Tükenmişliğin sendroma dönüştüğü çağdayız..
seen from China
seen from China
seen from United States
seen from Canada

seen from United States

seen from United States
seen from China
seen from Bangladesh

seen from United States
seen from T1
seen from China

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from France

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States
Tükenmişliğin sendroma dönüştüğü çağdayız..
Yaşayan her insan acizdir. . .
#satürn #satürnkızı #uydu #astronomy #fizikist #wesiyildiztozu
Korkularını yenmeye gayret göstermesine rağmen onu tek başına karanlıkta bıraktığımızda fiziki olarak çöker..
"Konum attım abi" "5 parseke ordayım usta" @fizikist #Fizikist
Gaziantep Haber
New Post has been published on https://ilantep.com/haber/dnanin-gorunmez-kahramani-rosalind-elsie-franklin/
DNA’nın görünmez kahramanı: Rosalind Elsie Franklin
Rosalind Franklin; 25 Temmuz 1920’de Londra’da bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
Franklin, İngiltere’de, çalışkanlığı ve bilgisiyle göz doldurduğu, kimya ve fizik dersleri veren kız okullarından biri olan St. Paul Kız Okulu’nda eğitim aldı.
Rosalind, 15 yaşına geldiğinde ne olacağını kesin olarak biliyordu; O bir bilim kadını olmak istiyordu. Fakat bu isteğine babası karşı çıkıyor ve okumasından ziyade, yardım kuruluşları için çalışan bir sosyal güvenlik uzmanı olmasını istiyordu.
Rosalind’in ısrarları sonucu, babası bu konudaki fikrini değiştirerek, 1938 yılında Cambridge’de bulunan Newnham Koleji’ne gitmesine izin verdi. Burada fiziksel kimya üzerine eğitim aldıktan sonra, 1941 yılında mezun oldu.
Franklin, mezuniyetinin ardından, 1942-1946 yılları arasında, İngiliz Kömür Değerlendirme Araştırma Birliği’nde (British Coal Utilization Research Association) çalıştı. Burada, doktora tezi olarak da çalıştığı kömürün gözenekli yapısı ve soğurma özellikleri üzerine araştırmalar yaptı. 1945 yılında, Cambridge Üniversitesi’nden doktora derecesini aldı.
Franklin, 1947 ile 1950 yılları arasında, Paris’te Jacques Mering ile birlikte, Devlet Kimya Hizmetleri Merkez Laboratuvarında (Laboratoire Central des Services Chimiques de l’Etat) X ışınları kristalografi yöntemi üzerinde çalıştı. Franklin burada, Mering’den öğrendiği teknikleri daha da geliştirerek, bu konuda uzmanlaştı. Yöntemi, kömürün grafite dönüştükten sonraki halinde atomların dizilişini belirlemede kullandı.
Laboratuvarda Franklin, kahve servisi yaparken çekilmiş bir fotoğraf. Mering’in laboratuvarında, kahve geleneksel olarak kroze kaplarda servis edilmekteydi.
Fransa’da kaldığı süreçte, Fransız kültürüne kolaylıkla adapte olmuştu. Bundan sonrasında, burada yaşama düşüncesi olmasına rağmen, 1951 yılında, tekrar İngiltere’ye dönerek, King’s College’a bağlı biyofizik laboratuvarında araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Bu laboratuvarda, John Randall’ın ekibinde çalışıyordu. Randall, Franklin’den DNA yapısı üzerinde çalışmasını istedi. Bunun üzerine Franklin, adını tüm dünyaya duyuracak buluşa imza atmasını sağlayacak çalışmalarına burada başladı. X ışınları kristalografisi konusunda tecrübeli olduğu için, bu teknikleri zaman kaybetmeden DNA üzerinde uygulamaya başladı. Franklin, King’s College’da, meslektaşı Maurice Wilkins ile tanıştı. Wilkins de Franklin gibi DNA molekülünün x-ışını kristalografisi üzerine çalışmakta olan bir bilim insanıdır. Bu tanışmanın onları, tarih sahnesine taşıyacağından haberleri olmadan King’s College’da çalışmalarına devam ettiler.
