Mardin rüyası
şehre sultan kasım gibi gir gerekirse kanın duvarları yıkasın kız kardeşin ağıt yaksa ne olur yeter ki mardin ayakta kalsın sen bu mezopotamya’yı bilmezsin ucu bucağı yoktur üstelik duvar çekilmiştir tam kalbine buğdayların tiz çığlıklarını duymazsın nasıl da bağırırlar öyle elif elif diye rüzgâr bile narin davranır onlara güneş kırpar da gözünü yakmaz hiçbirini sapsarı bir ova beklersin karşında o inatla yeşerir sonra çıkarsın zinciriye medresesine ömrünün en güzel resmi ayaklarının altındadır taşlara dokunursun şiire dönüşürler insanlara dokunursun âlim olurlar sen mardin’i bilmezsin canım süryanileri, arapları ve kürtleri bilmezsin mor yazmaları, gabriel’i hele ki deyrulzafaran’ı şarapla yıkanmıştır sanki şehir evleri iç içe, insanları içten içedir sen hiç işleyip de bakır sattın mı yaşamak zorunda kaldın mı kaçakçılar çarşısında cama şiir yazdın mı mesela hemen aşağı indiğinde, -evet az da olsa aşağı karşılaştın mı ulu bir çınarla ya da sorarım sana sen çocuk oldun mu hiç dara’da? burası güneşe tapanların şehri güzelim burası isa’yı bekleyenlerin şehri şimdi eline bir süryani şarabı al ve çatıya çık havaya kaldır, yıldızlara uzan ah! az kalsın unutuyordum uçurtmalara ve kuşlara takılma sakın çünkü burası taşın hayat aldığı değil nefes olduğu şehir kapılarında durum usulca vur onlara korkularından kurtul, her kapıda kadim bir uygarlığın bilgeleri karşılasın seni paris’ten önce mardin’e git lütfen istanbul’u bir süreliğine unut
Yıldıray Karasu, Bilakis s. 41-42 “Mardin rüyası” Fotoğraf: Cebrail Özmen, Mardin..









