Annihilation
X: -''Neden buradasın?'' -''Bilmiyorum..'' X: -''Kimsin?'' -''Bilmiyorum..''
Annihilation, şaşırtıcı bir giriş yaparak ''bilmiyorum'' belirsizliğiyle kapılarını seyirciye açan enfes bir düşünsel gezi.. Kendinden başlayıp kendine vardığın derin bir yolculuk..Tüm seyrin bir 'belirsizlik' etrafında gerçekleşeceği, daha kapıdan içeri ilk adımı atarken tüm tekinsizliğiyle kendini göstermekte.. Jeff VanderMeer'in romanından uyarlanan Annihilation, yönetmen koltuğuna Alex Garland'ı oturtarak her yanı farklı bir enstrümanla sarılı zengin bir orkestrayla buluşturmuş kendini. Bilmiyorum kapısından girdikten sonrası ise Garland orkestrası eşliğinde izleyiciye birtakım yanıtlar aratan 'kişisel bir yolculuk' sunuyor.***Filmi izlerken sahnelerin, oyunculukların veya karakter derinliğinin ötesinde; düşünsel yaratıcılık, kullanılan öğeler, değinilen bilim ve bunların yorum biçimleri ile ortaya konan fikir ilgileri ilk çeken. Bu fikri seyirciye devrederek onları birlikte düşünmeye ve gördüklerini kendi penceresinden yorumlatarak bu esrarengiz fikirlere yeni boyut kazandırıyor. Bilimle düşsel fantezi, bir diyaloğa giriyor.. Tüm bu süreç ise bir yolculuk seyrinde geçer; izleyen her bir kişiyi kendi özel yolculuğuna çıkarır Annihilation. Bu filmi benim için özel yapan, işte arka planda süren bu yolculuk.. Film bu bağlamda birkaç katmanda ilerliyor; görünen gerçekliği ile bilimkurgu yanı, arka planda seyir halindeki kişinin kendine doğru olan o yolculuğu..
Annihilation, 'tersten' ya da 'sondan' kendini okutuyor. İlk sahne hikayenin, yolculukların, tüm yaşanmışlıkların sonunda başlar. Natalie Portman'ın canlandırdığı Lena karakteri, tüm olay örgüsünü yaşamış ve 'son' olarak tariflenen yerde ilk kez karşımıza çıkmaktadır. Lena'nın bu sahnede kolunda görünen dövme, son ve baş düşüncesini desteklemektedir; 'ouroboros' ile kendi kuyruğunu yiyen yılan figürü. Bu oldukça önemli bir veridir Annihilation'ı anlama adına. Ouroboros, farklı inançlarda sonsuz döngüyü, yeniden doğuşu temsil etmektedir. Simyacılar bunu başlangıcın sonda, sonun başlangıçta olduğu düşüncesiyle yorumlar. Bu sahnede Lena, koruyucu kıyafet giyinen bir grubun karşısında sandalyede oturmuş, birtakım sorulara yanıt vermeye çalışmaktadır. Başından geçenleri anlatması istendiğinde kapıda bizi karşılayan 'tekinsizlik' yeniden yanımızda belirir ve 'bilmiyorum' belirsizliği de ilk kez burada doğar. Lena, bir belirsizlikle sarılıdır; karşısındakiler ise 'koruyucu' kıyafetlerle.. Bu noktada, Lena'dan mı yoksa Lena'yı saran belirsizlikten mi korunulmaktadır; işte yeniden muğlak bir alan karşımızda.. Adamlar, bilmiyorum yanıtlarını aldıkça 'peki ne biliyorsun?' sorusuyla mücadele başlamışken yeni bir kapıdan daha geçilir..
'Peki ne biliyorsun?' daha üst ölçekten baktığımızda oldukça önemli bir soru genel anlamıyla;Ne biliyorsun? Sordun mu bunu kendine? Nasıl yanıtlar var sende baktın mı hiç? Bu soru ne kadar soruluyor hayatta? Sorular defalarca kez farklı yerlerde sorulduğunda alınacak yanıtların aralayacağı kapıların farkında mısın? Yanıtlarla belirgin hal ile belirsizlik, farklı taraflarda durmaya başlarken, ne yöne dönmen gerektiği hala mı bilinmezlikte?.. Bazı sorular çok büyük kapılar aralar, ama her açılan kapının ardında bir yer var mıdır?..
Lena'ya ne biliyorsun diye sorulduğunda karşılaştığımız sahne; uzay boşluğundan Dünya'ya gelen bir parıltının bir deniz feneriyle buluşarak onu ışıldatışı oldu. Sinemada 'deniz feneri'nin başlangıç, öz, ev, güç, ışık gibi kavramlar için temsil aracı olarak kullanılmasına çok sık rastlanır. Annihilation için de bir deniz feneri vardır ve doğrudan bahsi geçen tüm kavramların taşıyıcısıdır. Önce bir ışıkla buluşur ve başka bir gerçeklik perspektifinin kapısı olarak bizleri oraya taşır. Bu uzaydan gelen bir cismin yeryüzüne inişi olabilir ya da öz'de gerçekleşen aydınlanmadır. Işığın yayılışı ise bir hücre bölünmesi sahnesiyle bütünleşir, iki farklı benzer boyut birbirine eklemlenerek yeni gerçekliğin ilk adımına referans noktası oluşturur.
