kucağın koca bir dans pistiymiş gibi, seninle bir sürü oyun oynadık. sana dokundum, dudaklarına dokundum. hangi cümleyi nereye söylesem, nasıl söylesem bilmiyordum. sen o gün yusuf’ un düştüğü bütün kuyuların ışığıydın, beni o kuyuya taşıdın. baktım. bakıyorum, sanki hep bir dönüş varmış gibi boynum geriye dönük yaşıyorsam, düşerim, düştüm. ibrahim’in ateşine su taşımıştın, beni de o ateşe. ben de o ateşe. düştüm. sende kaynayan ne varsa ona yandım. ama güldüm. ama eğlendim. inan. amadan sonrasına ne kadar inanılırsa. ama dünya. çok güzeldi, yaşadım. seni öptüm. öyleki sol meleğim dudaklarıyla yazdı günahımı. sen yepyeni bir sayfaydın, ben kirleten. ben şeytandım cehennemi isteyen. seni yakmak için, sen de aradığım ateşi bulmak için. çok üşümüştüm, bir sürü kibrit yaktım. teninde. ellerimle. dudaklarımla. kibritçi kızın ölmeden önce yaktığı son kibritin sıcacık düşü neydi, oydun sen. ilk ve en büyük günahın benmişim gibi. o günah başka bir dinin, bu çağa çok uzak bir dinin şiirinin ilk satırıydı. bak bu cümlenin hiç aması yok. seni öptüm ve bu sadece başlangıçtı. demişti ki;
“biz o günahları affedilsin diye değil hatırlansın diye”
ben anladım, sen hatırla.












