Sonra ne oldu?
Kim olduğunu hatırladı.
Ve herkesin ona biçtiği role,
“Hayır.” dedi.
Hikâyeyi baştan yazdı.

bliss lane

❣ Chile in a Photography ❣

if i look back, i am lost
KIROKAZE
The Bright Sessions
tumblr dot com
Fai_Ryy
Cosmic Funnies

Game Changer & Make Some Noise
Sweet Seals For You, Always

No title available

gracie abrams

Jimmy Eat World
🩵 avery cochrane 🩵
The Bowery Presents
untitled
Not today Justin
Interview Vampire Daily
🪼
macklin celebrini has autism
seen from United Kingdom
seen from Mexico

seen from United Kingdom

seen from United States
seen from Germany

seen from Italy
seen from Bangladesh

seen from Germany
seen from United States

seen from United States
seen from Jamaica
seen from Poland
seen from T1
seen from Türkiye
seen from United States
seen from China

seen from Japan
seen from Austria
seen from Israel

seen from United States
@l0tuscaa
Sonra ne oldu?
Kim olduğunu hatırladı.
Ve herkesin ona biçtiği role,
“Hayır.” dedi.
Hikâyeyi baştan yazdı.
Sessiz ve derin bir imtihanın ortasındayım bugünlerde.Yolun karanlığı uzasa da heybeme sadece sabrı ve duayı koydum.Bilirim ki Yaradan; omzuma binen yükün ağırlığını değil, o yükün altında gösterdiğim teslimiyeti sınar.
-Üşüyeceksen ya Alsancak’ta ya da Kordon’ da üşüyeceksin derim hep.
-Vayy, İzmir demek. Orada okumuştum bende bir süre.
-İzmir’ de ya okunur, ya da aşık olunur zaten.
Düşüncelerim de evim gibi sessiz şu aralar. Öyle büyük bir kalabalığın içinden çıkmışım ki, hâlâ buna inanamıyorum. Meğer bugüne kadar kendimi kandırmışım. Her düşüncemin altında bir anı, her susuşumun ardında anlatamadığım bir hikâye saklamışım.İnsan kendisiyle baş başa kalınca anlıyor bazı şeyleri. Neler yaşamışım, neler atlatmışım, neleri hâlâ içimde taşıyormuşum… Zihnine birer birer yerleşince geçmişin, insan kendi hâline bile hayret ediyor.Aslında hepimiz hayatımıza aldığımız insanlara birer rol veriyoruz. Belki de bunu ilk doğduğumuz gün yapıyoruz. Bir anne seçiyoruz, bir aile seçiyoruz… Ya da seçtiğimizi sanıyoruz. Sonra hayatımıza insanlar giriyor ve onlara tek tek isimler veriyoruz:“Sen sevgilimsin.”“Sen arkadaşımsın.”“Sen dostumsun.”“Sen kardeşimsin.”“Sen düşmanımsın.”Oysa onların hayatımızdaki yerlerini çoğu zaman biz belirliyoruz. Onlara o alanları biz açıyoruz, biz istiyoruz orada olmalarını. Sonra da bazen verdiğimiz değerin, onlara yüklediğimiz anlamın altında eziliyoruz.Yalnızlığı sevdiğim kadar ondan korktuğumu da inkâr edemem.Mesela en büyük korkularımdan biri şu: Bir gün evde ölürsem, öldüğümü kimse bilmeyecek. Telefonum çalacak, ardı ardına cevapsız aramalar birikecek. Belki birkaç kişi kapıma gelecek, zile basacak… Ama içeriden hiçbir ses gelmeyecek. Ve kapıyı bir şekilde açtıklarında, karşılarında artık hayata cevap veremeyen beni bulacaklar.Bu düşüncenin soğukluğu, bazen içimi ateş gibi yakıyor.Ben aslında çevremdeki herkesi hayatımdan soyutlamadım. Soyutlamak zorunda kaldım. Çünkü koskoca bir kalabalığın içinde, insanın elini tutacak tek bir doğru insanın olmaması, bazen yalnızlıktan daha ağır geliyor. İnsanların arasında kaybolmaktansa kendi sessizliğime sığındım.Bir de hastanelerde yaşadığım o an var. Bir keresinde tedavi görüyordum. Öyle çok üşümüştüm