Tersten anlatım ile olayların nasıl başladığını gördüğümüz sahne; iki hücrenin bölünmesinin anlatımı olarak açılış yapar. Lena, biyolog olarak John Hopkins'te ders anlatıyordur ve tümör hücresi üzerinden mitoz bölünmelerden bahsediyordur. Sınıftaki bu sahneye bir 'Parlama' eşlik eder. Lena anlatımını tümör hücreleriyle sürdürürken yeni bir veriyle daha karşılaşırız; 'kanser' konusu; Tüm dönem boyunca ise otofajik faaliyetleri işleyeceğini belirtir. Antik Yunanca da 'kendisini yemek' anlamına gelen otofaji, 2016 nobel tıp ödülünü getiren fikir olarak, hücrelerin gereksiz ve işe yaramayan unsurlardan kendisini düzenli olarak arındırması ve sonrasında geri dönüştürmesi olarak tanımlanabilir özetle. Hücre açlık durumunda, kendi proteinini üretmekte ya da enerji üretmekte zorluk çekebilir. Olması gereken sistem çalışmadığında hücre, stres yaşamaya başlar. Bu stres karşısında kendini imha etmek/yok olmak yerine, kendine ait, mitokondri gibi bir enerji merkezi organelini yiyerek bir süre enerji kaybını sağlayabildiği gözlemlenmiştir. Eğer bu ölçekte sorun çözülebiliyorsa yaşanan olay, mikro-otofaji; düzelmeyip, kendi kendini yeme devam ediyorsa, makro-otofaji olarak adlandırılır. Mikro-otofaji, programlı olarak kendi kendini imha etmek olarak da ifade edilebilir.
Tüm canlılığın tek bir hücreden başladığı bu anlatım ile filmin genel omurgası oluşuyor gibidir. 'Bir/1' ile başlayan yeni gerçeklik.. Her şeyin tek bir 'şeyden', 1/bir'den geldiği canlılığın gelişim sürecinde tekrarlanan bir konudur. Felsefe, mistisizm ve dinler de 1/bir ile ilgilenmiştir; onlar için oldukça önemli bir kavramdır. Her şey 1/bir'den başlar ve bütünlüğü simgeler. Dinler 1/bir noktasına Tanrı'yı koymuştur; mistisizm bir çember çizip içine tek nokta koyarak her şeyin bu merkez noktasından dağıldığını savunmuştur. Öte yandan 1/bir ile başlangıç ve son birbirini temsil ediyor olabilir. 1/bir olan tektir de aynı zamanda, tekildir. Tekil olanın bütünlüğü temsil edişi, içinde tüm varoluşu barındırması ile sonu da temsil etmektedir. Tek başına olanın kendisinin de bir bütün oluşu onu bu noktada tek'likten çıkarmaktadır. Aynı anda hem tek hem de çoklu bir yer olarak karşımızda 1/bir.. Annihilation'ın 1/bir ile olan ilişkisi; filmin başında sonunu gördüğümüz yer olabilir.
Hücre bölünmesi anlatımı, mitoz bölünmeler konusunu çağrıştırıyor; gerekli yerlerde ökaryot yapılı hücrenin, DNA yapısını bozmadan aynı özelliklerde çoğalmasına verilen bölünme şekli. Canlılık devamını sağlamak için mitoz bölünmelere ihtiyaç duyar. Vücudumuzda bir yerimiz yaralandığında, mitoz bölünmelerle dokular kendini onarır. İlk hücrenin DNA taşımadığı ama ribozomlu oluşuyla RNA varlığına sahip olduğu düşüncesiyle mitoz bölünmelerle canlı hücrelerin gelişmeye başladığı bilinmektedir. Hücreler ise bu bölünmeleri; ''hayatta kalmak için'' yapıyordur.. Aslında sahnedeki hücre dersiyle bir biçimde 'hayatta kalma' dürtüsü anlatılıyor demek mümkün.. Biz de bir hayatta kalma hikayesi izlediğimizin ilk ipuçlarıyla karşılaşmaya başlıyoruz..
Evrenin yaratılışına bakıldığında tüm canlılığın birbirine atıf yaparak tasarlandığı izlenebilir; yapı tasarımından işleve kadar birçok atıf.. Mitoz bölünme, hayata dair müthiş ilham veren bir konu.. Bakıldığında birbirine benzeyen birçok aynı şeyin toplanıp aksaklıkları gidermesi.. Elin kesildiğinde hep birlikte o yarayı kapatıyorlar, büyümen gerektiğinde çoğalıp yardım ediyorlar.. Gökyüzünde çok yüksek bir noktadan dünyaya baksak ve insanların göründüğünü düşünsek o esnada; o kadar uzaktan insanlar da 'birbirine benzeyen birçok aynı şeyin toplanması' gibi görünmezler miydi?.. Bu kez Dünya mı o kocaman beden?.. Peki insanlar bu hücrelerin yaptığı gibi Dünya bedenlerinde bir aksaklık olduğunda toplanıp yaraları kapatıyorlar mı?..
