Yere uzandım. Ay ışığının tavana sızdırdığı o soluk aydınlığa diktim gözlerimi. Gittiğinden beri tek manzaram bu boş tavan. Her gece oraya senin hayalini kazıyorum tırnaklarımla. Sonra canım yanıyor, gözlerimden bir damla yaş düşsün diye yalvarıyorum karanlığa. Akmıyor Süreyya. Anlıyor musun? Eskiden başımı omzuna bıraktığımda dünya küçülür, ben senin göğsünde devleşirdim. Saçlarımı okşardın; parmaklarının ucuyla tüm fırtınaları dindirirdin. Kalkardık, hiçbir şey olmamış gibi gülerdik. Sevişirdik. Sonra sen gittin. Ben büyüdüm. Sokak lambasının cılız ışığına bakıyorum şimdi; arkandan bakakaldığım o ıssız kaldırıma. Geri döner misin? Kabuk bağlamış yaralarımı bir bıçak darbesiyle tazeledin, şimdi gelip o yaralardan öper misin yeniden? Fularını bırakmışsın giderken. Kokun odada asılı kalsın, beni zehirlesin diye mi yaptın bunu? Yetmiyor. Ben senin teninin sıcaklığına muhtacım. Az önce çerçevemizi duvarda parçaladım. Yüzün cam kırıkları arasında kaldı. Eğilip baktım; canın yandı mı? Yanmasın. Ben sana kıyamam. Ama bak, benim her yerim kesik içinde. Sen de bana kıyamazdın, öyle derdin. Gidişin tüm bu hatıraları kirletiyor. Söylesene, bu kadar basit miydi her şey? Bu kadar kolay mıydı benden vazgeçmek?









