Sadece kilise değil, bir şehrin hafızası
seen from Netherlands
seen from China

seen from Malaysia
seen from Kazakhstan
seen from China

seen from Maldives
seen from Singapore
seen from Germany

seen from United States
seen from China
seen from China
seen from China

seen from Yemen

seen from United Kingdom

seen from Italy
seen from United Kingdom

seen from Sweden

seen from Italy

seen from Italy
seen from China
Sadece kilise değil, bir şehrin hafızası
🇨🇿
📍St. Nicholas Church
San Fernando Katedrali
San Fernando Katedrali 1731 yılında kurulmuştur. Katedral binası, Teksas'taki en eski kilise binası olma özelliğini de taşımaktadır ve 281 yılı aşkın süredir Başpiskoposluk ve San Antonio halkına hizmet vermektedir. Yaklaşık 95 yıl boyunca San Fernando, Teksas'ın bağımsızlığından önce İspanyol ve Meksika hükümetlerinin tanınan tek dini Katolik Kilisesi olduğu için San Antonio'nun tüm dini mezhepleri için kilise olarak hizmet etti. San Fernando, coğrafi merkezden fazlası haline geldi; San Antonio'nun ekümenik, kültürel, yurttaşlık ve hizmet merkezi haline geldi. Şehrin ilk kilisesi olan San Fernando, kilisenin içindeki ve çevresindeki insanların ihtiyaçlarına cevap verme konusunda zengin bir geçmişe sahiptir.
EN
San Fernando Cathedral
San Fernando Cathedral was founded in 1731. The Cathedral building has the added distinction of being the oldest standing church building in Texas, and for all of its more than 281 years, has been serving the people of the Archdiocese and San Antonio. For almost 95 years, San Fernando served as the church for all of the religious denominations of San Antonio as the Catholic Church was the only recognized religion of the Spanish and Mexican governments prior to Texas' independence. San Fernando has become more than the geographic center; it has become an ecumenical, cultural, civic, and service center of San Antonio. As the first church in the city, San Fernando has a rich history of responding to the people's needs in and around the church.
Hayal edilen:
Aslında olan:
Öşvank Kilisesi: Erzurum’un Uzundere ilçesinde Çamlıyamaç köyünde yer almaktadır. Yapı kitabeye göre Gürcü Bağratlı Hanedanlığı zamanında 3’üncü Adernese’nin oğlu Magistras Bağdat tarafından 963-973 tarihleri arasında yaptırılmıştır, mimarı ise Öşklü Grigor’dur. Yapı plan olarak haç plana sahip olup Vaftizci Yahya’ya adanmıştır. Yapı kabartma, çift renkli taş ve içerisinde bulunan fresko süslemeleriyle de dikkat çekmektedir. Yapı Gürcüler ve Ermeniler için çok büyük bir öneme sahiptir bunun yanı sıra bulunduğu bölgenin de en büyük yapısı olması ile de ayrı bir öneme sahiptir. Öşvank Kilise bir dönem elyazmaları ile ünlü bir kültür merkeziydi. Bir dönem camii olarak kullanıldıktan sonra 1985 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından koruma altına alındı. (⛪️) #SanatTarihi #HistoryOfArt #Sanat #Art #Mitoloji #Mythology #Arkeoloji #Archaeology #Tarih #History #Hristiyan #Christian #Kilise #TheChurch #Basilica #Katedral #Cathedral #Katolik #Catholic #Ortodoks #Orthodox #Protestan #Protestant #Erzurum #Uzundere #Öşvank #Oşki #Öşk #Ermeni #Gürcü (Öşvank Kilisesi) https://www.instagram.com/p/CQiF2fggt-G/?utm_medium=tumblr
G O T İ K - A