ki… Seslendim. “Biri gelsin,” dedim. Ama sesim kimseye ulaşmadı. Orada, kimsenin duymadığı bir yerde ağladım. Sonra kendi gözyaşlarımı kendi ellerimle sildim. Başımı kaldırıp tavana baktım ve içimden sadece şunu söyledim:“Sen yetersin Rabbim.”Belki de beni güçlü yapan tam olarak buydu. İnsanların yokluğu değil, Allah’ın varlığını en çaresiz anlarımda bile hissedebilmekti.Bir annem vardı ama anne değildi.Bir babam vardı; doyamadan toprağa verdim.Bir kardeşim vardı; şimdi aramızda aşılması zor uçurumlar var.Ve ben, hayatta tutunduğum birkaç dala kaldım.Evladım…Ve sevdiğim…Belki bir gün onlar da kırılır. Belki hayat, elimde tuttuğum dalları da benden alır. Elbette üzülürüm. Elbette canım yanar. Çünkü insan, sevdiğini kaybedince güçlü kalamıyor; sadece acısını taşımayı öğreniyor.Ama artık bir şeyi biliyorum:Allah insanı gerçekten tek bırakmıyor.Bazen bir insanı alıyor hayatımızdan, yerine sabrı koyuyor. Bazen bir kapıyı kapatıyor, insanın önüne kendisine açılan başka bir yol bırakıyor. Bazen herkesi susturuyor ki kul, yalnızca O’nun sesini duyabilsin.Ben belki çok kez kırıldım.Çok kez yalnız kaldım Çok kez “Artık dayanamam.” dedim.Ama her defasında, kendi küllerimin içinden yeniden kalktım.Çünkü insanın sırtını yaslayacağı kimse kalmadığında bile, gökyüzü hâlâ yerindedir.Ve ben artık biliyorum…Bazen insanın en büyük gücü, yanında kimsenin kalmamasına rağmen hâlâ hayata devam edebilmesidir. Çünkü Allah, kulunu kalabalıklarla değil; bazen yalnızlığın içindeki varlığıyla sınar.
Bazı insanlar vardır; yüklerini, kimseye anlatamadıkları yaralarını sessizce getirip insanın yüreğine bırakırlar. Onları dinlerken yalnızca söylediklerini duymam, kendimi bir anlığına onların yerine koyarım. “Ben onun yerinde olsaydım ne yapardım?” diye düşünürüm. Sonra fark ederim ki bazı acıların karşısında insanın elinden düşünmekten başka hiçbir şey gelmiyor.Bazı insanların sabrı gerçekten yüce… Öyle ki insan, yaşadıkları karşısında “Ben olsam dayanabilir miydim?” diye kendine sormadan edemiyor. Belki de Allah, her kuluna taşıyabileceği kadar değil, taşıdığı sabrın büyüklüğüne göre imtihanlar veriyor. Ben artık bunun biraz daha farkındayım.Her insanın içinde kimsenin bilmediği bir savaş, yüzünde kimsenin görmediği bir yorgunluk var. Bu yüzden artık insanlara bakarken yalnızca gördüklerimi değil, göremediğim yaralarını da düşünmeye çalışıyorum.Ve kalbinden geçen her şeyi Allah’ın bildiği o güzel insanların, bir gün sabırlarının karşılığını en güzel şekilde almasını diliyorum. Umarım hayatlarınız da kalpleriniz gibi güzel olur. Çünkü bazı güzel kalpler, güzel bir hayatı fazlasıyla hak ediyor.
Artık gelsin benim mevsimim…Sararsın yapraklar, usul usul dökülsünler kaldırımlara. Biraz üşütsün rüzgâr tenimi; saçlarımı dağıtsın, yüzüme dokunsun ve ben o serinliğin içinde yeniden kendimi bulayım. Yağsın yağmur… Öyle çok yağsın ki şehir yıkansın, sokaklar sessizleşsin, toprak kokusu sabahın ilk ışıklarıyla odamın penceresinden içeri dolsun.Sonra gideyim seçtiğim şehre. O parka varayım; adımlarımı acele etmeden atayım, her köşesini karış karış gezeyim. Başımda berem, üzerimde ince bir ceket… Ellerim biraz soğuktan üşüsün ama içim sıcacık olsun.Bir bankta oturup yağmurdan ıslanmış ağaçları seyredeyim. Kimsenin bilmediği bir huzuru, yalnızca bana aitmiş gibi sessizce içime çekeyim.Bıktım yazın bitmeyen sıcağından. Ben biraz serinlik, biraz yağmur, biraz toprak kokusu istiyorum.Bitsin artık şu yaz…Çünkü ben, yaprakların sarardığı, yağmurun sustuğu ve gökyüzünün griye boyandığı o mevsime aitim