Annihilation'ın kurduğu gerçeklikte; Dünya bir beden, insanlar da hücreler olabilir. Bu metafor da çoklu katmanlarından biri gibidir. Dersin sonunda, Lena'nın yaşadığı kayıpla bir yıldır yasta olduğuna işaret eden bir sahneyle karşılaşıyoruz. Bu sahnede okuldan iş arkadaşı Dan, Lena'nın koluna dokunarak ona şefkatle tesellide bulunuyordur. Dan'in ona dokunuş şekliyle önemli bir bilgiye dönüşen bu sahneyle Lena, kendisini bir yere davet eden adama gergin bir şekilde ısrarla yatak odasını boyamak istediğini söylüyordur. Sonraki sahnede artık evini görüyoruzdur yanında bir 'parlama' ile. Lena'yı ise evinde duvarlarını boyarken görürüz, bir değişiklik arzusundadır. Bu esnalarda eşi Kane ile anılarını hatırlar ve mutlu bir ilişkileri olduğuna dair sahneleri görürüz. Lena, yatak odasında değişiklik yapmak isterken, bu arzunun özüne bakarsak özellikle 'bir değişiklik' istediğini de söylemek mümkün. Bu arzusunu mekanı üzerinden gerçekleştirmeye çalışırken, genel hali arka planında gerçekten neyi değiştirmek istediğini sorgulatmaktadır; kaybını mı yoksa başka bir duyguyu mu? Duvar neden beyaza boyanıyordu?.. İnsan/hücrelerde sorun mu vardı düzeltilmesi gereken?..
Değişim süreci başlamışken, Lena bir anda yatak odasında yasını tuttuğu eşiyle karşılaşır, Kane ölmemiştir. Askeri göreve gittiği ve bu görev esnasında öldüğünü bildiğimiz Kane, bir anda evine dönmüştür ama başka bir kişiliğe bürünmüş halde. Bu durumun nasıl mümkün olabileceğini öğrenmeye çalışan Lena, ''eve nasıl döndün?'' sorusunu sorar ve o esnada kameranın su dolu bardağın arkasından görünen hareket eden ikisinin ellerine yaklaşarak, oluşan yeni görüntü ile hücre bölünmesi metaforunu yakaladığını görürüz. Peki hücreler burada neden bölünmeye çalışıyordur? Lena ile Kane arasında bir sorun vardı ve hücreler bölünerek orayı mı iyileştirmeye çalışıyordu? Yoksa kanser olmuş bir durum için mücadele mi ediliyordu?..
Suyun indisinin cisimlerin gerçekliğini kırarak yansıttığı bilgisiyle burada sanki gerçeklik üzerinde birtakım kırılmalar gerçekleşiyordu. 'Eve nasıl döndün?' sorusu ise belki daha derin anlamlar taşımaktaydı içinde barındırdığı 'ev' kelimesiyle. Kane'in soruya verdiği 'yataklı odanın dışında' olduğu cevabıyla Lena'nın yüzünü gördüğünü belirtmesi, yeni bir kapı daha aralamıştır; Lena'yı görmüş olma ihtimali yine bir baş ve son döngüsünü hissettiriyordur. Lena ve Kane isimlerine bakacak olursak da ilginç bir ipucu görürüz; ''L-ena-K''. Bu kelimeyi düz okurken Lena, tersten okurken Kane ile karşılaşırız. Baş ve son döngüsünün bir ipucu da buraya saklanmış gibidir.
Kane masada kafası karışık halde konuşurken bir anda kan kusmaya başlar ve ambulansla götürülüşünü izlerken ambulansın peşine takılan araçlarla başka bir alana alındıklarını görürüz. Bu sahneye yeniden 'Parlama' eşlik eder. Götürüldükleri yer, filmin başında gördüğümüz o kapalı alana aittir; X Bölgesi.
Lena'yı X Bölgesi'nde Psikolog Dr. Ventress karşılar. Ventress, Kane'in çok hasta olduğunu anlatırken, Lena ona yardım edebilecek kişi olduğunu söyler. Burada Kane'i hasta eden sebep olduğunu düşündüğü için mi ona yardım edebilecek kişi olduğunu düşünüyordur Lena? Peki Kane'e nasıl yardım edebilecektir sorunun kendisi olduğunu düşünüyorsa?.. İşte 'Parıltı' ile bu esnada karşılaşırız;
Dr. Ventress, 'Parıltı' adı verilen, Kane'in görev için gittiği bu yerden bahseder. İçeride bir deniz feneri olduğu bilinmektedir, bir de haritadaki yeri. Buraya dair bilinen pek bir şey yoktur, Parıltı'ya giden kimse geri dönmemiştir, Kane hariç. Onun da döndüğü halindeki gariplik bununla biraz anlam kazanır.