Wilkins ve Franklin, eş pozisyonlarda çalışan araştırmacılar olmalarına rağmen, dönemin İngiltere’sine hakim olan kadın erkek ayrımcılığı, burada da etkisini sürdürerek, Franklin’e sorunlar çıkarıyordu. Bu durum gitgide Wilkins ile aralarının açılmasına neden olmaktaydı ve yaşanan bu gerginliklerin boyutu tarihin akışını değiştiren olayın yaşanmasına varacaktı. DNA üzerine olan çalışmalar, ayrı araştırma gruplarında olan, Rosalind Franklin, Maurice Wilkins ve Franklin’in doktora öğrencisi Raymond Gosling tarafından sürdürülmüştür. Bu çalışmalar sonucunda DNA’nın A ve B olmak üzere, iki formu olduğu keşfedilmiştir. Bu gelişme, DNA’nın yapısının anlaşılmasında oldukça önemli bir adımdır. DNA’nın sarmal yapısının anlaşılmasına dair ilk ipuçları bu gelişme ile ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu süreçte Franklin tarafından, X-ray yöntemi ile çekilen DNA fotoğrafları ile molekülün gizeminin çözülmesine yaklaşılıyordu. Bu fotoğrafları J.D. Bernal, “herhangi bir maddenin şimdiye kadar çekilmiş en güzel X-ray fotoğrafları” olarak tanımlamıştır.
Franklin, King’s College’da çalışmalarını sürdürürken, aynı tarihlerde, James Watson ve Francis Crick de Cambridge Üniversitesi, Cavendish Laboratuvarı’nda DNA’nın teorik modeli üzerine çalışıyorlardı.
ABD’de Caltech Üniversitesi‘nde bir araştırmacı olan Linus Pauling, o dönemde, protein yapıları üzerinde çalışmaktaydı. Pauling, protein çeşitlerinin sarmal yapıda olduklarını kanıtlayan çalışmalar yapmış ve bu dönemde de çalışmalarını, DNA molekülü üzerinde devam ettiriyordu. Pauling, araştırmaları sonucunda, Ocak 1953’te DNA’nın üçlü sarmal bir yapıda, temel bazların ise dışarda durduğu bir modeli DNA modeli önerdi. Ancak bu, doğru bir model değildi.
Bu süreçte Franklin ise, DNA yapısı üzerinde elde ettiği bilgiler ışığında üç makale yazmaya başladı. Bu makalelerden ikisi, 6 Mart 1953’te Crick ve Watson modellerini tamamlamadan bir gün önce Acta Crystallographica dergisinde yayınlandı.
1953 yılının Ocak ayında, James Watson, fikir alışverişinde bulunmak için, beraberinde getirdiği Pauling’in yanlış DNA modeli ile birlikte Rosalind’in yanına geldi. Rosalind ile yaşadıkları tartışmalardan sonra, Watson Wilkins’in yanına gitti. Wilkins, izin almadan Franklin’in çekmiş olduğu en önemli DNA fotoğraflarından biri olan “51. fotoğraf” isimli numuneyi Watson’a gösterdi. Watson, beklediğinden de fazla bilgi edinmiş olarak Cambridge’e geri döndü. Watson, fotoğrafı gördüğü anı, İkili Sarmal kitabında “ağzım açık kaldı ve kalbim hızlı atmaya başladı” şeklinde anlatıyor.
Franklin’in 1952 Mayıs ayında çektiği ünlü 51. fotoğraf.
7 Mart 1953’te Watson ve Crick DNA modellerini tamamladılar ve Nisan ayında bu çalışmalarını kamuoyuna duyurdular. Önerdikleri DNA modelini yayınlayan Watson ve Crick, makalelerinde dipnot olarak “Franklin ve Wilkins’in yayınlanmayan katkılarından gelen genel bilginin teşvikiyle” şeklinde bir ifade kullanmışlardır.
Franklin, Mart 1953’te King’s College’daki işinden ayrılarak, Birckbeck College’da ünlü bir kristolograf olan J. D. Bernal ile çalışmaya başladı. Birckbeck College’da Franklin, kendi araştırma grubunu kurdu ve çalışmalarını RNA’nın yapısı ve tütün mozaik virüsü üzerine devam ettirdi. Franklin, bu alanda da başarı göstererek birçok makale yayınladı.
