerçevesinde düşünen her insan gibi böcek olmamanın daha seçilesi yol olduğuna kanaat getirsem de zaman zaman diğer yolu da denemeye değeceğini değerlendiriyorum. Sonucunda zararlı çıkarsam da vızzıklamıyorum. Bunu baştan kabullenmiştim çünkü.
Yıllar öncesinden kalma 240p görüntü kalitesindeki ve kimine göre komik bile olmayan, mesaj kaygısı ise kesinlikle gütmeyen bir videodan bu kadar çıkarım yapmak tam da benim gibi metaya anlam yükleme heveslisi birinin yapacağı türden bir eylemdi sanırım. Bu kafa yapısıyla, bu melankoliyle hayatta kalabildiğim için gerçekten zaman zaman kendi kendimi tebrik etmek geliyor içimden.
O halde yazımı burada noktalarken videonun devamında bulunan ve bu yazıda işlemediğim kısımdaki düsturu benimseyeyim ve çanak anten kadar aporlömden seçim otobüsü gibi müzik dinleyeyim. Selametle. Hayırlı işler.
EYLEMSİZ
Yasaklı zamanlar uzadıkça, kış da bastırdıkça günlük yazmak için birleştirdiğim günlerin sayısı artıyor. 2 gün, 3 gün derken 5 günü bir edip yazmaya kadar geldim artık.
Tarihi Kırıntılar - Barış Bıçakçı (inceleme)
Her ne kadar uzunca bir süredir okuduğum kitaplar hakkındaki yorumları 1000kitap üzerinde topluyor olsam da bu kitaba burada ayrıca yer vermek istedim.
(Orijinal Link: http://1000kitap.com/gonderi/99371155)
247- 2020'de okuduğum son kitap bana bir şeyi hatırlattı: Barış Bıçakçı okumayı ne kadar çok sevdiğimi. "Hayranıyım" diyebileceğim derecede yakınlık duyduğum, hem yazdıklarında kendimi bulduğum, hem okudukça sohbet ediyormuş gibi hissettiğim sayılı yazarlardan. O sayfalar boyu, kitaplar boyu anlatsa da ben okumaya doymasam. Keşke normal bir zamanda, bir kafede veya metroda ya da Ankara'nın tamamen akla gelmeyecek alakasız bir noktasında karşılaşsak ve ayak üstü kısa bir hasbihal edebilsek Barış Bey ile. Kitaba döneyim. Bu kitapta da aynısını yapmış, okudukça okurun edebiyattan aldığı zevki artırmayı ve kitabın, hikayenin bitmemesini diletmeyi sağlamış. Her zamanki üslubu ve o ne kadar özlü olursa olsun yine de sadeliğin lezzetini kaybetmeyen dili bir yana, yazma tekniği de ayrı bir keyif vermiş bu sefer. Biraz geçmiş zaman, biraz şimdiki zaman, biraz şairler, biraz şairlerin öyküleri derken şiir yazmadan şiirsel bir öykü koymuş ortaya. Bunu yaparken de bir o kadar dramatik, trajik hatta fantastik ve hatta erotik bir ana hikayenin etrafında Can'ın yaşantısına bizi müdahil ederken bir yandan da sürekli Meral'i merak ettirmekten geri durmamış: Nereye gitti? Kimle gitti? Nerede? Mutlu mu? O kadın mıydı acaba yoksa benzettiler mi? Tamamen Meral'in akıbetine olan merak üzerinden de yürümüyor metin. Her şeyden biraz ve hepsi de dozunda. Keşke Barış beyciğim bir 15-20 kitap daha yazsa, ben de tadını çıkara çıkara okusam.
Better defender than James Harden
Oyununa İsyan
Gece gece, tüm gün her şeye sövmemişim gibi kapanışı tüm oyun yapımcılarına söverek yaptım. Bu bilgisayar oyunları dertsiz adamı dert sahibi yapıyor arkadaş. Ömrümden ömür götürüyor.
Zaman zaman oyun oynamaya hevesleniyorum, mesela Team Fortress 2 indiriyorum. 1-2 tutorial kısmını yapıp biraz oyun oynayış videosu izliyorum ve gayet eğlenceli geliyor. ‘Counter’ın biraz daha stratejili olanı gibiymiş, güzel, biraz oynayayım da beğenirsem devam ederim’ diyorum ve oyuna giriyorum. Daha kafamı kendi alanımızdan çıkarıp rakibi görür görmez yeniden doğma bölgesinde buluyorum kendimi. ‘Lan bari şu adamlar biraz biliyor gibi, onların peşine takılayım’ diyip kendi takımımdakileri takip ediyorum. Ortada çatışma olan yere gelindiğinde yine lak diye en önce beni öldürüyorlar. Birisi kafamdan vuruyor, öbürü ajanmış meğer dibime kadar girmiş takıyor bıçağı gidiyor. Kaçamıyorum da, ben daha ne olduğunu algılayamadan saniyenin bilmem kaçta biri kadar sürede adamlar beni kevgire çeviriyor ve yeniden doğma noktasında buluyorum kendimi. Bu oyunu farklı farklı zaman dilimlerinde yaklaşık 3-4 saat oynadım ve tek bir kişiyi bile öldüremediğimi fark edip pes ettim.