Parıltı ile sunulan bu sıradışı yer oldukça ilginç; bir yer tarifliyorsun, giden kimse geri dönemiyor. Ama bu yer aynı zamanda cezbedici bir parıltıyla sarılı. Parıltı olarak görünen şey rengarenk, şeffaf, zararsız bir örtü gibi. Aksine sana zarar vermek yerine, güzel şeylere davet edercesine duruyor. Buradaki bu ironi oldukça ilginç. Arka planında güzel görünen şeylerin göründüğü gibi olmadıkları gerçeğine mi vurgu yapılıyor yoksa gidenlerin geri dönmemesine rağmen burası hala zararsız bir yer olabilir mi durumu sorgulanıyor, ilginç bir yer yine..
'Yer' konusu kendi içinde oldukça derin bir kavram. İçinde birçok durum barındırabilir yüklendiği anlamlarla birlikte. Bu anlamlara bazen kendileri doğuştan sahip olabilir, doğa gibi; bazen de mimar eli değer ve yerler birtakım mekanlara dönüşür. Ama her birinin özünde yerlerin durumlar barındırabildiği gerçeği sürekli devam eder. Birçok şeyi yerleri işleyerek, mekanlar üzerinden anlatma eğilimimiz de oldukça yüksek; bu yerler bazen kişiyi yansıtıyor, bazen işi, bazen hiçliği.. Bazen iyileştiriyor, bazen de zarar veriyor.. Sahip olabileceği anlamlar doğrultusunda sonuçlar hep değişiyor. Bu anlamlara ulaşmanın en önemli yolu ise ziyaretçilerinin bu yeri deneyimleme biçimleri. Her ziyaretçi kendine özgü bir deneyimleme parametresine sahipken, yer'in yüklendiği anlamların yoğun değişkenlikte olduğunu söylemek mümkün. Bu bağlamda yer de çok boyutlu bir yüze sahip. Aslında her ziyaretçi, yer'le kendine özgü bir ilişki kurar ve kendine özgü mekan deneyimlerini üretir. Birbirlerini yeniden ürettikleri senaryolar da gerçekleşebilir. Ziyaretçi deneyimi esnasında bu yeri yeniden işleyerek üretebilir ya da yer, ziyaretçiye etki ederek onu yeniden üretebilir. Bu da sonunda bir çeşit döngüye dönüşür. Parıltı güzel görünen ama zarar verdiği düşünülen bir yer. Sınırları ve formu belli; ama yüklendiği anlamlar muğlak. Bu anlamları çözmek için içine girip onu deneyimlemekten başka bir yol yok gibi görünüyor. Bu noktada Lena'da Kane'e yardım etmek için Parıltı'ya gitmek istiyor. Açıklaması ise 'bunu Kane'e borçluyum'dur. Kane'in artık onun yüzünden gittiğini söylemek mümkün.
Parıltı'ya gidecek ekip Dr. Ventress de aralarında olmak üzere beş kadındır. Bu zamana kadar gidenlerin askerler olduğu bilinmektedir. Bu kez ise farklı disiplinlerden birilerinin inceleme yapmak için gitmesi planlanmıştır; beş farklı bilim dalı uzmanı kadın. Burada ilgi çeken nokta; tek tipe işaret eden askerler ve sonrasında bunun çözüm getiremeyeceği düşünüldükten sonra özelleşmiş bir ekipten oluşan çeşitli bilim konularında uzman kadınlar. İki ayrı sınıftan bahsederken bunun iki farklı savunma biçimine de atıf yaptığını düşünmek mümkün. Dünyayı dev bir beden, Parıltı'yı da bir yara olarak kabul edersek; askerleri tipik savunma hücreleri akyuvarlar, bilim uzmanı kadınları ise yeni savunma çaresi olarak yorumlayabiliriz. Parıltı bu bağlamda bir kanser de olabilir. Bilim uzmanları aralarında konuşurken Parıltı'ya girenlerin ölüm sebepleri için iki senaryo olabileceğinden bahsetmiştir; ya içeride onları öldüren bir şey vardır ya da delirip birbirlerini öldürüyorlardır. Kanser oluşumu da hücrelerin kafa karışıklığından bozularak birbirlerine zarar verme durumu olarak açıklanırken bu metafor da mümkün olabilir. Filmin devamında bu düşünceyi destekleyici başka bilgiler de vardır. Lena ise 'Parıltı'ya gitmek isterken kolunda ouroboros dövmesi yoktur..
Parıltı'ya gitmek için her bir uzmanın kendi kişisel nedeni vardır. Dr. Ventress gitme argümanı hakkında kişisel bir açıklama yapmaz, geçiştirir. Lena, bunu Kane'e borçluyum o yüzden gitmeliyim der. Parıltı'ya girme anında Kane'i Dan'le aldattığına dair sahneyle karşılaşırız, ve borcun bir çeşit vicdan azabından kaynaklanabileceğini görürüz. Sorunun kendisi olduğunu düşünüyordur gerçekten de Lena. Anya, bağımlıdır; Josie, yaşadığını hissedememektedir; Sheppard ise kızını lösemiden kaybetmiştir. Burada en dikkat çekici diyaloglardan biri de Sheppard'in kızını kaybedişini ifade şekli; hem güzel kızımı hem de eski halimi diyerek iki şeyi kaybettiğini söyler. Karakterlere buradan baktığımızda, her birinin Parıltı'da kendi kişisel şifa arayışlarında olduğunu, iyileşmek istediklerimi söyleyebiliriz.