''Gotizm nerede?.. İçimizde; ruhumuzu kemiren kasvetin tam ortasında.. O kasvet biraz karanlık, biraz buğulu, hüzünlü.. Yüzü vahşi; içi kırılgan bir kuğu..
Acıdan beslenir gün ışığından kaçarken. Mutsuzluğun ağına takılır,
direnebileceğine inanmadan beklerken.. Onun gezdiği sokaklar soğuk, geçtiği yollar yalnız.. Gotizm nerede?.. *** Kavimler göçünde birçok uygarlık.. Kimi burjuva, kimi barbar.. İngilizler vahşi olan uygarlıkları damgalar; Gotik.. Germenler vahşi gelir nazik halklara, damgalanırlar bu yüzden bu sıfatla. Tarih sahnesine yeni bir kavram çıkar;‘’Gotik’’..
Devam eden süreçte bu damgaya çok rol oynatır tarih; içinden sanat geçen roller.. Gotizm, biraz resme girer, biraz heykele,
biraz müziğe, çokça da yaşantıya.. Ama en görkemli rolünü mimarlıkta oynar. Yaşantıların gizli yöneticisi mimarlık, gotizmle Avrupa’da tanışır. Avrupa’nın Romanesk dönemi yaşadığı zamanda gelir bu rol. O dönemde oyunların yönetmen koltuğunda ‘’din’’ vardır. Katoliktir mezhepler, din adamları yeni yapılar ister. Onlar ister, sanatçılar yapar.. İngiltere’de, İtalya’da, Almanya’da.. Her ülke, kendi diliyle oynar oyunlarını; kendi oyuncuları, kendi dili, kendi kimliği.. Ama Roma İmparatorluğunun yıkılmasıyla, kilise gücünü kaybeder ve sorgulanmaya başlar derince. Halkın zihni özgür kalmıştır bir parça, zihinler düşünmeye başlar heyecanla. Halkın, insan psikolojisine olan ilgisi geri döner düşündükçe; ‘’Yaşamın soluğu..’' ‘’Yeryüzünün tozu..’’ Aristo’ya da bir rol gelir bu oyunda. Halk, Aristo felsefesini benimser, Aristo gibi düşünmek örtüşmüştür hayatlarıyla.
Aristo, duyuları ve zihniyle hayatı yorumlar. Hayatın kendisi; doğanın kendisi.. Onlar da bu yolda Aristo’nun arkasından gitmek ister. Aristo düşüncesi, Skolastik felsefeyi doğurur; Evreni akılcı yolla yorumlama.. Dini, düşünerek yorumlama.. Halk düşünmeye başladıkça, kandırıldıklarını görür kilise tarafından haince. Cennetten satılan yerler yoktur gerçekte, halk kabullenir bu gerçeği büyük hayal kırıklığıyla. Kilisenin imajı böylelikle yüksek yerlerden aşağı düşmeye başlar.. Devletlerin imajı da sarsılmıştır savaştaki yenilgilerden. Halk kendini güvende hissetmez, korku gelir beraberinde. Korunmak için bir güç arar; işte böyle tanışırız şövalyelerle tarih sahnesinde. Bu koruma rolünü onlar üstlenir, karşılığında da onlara ticaret alanları verilir. Şövalyeler halkı korur, köylüler ise toprağı işler. Toprağı işlemeleri karşılığında güvenlikleri sağlanır, başka da kazancı olmaz köylülerin bu işten. Şövalyeler kazanır kazandıkça; para ve prestij.. Yeni bir sistem gelişir böylece; Feodalite.. ***
Akılla düşünme sistemiyle, halk, hayatı daha iyi anlamaya, yorumlamaya başlar. Skolastik felsefenin 3 ilkesi; aydınlatmak.. açıkça göstermek.. açıklığa kavuşturmak..
İnanç, akla götürür;
akıl ile imgeleme başlar;