Bu kadar sakin olabilmek için, kendimin bir çok versiyonunu öldürdüm..
Çiçeklerden papatyayı.
İnsanlardan seni sevdim..
Uzun zamandır buraya yazmadığımı fark ettim. Belki de biliyorum; buraya her yazdığımda biraz daha kendimi dinliyor, içimde kimsenin ulaşamadığı o sessiz yere dokunuyor ve orada, küçücük de olsa bir huzur buluyorum.Bugün gökyüzünde tek bir bulut bile yok. Masmavi, tertemiz bir gökyüzü… Oysa ben içimde yarımım. Ağrılarım, hastalığım yine gelip beni kendine hatırlattı. Başlarda çok içerliyordum. Neden ben, neden yine, neden bugün diye sorup duruyordum. Şimdi ise alıştım galiba. İnsan bazı şeyleri kabullenmekten çok, onlarla yaşamayı öğreniyor.Bazen sağlıklı bir sabaha uyanacağımı düşünürken, başka bir sabaha ağrılarla uyanıyorum. Ve artık şaşırmıyorum. Hastalığımla savaşmayı değil, onunla yaşamayı öğreniyorum. Belki de insanın en büyük gücü, değiştiremediği şeylerin içinde kendine küçük bir yaşam alanı açabilmesidir.Çünkü hayat bazen bizi istemediğimiz şeylere mecbur bırakıyor. Ama yine de, o mecburiyetlerin arasına küçücük güzellikler saklıyor.Balkonda içtiğim bir kahvenin yanına açtığım kitabın sayfalarında…Sabahın sessizliğini yaran kuşların cıvıltısında…Yüzüme değen hafif bir rüzgârda…Güneşin tenime değil, sanki ruhuma dokunan sıcaklığında…Bir anda fark ediyorum; hayat hâlâ burada.Belki bedenim yoruluyor, belki bazı günler ruhum eksiliyor, belki kendimi olduğum kişiden bile uzak hissediyorum. Ama yine de içimde bir yerlerde yaşamaya devam eden bir yanım var.Sanırım mesele, hayatın hiç zorlaşmaması değil. Zorlaştığında bile ona tutunacak küçük bir güzellik bulabilmek.Çünkü yaşam, sandığımız kadar dışarıda değil.Bir fincan kahvenin buğusunda, bir kitabın arasında, kuşların sesinde, gökyüzünün mavisinde ve en çok da insanın kendi içinde saklı.Her şey içimizde aslında.Huzur da…Umut da… Yaşama isteği de…Belki bugün biraz yarımım. Ama yarım olmak, tamamlanamayacağım anlamına gelmiyor.Belki de hayatın en güzel tarafı bu:İnsan, en eksik hissettiği yerden bile yeniden tamamlanmayı öğrenebiliyor.
Sordu papatya dünyaya:‘Neden bu kadar acımasız, neden bu kadar zalimsin?’Gökyüzü usulca eğildi üzerine ve fısıldadı:‘Çünkü sen, bu kadar mahzun bakıyorsun hayata.İnsanlar, en çok kırık kalpleri sınar;en narin çiçekleri en sert rüzgârlara bırakır. Yöneldi papatya gökyüzüne ve sessizce konuştu: Elbet bir gün…Bugün değilse yarın.Ama mutlaka bir gün…
Belki fotoğraf çok iyi çıkmadı ama benim için taşıdığı anlam, en güzel karelerden çok daha değerli.Evet… Sevdiğim adamdan defalarca çiçek aldım. Kollarımın arasında güller de oldu, papatyalar da… Ama içlerinden en güzeli, en kıymetlisi bu papatyalar oldu.Neden mi?Çünkü bunlar, iki asır gibi geçen bir ayrılığın ardından yeniden kavuşmanın çiçekleri. Kırıldığımız yerlerden birbirimize yeniden yürümeyi seçtiğimizin, sevgiyi en baştan, ilk günkü heyecanla yeniden öğrendiğimizin sessiz tanıkları.Bazen bir papatya, binlerce kelimenin anlatamadığını anlatır. Bazen bir buket, “Vazgeçmedim.” demenin en güzel hâlidir.Teşekkür ederim sevgilim… Bizden vazgeçmediğin, sevgimizi yarım bırakmadığın ve bütün fırtınalara rağmen yine elimi tuttuğun için.Bu papatyalara her baktığımda, yeniden başlayan hikâyemizi hatırlayacağım.
