Annemle babam ayrıldı. Ama enkaz benim üstüme yıkıldı.
O gitti, ama yük kaldı.
Babam beni çocukluktan azat etmedi. Sırtıma ev taşıdı. Omuzlarım, hiç bana ait olmayan bir hayatın taşıyıcısı oldu.
Benim çocukluğum kira gibi oturdu o evde. Ne zaman biraz güleyim desem, “olmaz” dedi.
Sorumluluk. Disiplin. Fedakârlık.
İyi çocuk ol. Büyük gibi düşün. Sessiz kal. Dişini sık. Unut.
Ve sustum.
Ama şimdi 27 yaşındayım.
Ve fark ettim: 13 yaşımda ölmüşüm ben.
Nefes alıyorum, ama yaşamıyorum.
Kendi kararlarımı alamıyorum çünkü hayatımda bana ait hiçbir kapının anahtarı bende değil. Hepsi babamın cebinde.
Ben kendi bedenimde kiracıyım.
Şehri de elimden aldı.
Köye sürgün etti beni.
Sanki modern dünyanın tek günahkârı benmişim gibi…
Kaldırımsız sokaklarda gelecek hayali kurulur mu lan?
Beni “iyi” diye eğittiler.
Ama o kadar iyi oldum ki… kendi hayatımı da başkalarına bağışladım.
Ne aşk bana bulaştı, ne tutku.
Sadece görev. Sadece beklenti.
Babam benim için karar aldı, hayatımı çaldı, ruhumu susturdu.
Ben ona baba dedim.
O bana “yapma”, “gitme”, “sus” dedi.
Ve ben sustum.
Çünkü çocuklar babalarına kafa tutmaz sanırdım.
Meğer bazı babalar, evlatlarının hayallerine mezar kazarmış da biz "koruyor" sanırmışız.
Artık istemiyorum.
Ne fedakârlığı.
Ne öğüdü.
Ne yol göstermesini.
Ben sadece yaşamak istiyorum lan.
Kendi kendimin günahını işlemek…
Kendi hayatımın sorumluluğunu taşımak…
Ve aynaya baktığımda, “işte bu benim” diyebilmek istiyorum.
Ama o yüz hâlâ bana ait değil.
Çünkü bu hayat hâlâ benim değil.