imgeleme ile duyular bütünleşir.. Aristo, başlarındaki gizli özne.. Onun dediği gibi; gerçeklerin hakikisi incil’in içinde. Onlar da bu gerçekleri takip eder, dini incil’deki gibi yorumlar. Böylelikle din, akılla birleşmeye başlar.. İnançları akılla, düşünceyle birleştikçe, bu, hayatlarının her noktasına sızar. İlk dışavurumu da Tanrı’ya yaklaştıkları en güçlü yerlerde, kiliselerde gerçekleşir. Kilise de bu noktada onlara destek vermek ister. Herkese bir fayda.. Onların ise kalplerindeki inanç şiddetlenerek, akılla bütünleşmek ister. Tanrı’ya giden yolu çoğaltıp, mantıkla çözümler. Mimarlığı dansa kaldırır akıllarındaki yeni düşünceler, böylece bilinmeyen bir vals başlar Avrupa’nın bir köşesinde.. ** Bu dansın amacı Tanrı’ya ulaşmak.. Bu dansın amacı; Tanrı’ya düşünebildiklerini göstermek.. Bu dansta matematik var.. Bu dansta soyutun somuta nasıl çevrildiği var.. Yerden göğe yükseliş.. Sivrilerek sonsuza gidiş.. Bu Gizemli vals, Romanesk valsinin evrilişi.. Romanesk valsinin koreografisinin nirvanaya uzanışı.. *** Romanesk mimarisinde yapılar ağır, duvarlar kalın, gün ışığı içeri sokulmak istenmez.. Gotizm ile birlikte, yeni bir strüktürel dil gelişir; Roma mimarisinde keşfedilen eğrisel tonozlar, sivriltilerek daha dayanımlı hale gelir. Tonozlardan gelen yük, kolonlara aktarılır, oradan da zemine.. Kolonlar, daha güçlü davranması için payandalarla desteklenir. Böylelikle yeni bir kavram daha doğar; uçan payandalar.. Taşıyıcı sistem gururla kendini cephede gösterir, duvarlar da böylelikle taşıyıcılıktan kurtulur, hafifler.. İç mekanlar ferahlar, hafifleyen duvarlara artık daha çok pencere gelebilir.. Duvarlar, binayı taşırken beraberinde kasveti getirmiştir, onlar hafifledikçe de kasvet, bir parça gitmiştir. Artık kiliseler daha büyük inşa edilebilir yeni taşıyıcı sistemiyle, başlar böylelikle genişleyip yükselmeye..
Kiliseler büyüdükçe, zihinlerdeki yeni düşüncelere yaklaşır. Göğe yükselme güdüsüyle kuleler işlenir, sivrilir sivrildikçe.. gökyüzüne.. Gotik mimari, sivriliğiyle kimlik kazanır, Artık onunla ilgili olan her şey, böyle anılır.. Sivrilik, içeride dışarıda.. her yerine karışır.. Katedrallerin doğumu işte böyle gerçekleşir.. ** Katedrallerde yorumlanan düşünce, total mekanı Tanrı’ya hissedilen inançla bütünleştirmek.. Avrupa, savaşlardan bitkin düşer,
korunma içgüdüsüyle kiliselerini,
çevresine geçirimsiz bir kale gibi örmek ister. İçeride ise sonsuz bir mekan sunar; inançlarını mantıkla yorumladıkları derin bir alan ve artık içeride sadece inanılan şeyle bütünleşmek var.. Dışarıda kalan yüz süslü, görkemli;
dışarıdakilere içerideki yüceliği gösterişi.. Gotik mimari; inancın görkemle buluştuğu o derin kıyı.. ** Gotik mimari ilk nerede doğdu; muamma.. İngilizler Durham’da der, Fransızlar ise Paris.. Ama gerçeği bir tek tarih bilebilir.. 1140’a gittiğimizde St. Denis Kilisesini görürüz Paris’te. Gotik üslupta izler vardır üstünde. Fransızların, iddialarını kanıtlayacakları daha çok eser vardır o civarda. Bu eserlerle hızla yayılmaya başlar tüm Avrupa’da gotik mimarlık. İspanyollar, Arap mimarisiyle birleştirir, İtalyanlar ona sırt çevirir, Almanlar ise dikkatle incelemeye başlar.. Henüz gerçek bir Almanya da yoktur o dönemde. Kavimler göçüyle birbirlerini bulan birer parça Alman kavmi.. Katoliklerdir o dönemde hala, Luther henüz doğmamıştır, Protestanlık yoktur ortada. Almanlar da göğe yükselmek ister diğerleri gibi. Ama çok benimsemişlerdir Romanesk stili. Amaçları sadece onu geliştirmektir. Parça parça alırlar gotik unsurları, bu yüzden geç dönemde yakalarlar gotik mimariyi.