Sevginizi, sizin için gerçekten emek veren insanlara verin. Çünkü sözler rüzgâr gibidir; söylenir ve kaybolur. Ama çaba, sessizce hayatınıza dokunan en gerçek sevgidir. Size “Yaparım.” diyenlere değil, hiç söylemeden yapanlara tutunun. Çünkü insanı sevildiğine inandıran vaatler değil, uğruna gösterilen emektir.
Günaydın..
Gördüğünüz bir kâbus, bazen sadece birkaç dakikalık bir uykunun değil, koskoca bir günün yükü olur. Uyandığınız hâlde yüreğiniz hâlâ o karanlığın içindeymiş gibi atar; sanki gördükleriniz gerçek olmuş da ruhunuzun bir köşesine dokunup iz bırakmıştır.Ama unutmayın… Adı üstünde, kâbus. Gerçek değil; sadece gecenin zihninize oynadığı kısa bir oyundur. Onun gölgesinin, güneşinizi çalmasına izin vermeyin. Kendinizi yavaşça toparlayın, derin bir nefes alın ve hayata kaldığınız yerden devam edin. Çünkü her sabah, en karanlık düşlerden bile daha güçlü bir başlangıç yapma fırsatıdır..
Düşünceler, insanın en sessiz itiraflarıdır. Kimse duymasa da hayat duyar. İçinde büyüttüğün her korku, her karanlık ihtimal, usul usul yolunu bulur sana. Belki bugün, belki aylar sonra… Ama insan, en çok zihninde kurduğu savaşlarda yaralanır.İşte bu yüzden, bir gün kötü düşünceleri kapının dışında bırakmaya karar verdiğinde her şey değişmeye başlar. Bir anda değil elbette. Hiçbir bahar tek bir gecede gelmez. Önce içinde küçücük bir umut yeşerir. Sonra her sabah biraz daha hafif uyanırsın. Her gün, dünkünden biraz daha fazla kendine yaklaşırsın. Ve bir gün aynanın karşısına geçtiğinde, yüzünde aynı çizgiler olsa bile bambaşka birini görürsün. Çünkü değişen yüzün değil, ruhundur.Hata yapmak seni kötü biri yapmaz. Aksine, düştüğün her yer ayağa kalkmayı öğretir sana. Her yanlışın, doğrularına açılan gizli bir kapıdır. Her kırılışın, biraz daha olgunlaştırır kalbini. Acılar insanı eksiltmez; doğru yaşanırsa derinleştirir. Gün gelir, bütün o yaraların seni sen yapan en kıymetli izler olduğunu anlarsın.Bırak seni anlamayanlar olsun. Bırak seni yanlış tanısınlar. Bırak eskisi kadar güzel olmadığını söylesinler, eskiden daha bakımlıydın desinler. Varsın seni eksik sansınlar. Çünkü insanın dışını herkes görür; içindeki savaşları ise yalnızca kendisi bilir.Sen, gecelerce kimseye belli etmeden ağladığın anları biliyorsun. Kalbinin nasıl sessizce parçalandığını, sonra o parçaları tek tek nasıl topladığını da… Vücudundaki her iz, ruhundaki her çatlak, geçmişten kalan sessiz bir yankıdır. Onlardan utanma. Onları sev. Çünkü onlar, hayatta kalabildiğinin kanıtıdır.Eğer o acıları yaşamamış olsaydın, bugün olduğun insan olamazdın. Her dönüşümün bir bedeli vardır. Sen o bedeli gözyaşlarınla, sabrınla, yalnızlığınla çoktan ödedin. Şimdi geriye yalnızca kendinle gurur duymak kalıyor.Seni gerçekten seven biri; en güzel hâlini değil, en gerçek hâlini sever. Bazen yorgun yüzünü, bazen uykusuz gözlerini, bazen de konuşmadan anlattığın sessizliğini… Çünkü sevgi, kusursuzluğu değil, hakikati seçer.İnsanların gölgesinde yaşamaya çalışma. Seni tamamlayacak bir gölgeye de, seni var edecek başka bir varlığa da ihtiyacın yok. Çünkü insan, kendini bulduğu gün eksik olmaktan vazgeçer.Unutma… En uzun yolculuk, kendine doğru attığın ilk adımla başlar. Ve o yolu yürüyebilen insan, sonunda şunu öğrenir: Dünyada en güvenli sığınak, yine kendi kalbidir..