Motorla Ankara Çevresi Barajlar (Karaahmetli Tabiat Parkı - Çeşnigir Köprüsü - Kesikköprü Barajı) - 2.8.20
Pazar sürüşü. Uzun zamandır planladığım, içimi kıpır kıpır eden rota. Zira daha önce kimsenin yaptığını duymadığım, farklı bir yuvarlak. Nedenini ise turun (günün) sonunda anlayacaktım. Ankara’nın kuzeydoğusundan başlayıp güneydoğusundan eve dönmeli, Ankara çevresi barajlar turu.
En Çok Bilinen 7(?) Osmanlı Ressamı
Bizde yüzyıllarca resim günah sayıldığı için minyatür, nakış, hat, çini gibi ‘yan’ sanatlara yönelmiş sanatkarane ruhlu insanlar. Osmanlı’nın son dönemlerinde Tanzimat falan derken bu değişmeye başlamış. Bu yüzden 1800’lerin sonlarına gelene kadar hiç “Osmanlı ressamı” kavramı ile karşılaşmıyoruz. Sonra da zaten yüzbinlerce ressam yetiştirmiyoruz ama yine de çok bilinen, tanınan birkaç isme sahip olabiliyoruz. Bu isimleri hap bilgi şeklinde sıralayacağım zira anca bunu tüketiyoruz, kimse (en basit ve avam yöntem olan) her bir ismi Gogıla yazıp çıkan ilk 5 sonuç arasından başlığı hoşuna giden 3 siteyi açıp hızlıca göz gezdirip eserlerini inceleme zahmetine bile girmiyor çünkü. Ha şimdi diyeceksiniz ‘Sen yaptın da ne oldu?’ diye, bir şey olmadı. Ben serzenişlerin adamıyım. Bir de, resim çizemiyorum ama gözlerim var, bakabiliyorum. Bir de yazabiliyorum.
Ezhel - Kazıdım Tırnaklarla - Barış Akpolat
Kitaplardan bahsederken "Bazı kitaplar vardır şöyledir böyledir" diye giriş yapmayı her ne kadar çok klişe bulsam da bu tür bir girişin etkileyici olduğuna dair düşüncemi kıramadığımdan bu yazıya da aynı kalıpla başlayacağım. Ve yine önden uyarayım, bu yalnızca bir kitap incelemesi değil, bir iç dökme yazısı olma özelliği de barındıracak.
Veba - Albert Camus
Okuyacağım Camus kitaplarından sonuncusu, belki de en iyisi. Tabi içinden geçtiğimiz dönemin anlam ve önemini de hesaba katınca zamanlamam ilginç bir tesadüfe mahal verdi diyebilirim. Konusu adından da tahmin edileceği gibi Veba salgınıyla cebelleşen bir kentin öyküsü. Daha doğrusu kentte bulunan doktor Rieux ve çevresindekilerin gözünden salgının öyküsü.
Beni Kör Kuyularda - Hasan Ali Toptaş (Eleştiri)
Bahar sabahının ayaza çalan serinliğinde, alışkanlığı olmadığı halde sabah yürüyüşüne koyulmak üzere evden dışarı çıkıp sundurmanın önündeki merteğe sırtını dayadığında alnına bir tokat gibi çarparak perçemini alık alık hareket ettiren sert rüzgarın zihninde uyandırdığı tek bir düşünce vardı: “Bu adamı eleştirmek benim haddime değil, ama bunu yapmalıyım. Yapacağım.”
Temel bir “HAT Edebiyatı” cümlesi aşağı yukarı böyle kuruluyor. Ben demiyorum, arka kapak yazısı diyor bu HAT Edebiyatı meselesini. HAT bir marka olma yolunda ilerliyor, ya da belki de oldu bile. HAT baskılı hoodielerimiz için aşağıdaki linkten... Tamam uzatmıyorum. “Hasan’ım Ali” yazmış yine, okuyup kendini kaptıranı derinden sarsacak bir öyküyle çıkmış karşımıza. Öykü derken uzun öykü, ama bir roman değil. Roman olarak yazılmış bir uzun öykü. Ben de zaman zaman kendimi hikayenin derinliğine kaptırdım, ama ona birazdan değineceğim.
Öyle Normal Duruyor ve Yazıyorum
Yıllar geçtikçe eskimeyen, sözleri hafızamdan silinmeyen bir şarkı var, Ceza’nın Medcezir şarkısı. Hem hüzünlü, hem umut dolu, rapin yeni duyulmaya başladığı dönemlere ait belki de en başarılı şarkılardan. Onun içinde de bir bölüm var: ‘Koşturmak boş durmaktan iyidir/ Boş durmak boş koşmaktan yararlı/ Hoş tutmak gönlü yas tutmaktan çok zormuş.’ Bu bir bakış açısı.
Bir diğeri ise üstünden o kadar da vakit geçmemiş olan, ama zihnimde ve gönlümde fazlasıyla yer etmiş olan bir diziden bir tirat, Behzat Ç.’den, şöyle biten: ‘Yağmur yağar, durur, tekrar başlar. Yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir. Beşikten mezara kadar.’ Bu da bir diğer bakış açısı. Biri diyor ki, boşa kürek çekip yorulacağına bekle, kendi zamanın gelene kadar sabret ve sonra harekete geç. Diğeri ise diyor ki durma, pasif olma, harekete geç. Kendi doğruların herkesin doğrusu olmayabilir, ama doğru bildiğin yolda adım atmaktan çekinme.