Germen şövalyeleri güçlü, duyulan ihtiyaçtan, yaptıkları ticaretten tarımdan.. Kapital titreşimler.. Almanya’nın Baltık yanı ticari hayatta ne kadar da hareketli.. Baltık denizinin olanaklarından sonuna kadar yararlanan birtakım insanlar, Ringa balığı avcılığı, tarım, madencilik yaparlar.. Ama en çok tarımdan pay çıkarırlar, kuzey Avrupa’ya en hakim ticari alan.. Almanya kendi içinde iki parça; Bir doğu, bir batı.. Batı kısmı Fransa’dan gelen neşeli müziğin ruhuna kapılmış.. Oradan tadını duyumsadıkları bu hayat yavaş yavaş nefeslerine karışmış; Yaptıkları katedraller de bu kaygıyı taşımış.. Ancak Almanların mimari alanda tek istediği; Romanesk düzeni iyileştirmek.. Bu yüzden sadece iyileştirebilecekleri unsurları almışlar gotikten birer birer.. Planlar Fransa’dan, İngiltere’den.. Gotik tarzı benimsediklerinde, kendi yorumları gelir yavaş yavaş; Almanların mimari söylemi girmeye başlar böylece gotiğin içine. Ellerindekilerle gördükleri birleşir, başlar yoğrulmaya gözler önünde. Başta her şey Romanesk'ii iyileştirmek içindir; ancak zamanla gotik dil çok benimsenir. Görkemli, insanı sonsuzluğa taşımak isteyen bir dil, Baltık denizinden Fransa sınırlarına uzanan.. Baltık denizinde ticaret sürekli, çalışma sürekli.. Almanlar bu hareketlilik içinde kendine en uygun yerleri seçer, deniz aşırı yerlere hafif malzemeler işler, taşır. Böylelikle kazandıkça kazanır.. Mimari dillerinde taş çok, ancak taşıması zor.. Ellerinde kırmızı tuğla bol, yeni bir oyuncu gelir sahneye, kırmızı tuğla geçer bundan sonra baş role. Kırmızı tuğlanın gelişi, Almanya’nın gotik mimarideki dönüm noktası.. Kırmızı tuğlanın keşfiyle özgün bir kimlikleri oluşur gotik mimaride. Artık daha da kişiselleştirmeye başlarlar bu stili.. Onlar için kuleler; güç ve iktidar.. Kuleler daha da sivrilir, iç mekan daha da genişler.. İçeride nefler, transeptler, koro yeri.. Almanlar zaman zaman yan neflere koridor ekler, mekan daha da genişler. Mekan genişledikçe, daha da yükselmek isterler. Derinlik hissinden böylece hiç kopmazlar..
Ancak geometriye aşırı düşkünler. Düz çizgilere olan düşkünlükleri, sıkıcı bir hal alır zamanla.. Bu sıkıcılıkları, kulelerinin dantel gibi işlenmesiyle bir parça kırılır, İngiliz gotiğine göz kırparak tarih içinde yerini bulmaya başlar.. Gotik mimariyi özümsedikçe daha da içselleştirirler. Dışarıdan bu kez içeriye bakıp, iç mekanları yorumlar. Daha geniş mekanlar için, koridorlar çoğalır. Koro yeri yükselir, bazen de triforium.. Triforium zaman zaman galeri olarak işlevlendirilir. Işığı çok sevmezler İngilizler gibi.. Pencereler ve pervazlar ise olabildiğince basit.. Pencereler sadece birer pencere.. Almanlar tarih sahnesinde her zaman oldukları gibiler.. İşlevsel ve sade.. Süsten uzak rasyonalize edilmek istenen işler.. Şimdi sıra yukarı baktığımız yerde; Gotik mimaride tonozlar sivriliyor, kaburgalara dönüşüyor. Almanlar bu tekniği daha da geliştiriyor. Zamanla kaburgaları tonozlardan kopararak, parçalı tonoz yüzeyin altında havada duran bir kiriş sistemini dantel gibi örüyorlar; buna da ‘’uçan kaburga’’ adı veriliyor, yukarı bakmaya devam ediyorlar.. Onları içeriden yukarıya baktıkça, mekandaki farklı yükseklikler daha da çarpıcı gelmeye başladı zamanla. Transept ve neflerin farklı yükseklikleri sorgulamaya itti onları heyecanla. Yeni bir görüş geldi ardından, nefler ve transeptler aynı yüksekliğe getirilip, tek bir örtüyle örtüldü bu karardan sonra. ‘’salon kilisesi’’ kavramı işte böyle doğdu. Artık içerisi tek bir hacim.. Almanlar artık gotik mimaride kendine özgü..''