Bazen cesaret, her şeyi kontrol etmeye çalışmak değil; hayatın ellerini usulca bırakıp akışına güvenebilmektir. Her savaşı kazanmak zorunda değilsin, her kapıyı aynı anda açmaya da çalışma. Bazı yollar, yalnızca sabırla yürüyenlere görünür.Dön yüzünü kendine. İçinde ihmal ettiğin o sessiz köşeleri yeniden keşfet. Bilmediğin sokaklarda yürü, yeni şehirlerin havasını içine çek. Hiç tanımadığın yazarların dünyasına misafir ol, yeni kitapların ilk sayfasını umutla çevir. Yeni bir dil öğren; çünkü her yeni kelime, dünyaya açılan bambaşka bir pencere demektir.Ve sakın unutma… İnsan hedeflerine bir anda ulaşmaz. Onu varacağı yere taşıyan şey, anlık hevesler değil; her gün aynı kararlılıkla attığı küçük adımlardır. Çünkü disiplin, yeteneğin sustuğu yerde konuşan en güçlü sestir. Cesaret sana yola çıkmayı öğretir, disiplin ise o yolu sonuna kadar yürümeyi..
Geç kalmış bir pazar sabahına gözlerimi açtım. Takvim öğleni gösteriyordu, güneş çoktan yükselmişti. Ama insanın zamanı bazen saatlerle değil, hisleriyle akar. Benim içimde hâlâ sabahın sekizi vardı; sessiz, dingin ve umut dolu.Belki sabah bitmişti ama içimde yeni uyanan umut henüz gözlerini açıyordu. Çünkü bazen önemli olan saatin kaç olduğu değil, ruhunun güne hangi vakitte “merhaba” dediğidir.O yüzden saatlere değil, hislerime inanıyorum.Günaydınnn…
Yorulduğumu sanıyorum bazen. Hatta tükendiğime inanıyorum. Ama her sabah gözlerimi açtığımda, içimde tarif edemediğim bir güç yeniden filizleniyor. Kendime usulca aynı cümleleri fısıldıyorum:“Ben başaracağım. Ben yapacağım. Ben halledeceğim.”Belki dünya bunu duymuyor ama ruhum duyuyor. Ve her yeni gün, o sözlerimin karşılığı gibi küçük bir mucize bırakıyor avuçlarıma.Bazen hiç tanımadığım bir teyzenin içten ettiği dua oluyor bu. Bazen gözlerinin içi gülen bir çocuğun masum tebessümü… Bazen de bugün olduğu gibi, kimsenin sahiplenmediği küçücük bir yavru kedinin koşup üzerime atlaması… İşte o anlarda anlıyorum; hayat büyük mutluluklardan önce küçük güzelliklerle iyileştiriyor insanı.Yavaş yavaş özüme dönüyorum. Kendimi yeniden tanıyor, yeniden seviyorum. Her gün biraz daha büyüyor, biraz daha öğreniyorum. Bir zamanlar içimi kemiren yanlışlarıma şimdi uzaktan bakıp gülümsüyorum. Çünkü onları affedebilecek kadar yol almışım.Artık mutluluğu büyük zaferlerde aramıyorum. Bazen saçlarımı usulca savuran rüzgâr, bazen yüzüme değen güneş, bazen de gökyüzüne dalıp gittiğim birkaç sessiz dakika yetiyor bana. Meğer huzur, hep peşinden koştuğum yerde değil; yavaşlamayı öğrendiğim anların içinde saklıymış.Ve biliyorum… Yol uzun olsa da ben artık eskisi gibi yürümüyorum. Her adımımda biraz daha güçleniyor, biraz daha kendime kavuşuyorum. Çünkü insanın en güzel yolculuğu, dünyayı değil; kendi ruhunu yeniden keşfetmeye başladığı andır..