Parıltı'ya girdikten sonrası ise muğlak bir çizgide.. Hatırlanmayan günler, pusula gibi yön gösteren cihazların çalışmaması, yön ve zaman kayıplığıyla hiçlikte duruyor olmak... Bundan sonrası kendilerinin sıfırdan çizeceği bir deneyim olacağı belli olmuştur artık. Sıfır ve yeni bir başlangıç...
İlk uyanılan gün Lena'nın çadırına sızan, ardından da Lena'nın çadırdan çıktıktan sonra karşılaştığı yeni 'Parlama'yı görürüz. 'Parlama' bir figür gibi davranmaktadır artık ve bazı sahnelerde bize eşlik ederek bir şeyler anlatmak istiyor olabilir. İlk kez Lena'nın sınıfta tümör hücrelerini anlattığı sahnede karşılaşmıştık 'Parlama' ile; şimdi ise çadırın etrafında, ilk uyanışla birlikte.. Tümörün ya da bölünmenin işareti olabilir bu figür.
Bilim uzmanlarının yeni başlangıçlarında ilk yaptıkları şey etraflarını anlamaya çalışmak olmuştur. Bu esnada canlılığın farklı bir şekilde biçimlendiğini fark ederler. Aynı daldan farklı çiçeklerin çıkması gibi.. Bunun ardı ardına gerçekleşen mutasyonlarla mümkün olabileceğine dair açıklama getirirler. Daha da yakından baktıkça 'bir şeyin' canlıların gen havuzlarını değiştirdiğini düşünürler. Bu sahnelerin arasında Lena'nın filmin başındaki koruyucu kıyafet giden adamlarla olan konuşmalarına geri dönüşler olmaktadır. Mutasyonların deniz fenerine yaklaştıkça çoğaldığını gözlemlediğinden bahseder onlara. Deniz feneri, bu veriyle bir şekilde merkez noktaya dönüşmüştür. Lena, yaşadıkları bu olayları adamlara anlatırken, yanında yine bir bardak su duruyordur. Gerçeklik yeniden mi kırılıyordur, bu kez Lena'nın olduğu yerden? Yoksa bölünüyor mudur, Lena'nın olduğu yerden?..
Parıltı'yı daha yakından keşfettikçe mutasyonların yoğunluğu da artar. Lena bu durumu tümöre benzetir. Yeniden bir kanser olgusuna atıfla karşılaşıyor olabiliriz. Ancak görünen tüm mutasyonlar rengarenktir. Burada da Garland, bir çeşit ironi yapıyor gibi... Tümör benzetmesinin tekrar ettiği bir diğer sahnede bu oluşumla birleşmiş bir insan cesediyle karşılaşırlar ve onun da kolunda ouroboros dövmesi vardır. Parıltı'da ilk kez bu sahnede bu dövmeyle karşılaşıyoruzdur.
Keşifler esnasında daha önceden gelen askerlerin bıraktığı videoyla karşılaşırlar. Videoda gördükleri dehşet veren gerçeküstü görüntüler Parıltı'da yaşananlara dair önemli bir ipucudur. Bu esnada Lena, Dr. Ventress'e Kane'in 'neden bu 'intihar görevi'ne gönüllü olduğunu sorar. İçeriye girmek istemeyi artık intihar görevine gönüllü olmak olarak adlandırmaktadır. Dr. Ventress'in ise oldukça ilgi çekici bir açıklaması vardır. Filmde beni en çok etkileyen yerlerden biri olmuştur bu açıklama; ''İntiharı kendine zarar vermekle karıştırıyorsun.'' der Dr. Ventress. İnsanın kendine zarar vermeye yönelik programlı olduğunu söyler. Bu çok ilginç bir farkındalık... Yaptığımız bu mu gerçekten? Hayatımızda iyi giden şeyleri sabote etmeye mi eğilimliyiz?..
İnsanlar yaşamları boyunca bir takım döngülerde bulunuyor; iş hayatları, aşkları, hobileri, dostlukları.. Bu döngüler uzun süreli tekrar ettiğinde de rutin olarak adlandırılıyor. Rutin kelimesi ise genelde negatif bir etkiye sahip. Bir şeyin 'aynı' şekilde tekrar etmesinin negatif bir duyguya dönüşmesi ise ilginç... Aynı olan neden negatif oluyor? Sonrasında ise rutin olarak adlandırılan bu tekrar eden 'aynılılık' durumu değiştirilmeye çalışılıyor. Tıpkı burada Lena'nın yaptığı gibi; Lena, askerdir sonra akademisyenliğe geçer, aynılıktan kaçınmış olabilir. Kane'i aldatmıştır ki Dr. Ventress bu durumu insanın kendine zarar verme eğilimi düşüncesiyle, mutlu giden bir evliliğe zarar verme olarak yorumlar. İçsel dünyalar ortaya serildikçe, Parıltı'nın etkileri de çoğalmaya başlar. 'Bir şey' önce Jossie'ye saldırır, Lena onu kurtatır. Bu esnada Lena'nın kolunda bir deformasyon olduğunu görürüz, bu ise onu kurtarma mücadelesine bağlar. Ancak bu sahnede de Lena'nın kolunda ouroboros dövmesi yoktur. Lena'daki dövmenin 'Parıltı'nın içinde bir yerlerdeyken oluştuğunu söylemek mümkün artık. Ardından başka bir şey Sheppard'a saldırır ve onu götürür. Yolculuklarında ilerledikçe zarar görmeye başlamışlardır. Bu noktada Lena ve Dr. Ventress yapılacak en iyi şeyin 'deniz fenerine' gitmek olduğunu söyler; görünmez merkeze... Bazı cevapların deniz feneri kıyısında olduğunu düşünürler. Jossie ve Anya ilerlemekten korkar ve burada da ouroboros dövmesini Anya'nın kolunda görürüz. Bu da oldukça ilginç bir sahne! Anya'nın Parıltı'ya girmeden önce kolunda dövmesi yoktur çünkü, çok net kolunda olmadığı görünmüştür Lena ile ilk tanıştıkları sahnede. Onun da dövmesinin 'Parıltı'da oluştuğunu söyleyebiliriz. Peki bu dövme kişiler üzerinde neyi anlatmak istiyordur? Değişimi mi? Anya, Sheppard'a olan saldırıdan sonra oldukça agresifleşmiş ve ardından dövme sahnesi gelmiştir..