Almanların tarih içinde hep geleneklerine bağlı bir çizgide yürüdüklerini görüyoruz. Savaşlardaki yenilgilerden, sarsan prestijden, yaşanılan tüm acıdan doğan en büyük şey; kimliklerini sonuna kadar korumak olur. Kim olduklarını unutmamak istercesine bağlı kalırlar bir zamanlar oldukları kişilere. Bu çok iyi, bu çok kötü.. Kim olduklarına sahip çıkmaları benliklerini korurken, bu kadar geleneklerine bağlı olmaları onları sınırlandırmaz mı?.. Etraflarında görünmez bir duvar var sanki, dışarıya karşı koruyorlar kendilerini. Artık kaybetme lüksleri yoktur çünkü. Ortaçağda başlayan bu gotik hikayeleri, Almanların kabullenmeleri yine zaman almış. Bu gelenekçi tutumları önlerine bir kalkan.. Alman sınırlarında sorgulanan yeni bir mimari dil.. Romaneskin hemen arkasından gelen başka bir heyecan.. Her ne kadar kabullenmeleri diğer ülkelere göre zaman alsa da, benimsedikleri ilk andan itibaren kendileriyle ilişkilendirebilecekleri bir üslup olduğunu görürler. Bu üslup onların Romanesk dili geliştirmeleri için büyük fırsattır ve bu fırsatı da çok başarılı bir şekilde değerlendirirler. Baktığımızda en iddialı projelerin büyük kısmını Alman sınırlarının içinde görürüz. Gotik üslupta ne kadar heyecanlı oldukları ortada.. Yükselmek hoşlarına gitmiş.. Büyümenin yeni formüllerini keşfetmek hoşlarına gitmiş.. En iddialı katedrallerden biri olan Ulm Katedrali, dünyanın en yüksek katedrali olarak yer almakta.
Kuleye 768 basamakla ulaşılır, oradan Alpler bile izlenebilir.. 1900lerin başında bu yapı dünyanın en yüksek yapısı olma ünvanına da sahip olur 161 m’lik yüksekliğiyle. Yapımına 1300lerde başlanır ancak 1800lere kadar sürer tamamlanması. Almanya’nın bu kadar büyük istemesinin bedeli de bu gibi görünüyor; yapımı asırlar süren gotik katedraller.. Hiç bitmeyen şantiyeler.. Ama yükselmekten ve genişlemekten vazgeçmezler yine de. Kuleler yükselir, kaybolan itibarları bir parça geri kazanılır.. Mimarlık, milletlerin yeryüzüne yansımaları.. Kendilerini ifade etme yöntemlerinden biri.. Tüm bu şatafatlı katedraller, yükselmeler, büyümeler, vs. hepsi bir parça itibar göstergesi. Almanların prestije de her zamankinden çok ihtiyaçları olan bir süreç. Disiplin ve akılcı yaklaşımlarıyla da başarılı çalışmalar sunmuşlardır dünyaya. Kırmızı tuğlayı katedrallerinde kullanma fikri, gotik dönemin dönüm noktalarından biri.. Üsluba ayrı bir dil getirir, diğerlerinden farklılaştırmaya başlar işlerini. Baltık denizinin avantajlarını sonuna kadar kullanmıştır Almanlar.. Kırmızı tuğlanın ve gotik mimarinin İstanbul’daki en başarılı yansımasını St.Antoine Kilisesinde görürüz. İstanbul’un en büyük Katolik kilisesi.. 1200lerde inşa edilen ve iki kez yanan bu kilise, şu anki yerine Galatasaray’a taşınmıştır. Cadde girişindeki iki betonarme apartmanıyla, istiklal caddesi’nin ilk betonarme yapılarındandır. 1900lerin başında, İtalyan mimar Eduardo De Nari, neogotik üslupta bir cephe önerir kırmızı tuğladan. Ve bu sayede, İstanbul da gotik mimarinin ve kırmızı tuğlanın tadına bakar bir parça..
Crkva imena Marijinog (Mária Neve Nagytemplom) //Boldog karácsonyt// Srećan Božić svima koji slave!