“Bu, şeytanın Tanrıyla boy ölçüşmesi; dövüş alanı olarak insanın kalbini seçmiş.” -Dostoyevski/Karamazov Kardeşler

seen from Germany
seen from Greece
seen from United States
seen from United States
seen from Netherlands

seen from Germany

seen from Poland

seen from Türkiye

seen from United States

seen from Australia

seen from Türkiye

seen from Türkiye
seen from South Korea

seen from Poland

seen from Indonesia

seen from United States

seen from Australia
seen from United States
seen from China
seen from China
“Bu, şeytanın Tanrıyla boy ölçüşmesi; dövüş alanı olarak insanın kalbini seçmiş.” -Dostoyevski/Karamazov Kardeşler
Çağdaş Söylenler, Roland Barthes’ın 1954-56 yılları arasında, aydan aya güncel olayların akışına göre yazmış olduğu, 1957 yılında yayımlanan bir kitaptır. Roland Barthes, yaşadığımız güncel olayların öyküsünde doğa ile tarihin her dakika birbirine karıştırıldığını görmekten rahatsızlık duymuştur. Apaçık ortada olanın süslenip sergilenişinde saklı olduğunu sandığı düşüngüsel çarpıtmayı yakalamak istemiştir. Bu yalancı kesinliklerin “söylen” mefhumu ile açıklanabileceğini … Continue reading Çağdaş Söylenler | Roland Barthes
Kitap Önerisi: Çağdaş Söylenler | Roland Barthes
“Sinemada, yazında, reklamlarda ve günlük yaşamda büyük bir yer işgal eden mitler Barthes’e göre bir ideoloji aracıdır.”
Roland Barthes’in bu kitabı günümüz kültürüne karşı yazılmış, önemli gözlem ve tespitler içeren değerli bir kaynaktır. Yazının devamını okumak için başlığa tıklayabilirsiniz.
İyi okumalar...
bir kez daha okunan, bir kez daha izlenen kitapların ve filmlerin verdiği tat öncekinden çok daha farklı ve güzel oluyor sanırım. işin içine bir “yaşanmışlık” girdiği için midir bilmiyorum. ancak, “iki kitabı bir kere okuyacağıma, bir kitabı iki kere okurum.” diyen kişinin söylediğini çok daha iyi anladım filmi bir kere daha izlerken. hatırlatmakta fayda var derrida’nın şu sözünü:
tekrar bir yineleme değildir, değiştirir, başkalaştırır. good will hunting, imdb: 8.3, 1997
'Çocuk neden sakat abi?'
Good morning, and in case I don't see ya, good afternoon, good evening, and good night!
Truman Show (1998)
Uğur Kutay'dan Tarkovski Sineması Üzerine - Gülenay Börekçi Röportajından..
G.B.: Tarkovski nasıl bir yönetmendi? Onu, filmlerini hiç seyretmemiş birine anlatmanın bir yolu var mıdır?
U.K.: Belki biraz indirgemeci ve kaba bir tanım olacağını da bilerek şöyle söyleyeyim: Hiç Tarkovski filmi izlememiş birine onun sinemasını anlatmak, hayatı boyunca bir tek kitap bile okumamış birine kitap okumanın ne denli zevkli bir zihinsel üretim alanı olduğunu anlatmak gibidir. Yani anlatamazsınız. Anaakım olarak adlandırılan Hollywood sinemasının biçim ve içeriği, izleyici algısını ne yazık ki genellikle olumsuz şekilde belirler. Kurgunun son derece hızlı olduğu, böylece tam da Sanayi Devrimi’yle birlikte başlayan sürece uygun biçimde hayatı bütüncül yapısından soyutlayarak kompartmanizasyona yol açan, ama sadece bu parçalamayla yetinmeyip bir de zihnin “entelekt” dediğimiz tüm bir üretim ve “bakış” sürecinin de içeriğini olabildiğince boşaltan, izleyicinin izlediği şey üzerine düşünmesine engel olan hatta nihayetinde düşünmeyi gereksiz kılan bir yapısı vardır. Düşünmeyi gereksiz kılar, çünkü anlatı yapısı çoğunlukla hafif, enti püftü öyküler içermekte, yaşadığımız dünyaya ve gündelik hayatımıza dair birazcık derin şeyler söylemekten özellikle kaçınmakta, genellikle anlık heyecanlar yaratmak ve bunları devamlı beslemek dışında bir amaç taşımamaktadır. Bunu, filmlerin olay örgüsünden karakterlerin diyalog ya da monologlarına dek bu filmlerin tüm katmanlarında açıkça görebilirsiniz. Tabii bu söylediklerim, kesinlikle bu tür filmlerin kesin bir biçimde reddedilmesi gerektiği şeklinde algılanmamalı. Sadece iki farklı sinematografik üretim tarzının önemli ayrımlarını vurgulamaya çalışıyorum. Ortalama plan sayısı binin altına düşmeyen, yani son derece hızlı olan böyle bir sinemanın izleyicisi, Tarkovski’nin, en uzun filmin en fazla üç yüz plandan oluştuğu, son derece durağan, hayatı bir bütün olarak kavramaya yönelik, minimalist ve monolistik sinemasıyla karşılaştığında görsel/algısal bir travma yaşar. Bu travma izleyicide iki sonuç doğurabilir: Ya bir daha Tarkovski ismini gördüğü hiçbir filmi izlemez, ya da “Sinemada bu tür anlatılar da olabiliyormuş” diyerek Tarkovski Sineması’nı takip etmeyi sürdürür. Sadece Hollywood Sineması’yla yetinmeyip Avrupa Sineması’nı da içeren bir izleme serüveni yaşayanlarınsa, Tarkovski’yle karşılaşınca çok ciddi bir travma yaşayacağını sanmıyorum. Tam tersinden giderek şunu da vurgulamalıyız: Hayatında izlediği ilk filmler Tarkovski sinemasının örnekleri olan bir izleyicinin, örneğin Hollywood filmleriyle karşılaşmasında yaşayacağı şok, kesinlikle daha büyük olacaktır.
Masumiyet (1997)
En yakın arkadaşını öldüren ve onunla kaçan ablasını dilsiz bırakan Yusuf (Güven Kıraç), 10 sene hapis yattıktan sonra dışarı çıkar. Amacı İstanbul'a gidip arkadaşı Orhan'ın babasının işlettiği kahvede çalışmaktır. Daha önce ablasını ziyarete İzmir'e gider. Orada kaldığı otelde şarkıcılık ve fahişelik yapan Uğur (Derya Alabora), onun koruması ve aşığı Bekir (Haluk Bilginer) ve Uğur’un sağır ve dilsiz kızı Çilem (Melis Tuna) ile tanışır. Uğur hayatını hapishanede yatmakta olan sevgilisi Zagor’a adamıştır. 20 yıldır onun peşindedir. Bekir ise Uğur'a aşıktır. Bir gün kıskançlık krizine giren Bekir kendini öldürür ve Yusuf Bekir’in yerini alır. Ancak o da Uğur'a aşık olmuştur. Bir gün Uğur ortadan kaybolur. Yusuf, Çilem’i alarak onu bulmak için yollara düşer. En sonunda İstanbul'a gittiklerinde ise arkadaşı Orhan'ın öldüğünü öğrenecektir.
“Daha ne yapardım, aklım nelere yeterdi; çocukluğumdan beri şu kaderim böyle olmasaydı.”
Dostoyevski