Dr. Ventress ise içlerinde en kayıtsız olanlarıdır, hiç tereddütsüz ilerlemek ister. Burada onun da kişisel geliş sebebiyle karşılaşırız; ölümcül kanserdir. İnsan, kaybedecek bir şeyi olmadığında mı cesurca ileri gidebiliyor? Ya da ileri gitmekten tereddüt etmiyor? Bu da ilginç bir ironi.. İnsanı ileriye doğru adım atmaktan alıkoyan kaybetme korkusu mu acaba?.. Ya da konfor alanını mı kaybetme korkusu?..
Deniz fenerine doğru ilerledikçe daha çok mutasyon görüntüsüyle karşılaşıyoruz. Bilimin fanteziyle girdiği bu diyalog, o kadar enfes ihtimallere dönüşmüş ki.. Filmde canlılığa dair 'neden olmasın' dedirten çok fazla düşünce ve görsel mevcut. Bunlardan biri de karşılaştıkları yeni yapının etrafında şekillenmiş insan formundaki bitkiler... Yeni yapı ise Lena ve Kane'in evini ilk gördüğümüz sahneyi taklit ediyor gibidir. Etrafında da yeniden ona eşlik eden 'Parlama'.. Parlama'nın artık onların gözlemcisi olduğunu da söyleyebiliriz. Onları talip eder ve belli şeylerle karşılaştıklarında da kendini gösterir. Peki bu esnalarda nelerle karşılaşıyorlardır? Ya da 'Parıltı'nın içinde neden Lena ve Kane'in evinin bir kopyasıyla karşılaşmışızdır?.. İki ev de birbirinin aynısı gibi.. İçeri girdiklerinde de bu aynılığın devam ettiğini görüyoruz. Lena ve Kane'in aynı yerde oturdukları sahneleri peşpeşe izlenişi de bunun en önemli kanıtı olmakta. Bu aynılılık, tüm hikayenin Lena ve Kane üzerine olduğunu da bize anlatmak istiyor olabilir. Parıltı yolculuğunun sebebi ikisi gibi görünüyor.
Anya'yı da bu evde kaybederiz. Yeniden bir şey saldırır ve Anya ölür. Bu saldırı anlarına tekrardan 'Parlama' eşlik eder. Ancak bu kez sahnede olan korkulardır. Hayatta kalma mücadelesi veriliyordur yeniden. Parlama bu esnada neyi vurguluyordur peki? Korkuları mı?..
Evin etrafında gelişen canlılık ise bir diğer dikkat çeken olay. Bitkisel canlılığın insan formundaki tasviri nefes kesen bir detay... Bu oluşumu Josie, insan hox genleri üzerinden açıklar. Hox genleri, Homeobox genlerinin alt kümesi olan, canlıların fiziksel yapılarını belirleyen genlerdir. Örneğin omurgalılarda omurların türlerini ve şeklini belirlerken böceklerde bir segmentte anten, bacak gibi hangi uzantıların oluşacağını düzenler. Hox burada bitki yapısıyla etkileşim halinde bulunarak insan fiziksel formunu taklit ettiriyordur. Böyle bir hayalin fantezisi oldukça ilginç. Annihilation'ın en büyük etkilerinden biri, buna benzer fantezileri görselliğe dökmesi..
Karşılaşılan bu insan formundaki bitkilerle Josie, bir gerçekliği fark eder; Parıltı'da ışık dalgaları kesilmiyordur, kırılıyordur. Filmin başından beri süregelen 'kırılma' kavramı burada artık kelimelere dönüşmeye başlar. Gerçeklik de ışıkla birlikte kırılıyordur. Kane ve Lena'nın sürekli yanında bulunan o bir bardak su da aslında bizi sürekli bu duruma karşı uyaran en önemli ipucuydu belki. Bu durumda Parıltı'nın da genel karakteri ortaya çıkmıştır; her şeyi kıran bir prizma!