1956 yılında, Franklin yumurtalık kanseri olduğunu öğrenmiş ve tedavi görmüştür. Tedavi sürecine rağmen çalışmalarını devam ettiren, Franklin 16 Nisan 1958’de Londra’da yaşamını yitirmiştir. Hastalığının nedeninin uzun süre X-ray ışınlarına maruz kalmasından kaynaklandığı düşünülmüş fakat kesin bir tanı koyulamamıştır. Franklin, genç yaşta hayata veda ederek, DNA’nın yapısının keşfinin kime ait olduğu konusundaki tartışmalara dahil olamamıştır.
Franklin’in ölümünden 4 yıl sonra, 1962 yılında, Watson ve Crick, DNA’nın yapısını keşfettikleri için Fizyoloji ve Tıp Nobel ödülünü almışlardır. Wilkins bu ödüle, DNA kırınım çalışmalarını başlattığı için dahil edilmiştir. Nobel ödülleri, kural gereği yaşayan kişilere verildiği için, Franklin’in ödülde ismi geçmemektedir. Nobel ödül konuşmasında, Watson ve Crick, Franklin’den söz etmezken, Wilkins katkılarından dolayı Franklin’e teşekkür etmiştir.
DNA’nın yapısını aydınlatan ismin kim olduğu konusundaki tartışmaların belki de en önemli sebebi, İkili Sarmal isimli kitabında Watson’un Franklin’den dostça söz etmiyor olmasıdır. Kitapta Watson Franklin’den, problem yaratan, anlaşılması zor ve kendi elde ettiği sonuçları bile yorumlayamayan bir kişi olarak bahsetmektedir. Watson’a karşı olan eleştiriler, yayınlanan Franklin biyografileri ile gelmiştir. Franklin hakkında, 1975’te, yakın arkadaşı Anne Sayre tarafından Rosalind Franklin ve DNA isimli biyografi, 2002’de ise Brenda Maddox tarafından DNA’nın Karanlık Leydisi isimli biyografi yayınlanmıştır.
Rosalind Franklin de ölümünden sonra değeri anlaşılmış bilim insanları arasında yerini almıştır. Çalışmaları tam anlamıyla hakettiği değeri göremese de, tarih onu sayfalarına “DNA’nın karanlık leydisi” olarak yazmıştır.
Kaynaklar ve ileri okumalar http://philosophyofscienceportal.blogspot.com.tr/2008/04/rosalind-franklin-double-helix.html https://www.sdsc.edu/ScienceWomen/franklin.html http://www.biography.com/people/rosalind-franklin-9301344#illness-and-death http://www.livescience.com/39804-rosalind-franklin.html http://www.dnaftb.org/19/bio-3.html http://www.historyofnimr.org.uk/mill-hill-essays/essays-yearly-volumes/2002-2/rosalind-franklin-the-dark-lady-of-dna/ http://user.physics.unc.edu/~falvo/Phys53_Spring11/Reading_Assignments/rosalind_franklin_physics_today.html http://ed.ted.com/lessons/rosalind-franklin-dna-s-unsung-hero-claudio-l-guerra
Kaynak
Gaziantep Haber
New Post has been published on https://ilantep.com/haber/kekeme-insanlar-nasil-takilmadan-sarki-soyleyebiliyor/
Kekeme İnsanlar Nasıl Takılmadan Şarkı Söyleyebiliyor?
Kekemelik konuşurken harflerin, hecelerin ya da kelimelerin tekrarlanması şeklinde ortaya çıkan bir sorun olarak tanımlanabilir. Nasıl ortaya çıktığı tam olarak anlaşılamamış olmasına rağmen kekemelik iki farklı şekilde sınıflandırılıyor.
Bilinen bir beyin hasarı veya bilinen başka bir neden olmaksızın çocukluğun erken dönemlerinde ortaya çıkan gelişimsel kekemelik en yaygın görülen kekemelik türü. Nörolojik kekemelik ise felç ve kafa travması gibi beyin hasarları sonucu ortaya çıkıyor.
