Balkonum da benim gibi… Sessiz. Kuytu bir köşe olmuş gecenin içinde. Her akşam hiçbir şey sormadan dinliyor beni. Belki de insanı en iyi, konuşmayan yerler anlıyor. Gündüzün telaşında kendimize bile uğrayamıyoruz. İş, güç, insanlar, yetişmesi gereken zamanlar… Sonra akşam oluyor. Herkes evine dönüyor ama insan en çok kendine dönüyor. En ağır hesaplar da işte o saatlerde başlıyor.Bir çocuğun içine çektiği o kırık nefes gibi çöküyor bazı yükler yüreğime. Taş dediğin şey bazen omuzlarda değil, kalpte taşınıyormuş meğer.“Kıyamam.” diyenler kıydı. “Ölürüm.” diyenler öldürdü. İnsan en çok, inanarak sarıldığı ellerin arasında kırılıyormuş. Bunu da geç öğrendim.Sahi hayat… Bu kadar acımasız olmayı kim öğretti sana?Sonra başımı kaldırıyorum. Gökyüzü yine aynı gökyüzü. Hiçbir şey olmamış gibi mavi, hiçbir kalp kırılmamış gibi sakin. Oysa ben, ona her baktığımda içimde kopan fırtınaları görüyorum. Bazen öyle geliyor ki içimi anlatsam, şu yaz gecesi dayanamaz; önce gök gürler, sonra bütün yıldızlar sessizce ağlar.Üzerimizden geçen uçaklara takılıyor gözüm. Her biri başka bir yere gidiyor. Acaba biri bir gün beni de alır mı bu yorgunluğun içinden? Ya da en çok özlediğim insanları getirir mi bana? İnsan bazen bir biletten çok, bir mucizeye ihtiyaç duyuyor.Hayat uzun bir yolmuş gerçekten. Yoruyor… Hem de öyle böyle değil. Ama derler ya, vardığın yer güzelse bütün yorgunluk unutulur. Ben hâlâ o güzel yere inanmak istiyorum. Yorulsam da, düşsem de, içim bin parçaya ayrılsa da…Konuşmak istiyorum aslında. Saatlerce… Günlerce… İçimde yıllardır biriken ne varsa dökmek istiyorum. Ama kelimeler bile sırtını dönmüş bana. Boğazıma kadar gelen cümleler, dudaklarıma varmadan yoruluyor.Bakmayın güldüğüme. Bazı insanlar gülmeyi, ağlamaktan daha iyi öğrendi. Beni gerçekten tanıyanlar bilir; gözlerimin altındaki uykusuzluğu değil, ruhumun yorgunluğunu okurlar. Duyulmayan iç çekişlerin de sesi varmış meğer. Sadece herkese ulaşmıyormuş.İçimde tarif edemediğim bir his dolaşıyor günlerdir. Ne umut diyebiliyorum adına ne de korku. Sanki hayat, bana söylemediği bir cümleyi içinde saklıyor. Bekliyorum… Neyi beklediğimi bilmeden.Sonra şarkılara sığınıyorum. Çünkü insan bazen kendi sesine bile yabancı kalıyor. Benim sustuğumu onlar söylüyor. Benim ağlayamadığım yerde onlar ağlıyor. En çok da bu yüzden seviyorum bazı şarkıları; beni benden daha iyi tanıyorlar.Bir de şu eski mektuplar geliyor aklıma… Mürekkebi ele bulaşan, kâğıdı yıllar sonra bile aynı kokan mektuplar… Her sevdiğime bir tane yazmak istiyorum. Dijital ekranların soğukluğuyla değil; elimin titrediği satırlarla, kalbimin değdiği cümlelerle… Belki son kez “Seni çok sevdim.” diyebilmek için.Çünkü insanın yarım kalan cümleleri, bazen ömründen daha uzun sürüyor.Ve ben…Galiba en çok da yorgunum.Öyle bir yorgunluk ki bu; uyuyunca geçmiyor, ağlayınca hafiflemiyor, susunca dinmiyor.Yaşamak için çıktığım bu yolda, kimse fark etmeden, usul usul eksildim.Ben ölmedim belki…Ama yaşamak isterken, diri diri kayboldum.