Parıltı'da her şey kırılıyor ve bu etkiyle başkalaşıyordur. Lena, kendi kanını inceler ve kendinin de bu başkalaşma sürecinin bir parçası olduğunu görür; hücrelerinde bölünmeler görüyordur. Bu bölünme tıpkı Parıltı'nın uzaktan görünüşü gibidir mikroskop altında; ışıl ışıl ve rengarenk... Hücre bölünmesi bu şekliyle Parıltı'ya atıf yapmakta. Deniz fenerine yaklaştıkça da kırılmalar yoğunlaşır. Başkalaşım etkisini gösterdikçe kişilerin perspektifi de kırılıyordur artık. Anya'nın düşünceleri karışır, bir suçlu arar ve başkalaşıma yenik düşerek ölür. Josie, bu durumla ne yüzleşmek ne de savaşmak ister; teslim olur ve içeride süregelen canlılığın bir parçasına dönüşür. Josie'nin düşüncelerinin dönüşümüyle bedeninin arasında oldukça güçlü bir iletişim kurulmuş. Son sahnesinde kendisinin Hox genleri etkisindeki bitkilere dönüşümünü izledik. Sanırım onun istediği de başkalaşımın bir parçası olmaktı.. Bu bağlamda hayatta kalma mücadelesi perspektifi yeniden kendini hatırlatır. İçerideki uzmanlar da karşılaştıkları değişim karşısında hayatta kalma mücadelesi vermiştir ve bazıları buna yenik düşmüştür, bazıları da hala savaşmaktadır.
Annihilation her şeyden önce, kişinin kendi içinde çıktığı bir yolculuk.. Bu yolculukta başkalaşımın olacağı aşikar. Bu da zaten yolculuğa çıkma sebebi. Bir şeylerin değişmesi için ya da giden akışı değiştirmek için.. Öze varıp; çözümü bulmak.. Hikayede 'öz' bir merkezdir, yani deniz feneri ile sembolleşmiştir. Genelde bu tip sembolizasyonlar sinemada mekanlar ile yapılıyor. Öz'e varana kadarki yolculuk herkes için sebep sonuç ilişkisi kurmayı sağlarken, sorunun bulunduğu yer öz ya da deniz feneri çözümün gerçekleşeceği lokasyon olarak davranmakta. Filmi izlemeye başladığımız anda biz de kendi kişisel yolculuklarımıza çıkmış olduk. Belki hala deniz fenerini arıyoruz kendi yolculuklarımız da.. Belki çoktan o soruyu da sorduk; ''kendimize zarar mı veriyoruz mutlu giden şeyleri bozarak''.. Belki hala olduğumuz yeri anlamlandırmaya çalıştığımız evredeyiz... Ama aslolan yolculuğa çıkmış olmak. İlerlemeye kararlı olunduğunda, yol bir şekilde bir sonuca ulaştırıyor isteyeni.
Lena ve diğerleri bir yolculuğa çıktı; her birinin aradığı bir yanıt vardı. Lena her durumda savaşmaya kararlı olandı ve deniz fenerine vardı. Ouroboros dövmesi de Lena'da ilk kez bu esnalarda görüldü. Dövmenin kişilerle bağlantısının, kendi kişisel dönüşümleriyle ilişkilendirmek için çok neden görünmekte. Lena, ağlayarak deniz fenerini ararken zaman sıralamasına göre dövmesini ilk kez görüyoruzdur. En çaresiz olduklarını gördüğümüz anlarda ilk kez bu dövmeyle karşılaşmış olmak da oldukça ilginç.. Deniz fenerine bu biçimdeki bütünüyle varır..
Deniz feneri, çevresiyle yine büyüleyici bir sahneyle karşımızdaydı artık ve yine Parlama ona eşlik ediyordur. Görsel bir şölen olan Annihilation'da en etkileyici sahnelerden biri de sahildeki kristal ağaç formlarındaki oluşumlar. Mutasyonun en üst seviyesini temsil ediyor olabilir bu görüntü. Kristalleşmenin aşırı soğuma ve ısınma ile ilişkili olduğu bilinir. Gerilimin en yüksek olduğu yeri işaret ediyor olabilir bu form değişikliği. Lena buraya yalnız varmıştır.