Ancak konuşurken zorluk yaşayan kekemelerin zorlanmadan şarkı söyleyebildiğine tanık olmuşsunuzdur. Aslında bu durum sadece kekemelerde değil beyin hasarı nedeniyle konuşma güçlüğü yaşayan insanlarda da görülüyor. Bu nedenle kekemelik, felç, beyin hasarı gibi sorunlar nedeniyle konuşma problemi yaşayan insanların tedavisinde şarkı söyleme terapileri kullanılabiliyor. Bu durumun nedeninin, konuşma sırasında beynin sol tarafı etkinken, sayı saymak ya da bilinen bir şarkıyı söylemek gibi mantıksal bir düşünme süreci gerektirmeyen sözlü ifadelerde beynin ağırlıklı olarak sağ tarafının etkin olması olduğu düşünülüyor.
Benzer davranışsal özellikler olarak görülseler de konuşma ve şarkı söyleme aslında beyinde tamamen aynı mekanizmalarla ortaya çıkmıyor. Beynin konuşma sırasında etkin olan bazı bölümlerinin müzikle ilgili bazı işlevlerin gerçekleşmesi sırasında da etkin olduğu biliniyor. Ancak araştırmalar şarkı söylerken beynin sağ tarafının da etkin olduğunu gösteriyor.
Kekemeler şarkı söylemenin dışında fısıldarken ve kendi seslerini duymadıklarında da takılmadan konuşabiliyor. Konuşma sırasında beyin kulaktan gelen işitsel verileri, ses tellerinin ve ağız hareketlerinin kontrol edilmesinde kullanıyor. Normalde bu duyusal veriler beynin sol tarafındaki premotor kortekste birleştiriliyor. Bazı bilim insanları kekemeliğin nedeninin konuşma süreçlerinde ortaya çıkan bir problem değil, beynin sol tarafındaki bir bozukluk sonucu duyusal verilerin doğru şekilde birleştirilememesi olduğunu düşünüyor.
Kaynak Dr. Tuba Sarıgül http://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/kekeme-insanlar-nasil-takilmadan-sarki-soyleyebiliyor
Kaynak
Gaziantep Haber
New Post has been published on https://ilantep.com/haber/biyonik-dinamolarin-gelecegi/
Biyonik Dinamoların Geleceği
Canan Dağdeviren’in, Tıp alanında Science & SciLifeLab ödülü kazandığı “organların doğal kasılma ve gevşeme hareketlerinden enerji elde edebilen esnek mikrojeneratörlerin üretimi” temalı çalışması.
Medikal implantlar, pek çok insan için umut ışığı niteliğindedir.
Bu tarz cihazlar için gerekli olan güç kaynakları (örneğin piller), vücut ortamına uyum sağlayamayacak şekilde sert ve büyük yapıdadırlar. Ayrıca bu güç kaynaklarının şarj edilmek zorunda oluşu kullanım rahatlığı açısından düşünüldüğünde dezavantajları da beraberinde getirmektedir. Bu cihazları kullanan kişiler belirli aralıklarda, pillerin değişmesi için, cerrahi operasyonlar geçirmek zorunda kalmaktadırlar. Tekrar tekrar operasyon geçirmek hem belirli sağlık sorunları riskini taşımakta hem de maddi açıdan kişileri zor duruma düşürmektedir.
Bu problemlere karşı geliştirilen etkili çözümler, yeniden şarj olabilen piller ya da organların hareketi ile doğal yoldan enerji elde edebilen pillerdir. Geleneksel olarak kullanılan pillerin neredeyse hepsi katı yapıdaki malzemelerden meydana gelir ve yumuşak doku ile uyumlu değildir.
Piezoelektrik seramikler, güç toplayıcı olarak, sensör olarak ya da aktifleştirici ajan olarak kullanılabilirler. Çünkü piezoelektrik malzemeler; mekanik enerjiyi elektrik enerjisine, elektrik enerjisini de mekanik enerjiye çevirebilme yeteneğine sahiptirler.
