🎧 “Seni sevmek değil bu, tamamen bir cinayet.” Modern Anatolian Alternative Rock sound’u ile hazırlanmıştır.
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

Love Begins

祝日 / Permanent Vacation
noise dept.
Lint Roller? I Barely Know Her
TVSTRANGERTHINGS
Cosmic Funnies

No title available

Discoholic 🪩
$LAYYYTER
Show & Tell

izzy's playlists!
we're not kids anymore.

No title available
Today's Document
Sweet Seals For You, Always
macklin celebrini has autism
Game of Thrones Daily
KIROKAZE
Keni

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Russia

seen from Brazil

seen from Netherlands
seen from Malaysia

seen from United Kingdom

seen from Canada

seen from United States
seen from Canada

seen from United States

seen from India
seen from South Africa

seen from United States

seen from Greece
@sonergumus-blog
🎧 “Seni sevmek değil bu, tamamen bir cinayet.” Modern Anatolian Alternative Rock sound’u ile hazırlanmıştır.
Ruhumun saksısına ektiğim en narin sancıydın...
Ben hala analog bir kalbin, dijital bir dünyada verdiği o kadim kavgayı veriyorum. Hızlandıkça yalnızlığımız yavaşlıyor, ağırlaşıyor, üzerimize bir toz bulutu gibi çöküyor. Güncelleme tamamlandı, ama ruhum hala eski sürümde takılı kaldı.
— Soner / 2026
Sen benim, iyileşmesini hiç istemediğim o en derin yaramsın.
Aşk dediğin; iki insanın aynı uçuruma bakıp, birbirini itmek yerine beraber atlamaya karar vermesidir. Ama biz, o uçurumu 'huzur' sanıp, düşerken birbirimizin elini bırakmayı 'özgürlük' saydık. Sevmek; bir başkasının hayatına misafir olmak değil, kendi yıkıntılarını onun enkazıyla onarmaya çalışmaktır. Ve maalesef; enkazı onarmaya çalışanlar, sonunda hep enkaz altında kalırlar. Aşk, bir varış noktası değil; kendi sonuna doğru yürürken, yanına bir yoldaş bulma yanılgısıdır."
22:43
telefona bakıyorsun, cevap yok.
o da aynı telefona bakıyor, şarkı yazıyor.
🎵 soner — trip tahtası
#türkçerap #istanbul #müzik #boombap
Gökyüzü dediğin, aslında bizden çalınan çocukluk hatıralarının haritasıdır. Her kayan yıldız, evrenin bir köşesinde sıkışıp kalmış bir özlemin serbest bırakılması sanki...
İnsan, birini sevmeye görsün, koca evreni bir dilek hakkına sığdırıveriyor. Ben de öyle yapıyorum işte; ne zaman bir yıldız kayıp da karanlığın içine bıraksa kendini, gözlerimi kapatıp yine seni diliyorum. Sanki o yıldız, gökyüzünün sessizliğinden çıkıp senin sessizliğine, senin kalbine bir mektup taşıyormuş gibi.
Biliyorum, yıldızlar kayar ve söner. Ama içimdeki o çocuk, her gece gökyüzüne bakıp aynı nakaratı sayıklıyor: 'Bu kez olmazsa, bir sonrakinde belki...'
İşte böyle... Bir yıldız kayıyor, bir ömür geçiyor, ben yine seni dileyerek, kendi karanlığımda seni aydınlatmaya devam ediyorum.
Bugün içimde hiç bilmediğim bir yer ağrıyor, sanki adın oraya düşmüş gibi...
Hani 'Sana karşı çok doluyum ama susuyorum' derdin ya; bende de durumlar farksız, kelimelerim rehin. Herkes kendi sığınağına, evine çekildiğinde ben yine geceyle baş başa kalıp senin yokluğunu bölüşüyorum. Bazen ıssız bir sokağın gölgesinde, bazen bir sahil boyunda…
Bir kitabın sayfasında oynanan oyunlar, son sahnelerin bıraktığı yara... Bu şarkı ruhların birbirini nasıl bulduğunu soruyor.
Anlatamadıklarımız... ve Sustuklarımız
Hani olur ya... Bazı şeyler vardır içimizde, öyle düğümlenir ki boğazına... Ya da öyle bir haldesindir ki, dünyayı verseler tek kelime edemezsin. İşte tam o anlarda gelir aklıma bu cümle...
"ne kalem yazabildi halimizi ne de cümleler anladı bizi..."
Gerçekten de öyle değil mi? Denersin... Yazmayı denersin, konuşmayı denersin. Ama ne kalemin ucu yeter o ağırlığı taşımaya, ne de kurduğun cümleler içine sığan o fırtınayı anlatmaya. Kelimeler kifayetsiz kalır. Sanki senin hissettiğin bambaşka bir boyutta, dilin konuştuğu bambaşka bir boyutta... Asla kesişemiyorlar. O derin uçurum hep arada kalıyor.
Peki ne yapıyoruz o zaman? İçimizdeki o koca yükle, o anlaşılamayan halimizle?
İşte orası biraz... Bize ait, biraz tuhaf belki... Onları alıyoruz. O koca koca dertleri, o dipsiz kuyuları, o tarifsiz halleri... Ve küçültüyoruz. Sıkıştırıyoruz. Nereye mi?
"...ünlem şaşkın virgül eğri bir noktaya gizledik dertlerimizi..."
Düşünsene... Koca bir çığlık, bir ünlemin o şaşkınlığına sığınıyor. Yutkunamadığın gözyaşları, bir virgülün o eğri çizgisinde bir mola veriyor sanki. Ve en çok da... En çok da o 'noktaya' sığdırıyoruz her şeyi. Bitiriyoruz. Görünmez kılıyoruz. Susuyoruz.
Belki de bilinçsizce yapıyoruz bunu. Belki de ruhumuzun bulduğu bir kaçış yolu bu... O ağırlığı taşımak yerine, onu küçücük sembollere emanet etmek... O kelimelerin anlatamadığı derinliği, o sessiz harflerin arasına, o noktalı virgüllerin duraklarına gizlemek.
Evet... Bazı hallerimiz var. Ne kalem yazabilir, ne cümleler anlayabilir. Çünkü onlar sadece bize ait. Sadece o şaşkın ünlemlerde, o eğri virgüllerde ve en çok o sessiz noktalarda nefes alıp veren dertlerimiz var bizim. Ve onlar orada, kimsenin görmediği bir yerde, bizimle birlikte sessizce yaşıyorlar.
Soner GUMUS
Kül Olmak da Sevdalık Sayılır mı?
Telvesinde Kalan Aşk
Sessiz Bir Sevda