(Piezoelektrik nedir? Piezoelektrik; kristal yapıdaki cisimlerin kendilerine dışarıdan uygulanan basınç miktarı ile orantılı olarak elektrik üretme özelliğidir.) Fakat piezoelektrik malzemelerin kırılgan yapıda oluşu, biyomedikal alandaki uygulamalarını kısıtlamaktadır.
Canan Dağdeviren; Illinois Üniversitesi’nde John A. Rogers’ın laboratuvarında bulunduğu süreçte, şekil ve mekanik özellikler açısından yumuşak doku ile uyum sağlayabilen, piezoelektrik malzemeler geliştirme fikri ilgisini çekmiştir. Bu nedenle doktora tez çalışmalarını, esnek ve uzayabilir piezoelektrik sistemler üzerine yönlendirmiştir. Ayrıca bu malzemelerin, doğal hareketlerin sinyallerinden, kullanılabilir enerji elde edebilme kabiliyetine sahip olması gerektiğini de düşünmüştür.
Kardiyak ve solunum hareketleri, kişinin yaşamını sürdürdüğü sürece, mekanik enerji için sürekli nitelikte olan kaynaklardır. Bu tarz bi enerji, mekanik olarak adapte olabilen, vücudun herhangi bir kısmı ile uyum içinde olan piezoelektrik sistemler vasıtasıyla güç kaynağı olarak kullanılabilir.
Esnek, piezoelektrik mekanik enerji toplayıcı elde edebilmek için; piezoelektrik seramikler, (zirkonyum, titanyum), ince kapasitör üniteler içerisinde şekillendirilmiştir. Bu yapı içinde, piezoelektrik seramik tabakasının orta noktası, eğilmenin sıfır olduğu yüksüz bir düzlemde, bir mesafe boyunca uzanmaktadır.
Burada amaç, malzemedeki gerilme sürerken, malzemenin eğilebilme derecesini ve elektriksel cevabı olabildiğince artırmaktır. Malzeme, üretim süreci gereği bir silikon alttaş (silicon wafer) üzerinde hazırlanmıştır. Daha sonra buradan alınarak, esnek yüzey (polyimide) üzerine getirilmiş ve son olarak malzeme, biyouyumlu bir tabaka ile kaplanmıştır. Bu kaplama işlemi, malzemeyi immün yanıt riskine ve elektriksel aksamın bozulma riskine karşı korumaktadır.
Elde edilen malzemenin biyouyumluluğu, sitotoksisite testi ile gösterilmiştir. Sitotoksisite testi kapsamında; fareden elde edilen kas hücreleri malzeme üzerine ekilmiş ve 9 gün sonunda hücrelerin % 96’sının canlı olduğu görülmüştür.
Sonrasında, organ hareketlerinin taklit edilmesi için, malzemenin eğilme derecesi ölçülmüştür. Bu ölçüm; cihazın, mekanik yük altındaki performansının görülmesi açısından önem taşımaktadır. Sonuçlar, % 0.35’lik bir gerilme altında 3.7 V ‘luk bir güç elde edilebildiğini göstermiştir. Bu durumda ise sistemin verimi yaklaşık %1.2 olarak ölçülmüştür. Ek olarak, elde edilen elektrik enerjisi, eş zamanlı olarak çip boyutundaki yeniden şarj edilebilir pillerde depolanabilmiştir.
Sistem, hayvanlar üzerinde de denenmiş ve maksimum verimin alındığı gözlenmiştir.
Sonuç olarak, bu çalışmada; kendi alanında bir ilk gerçekleştirilerek organların doğal kasılma ve gevşeme hareketlerinden enerji elde edebilen esnek mikrojeneratörler üretilmiştir. (Mikrojeneratörler; mikro boyutta, bir tür enerjiyi başka bir türe dönüştüren makinelerdir.)
Bu çalışmada; piezoelektrik malzemeler ve yeni mikro üretim tekniklerinin birlikte kullanımı sonucunda, insan sağlığı açısından pekçok alanda kullanılabilecek bir ürün elde edilmiştir.
Kaynak http://science.sciencemag.org/content/354/6316/1109.1.full
Kaynak