Deniz feneriyle karşılaştıktan sonra içine girmekten başka çare yoktur. Lena'nın deniz feneri deneyiminde karşısına ilk çıkan duvardaki yanmış cesettir. Ceset bir kamera karşısında konumlanmıştır. Kameradaki görüntülere bakıldığında Kane'in kendisini çektiğini görürüz. Bir diğer ilginç diyalog da bu sahnede gerçekleşmektedir;Kane, bu zamana kadar 'insan' olduğunu düşündüğünü ama vardığı noktada artık bundan emin olmadığını söyler. Vardığı nokta; deniz feneridir. Öz'e gelene kadar topladığı farkındalıklarının sonucunda yaptığı çıkarım; olduğu kişiden emin olmadığı gerçeğidir. Kim olduğunu kaybettiği bir noktada karşısındakine 'sen miyim, yoksa sen ben misin' sorularını sorarken, orada yalnız olmadığını da fark ederiz. Bu anlatımı esnasında arkasına da iki gölge yansıyordur. Varlık düşüncesi belki bu noktada ikiye bölünmüştür; Kane'in mevcut gerçekliği ve asıl olduğu kişi. Asıl olduğu kişiyi de sembolize eden belki karşısında sen miyim diye sorduğu kişidir.. Kane, bu farkındalığıyla birlikte kendini patlatır ve bir parıltı içinde mevcut varlığının yok olduğunu görürüz. Bu esnada kameranın arkasından 'sen miyim' diye sorduğu o kişi, Kane görüntüsünde karşımıza çıkar. Sahne karmaşık gibi görünse de anlatmak istediği çok net gibi; Kane, yolculuğunda soru(n)larını fark eder, bunlar üzerine düşünür, bir karar verir ve artık o Kane gibi hissetmediğini söyler; eski Kane'i öldürür. Ölümünden sonra yeni bir Kane doğar... Peki bu yeni kişi kimdir?.. Bu sahnede de yine 'Parlama' bize eşlik eder.
Annihilation'ı çok katmanlı olarak okurken; hem kişisel bir yolculukta hem de bilim ile düşsel fantezinin diyaloğa girdiği ara yüzlerde gezinmekteyiz. İki ara yüz de farklı yanıtlar oluşturuyor. Kişisel yolculuk ile eski Kane'in öldüğü yanıtıyla karşılaşırken; bilim ve düş fantezisinde yeni kişinin 'ne' olduğunun yanıtını araştırmaya başlıyoruz. İki katmanda farklılaşarak çoğalan birçok soru işareti... Her bir yanıt, kendi kişisel yolculuğumuza da eşlik ediyor. Hayatta kalma mücadelesinin burada verildiği de söylenebilir belki; asıl olan Kane, savaşı kazanmış olabilir..
Lena'nın ise kamerada gördüklerinden sonra karşısına çıkan deniz fenerindeki 'bir deliktir!'. Bu delik tıpkı Alice Harikalar Diyarı'nda, Alice'in içine düştüğü o deliği anımsatır. Bu delik burada da ana rahmini sembolize ediyor olabilir. Tüm yanıtların öze döndükçe bulunabileceği düşünülüyorken, yapılan bu tasvirin anlamı daha da güçleniyor. Lena da tıpkı Alice gibi delikten içeri girer ve öz'deki ikinci katman üzerinde yolculuğu başlar;
Delik, kuyu, tünel gibi formlarla anlatılmak istenen birtakım durumların mekansallaşan metaforları olabiliyor. Alice, Harikalar Diyarı'na bir delikten içeri girerek ulaşır. Bruce Wayne, düştüğü kuyuda benliğiyle karşılaşır ve Batman karakteri doğar. Öz'le ilişkili olarak ana rahmine giden bir yolculuğun sembolü olduğunu söylemek mümkün bu anlatımlarla. Lena da bu yolculuğu deneyimleyenlerden biri olarak delikten içeri giriş yapmıştır. Burada ilk karşılaştığı ise Dr. Ventress olmuştur. Lena'dan önce deliğe ulaşıp deneyimini yaşamaya başlamıştır Ventress. Buradaki anlatımlar da enfes görsel bir şölen sunar;Ventress, Lena'yla diyaloğunda merak ettiği şeyin artık içinde olduğunu ve onunla bütünleştiğini söyler ve bir ışık patlamasına dönüşür, form değiştirir. Bu sahneler yine filmin çoklu katmanlılığıyla birlikte birkaç anlamda yorumlanabilir; karşılaştığı bilgiler artık insan olmayan canlılara işaret ediyordur ya da Ventress'in terapist kimliğinin bir yorumunu görüyoruzdur. Işığa dönüşmesi bilginin sembolizasyonu olabilir. Tamamen ışıktan bir bitki formuna dönüşünceye kadar başkalaşır Ventress. Aradığı şeyleri bu dönüşümün içinde bulmuş gibidir o da.
Lena ise Ventress'in dönüşümüyle etkileşim içindedir. Bu da terapist kimlik metaforu düşüncesini güçlendirmektedir. Lena'dan yayılan bir kan damlası, Ventress'in dönüştüğü ışığa karışarak hızla bölünen hücrelerle yeni bir canlı oluşturur. Ventress'in varlığı burada sanki yansıtıcı bir yüzey gibi davranıyordur; tıpkı terapistler gibi. Lena'ya yeni bir varlık yansıtmıştır Ventress; bir formu olan ancak kimliği belirsiz bir varlık. Filmin çoklu katmanlılığı içinde bu canlı bir 'uzaylı' varlık olarak da yorumlanabilir. O bölgeye yerleşmiş bir grup uzaylı, bir prizma yaratarak ışığı ve tüm gerçekliği kırarak yaşamda mutasyonlar yaratıp kendi gerçekliklerine göre yeni bir adaptasyon oluşturuyor olabilirler. Parıltı'nın bir açıklaması da bu gibi görünüyor.
Annihilation, çok yüzlü bir film oluşuyla oldukça etkileyici.. Bilim ve fantezi arasında gezindiğimiz bu ara kesitin izleyenleri bu kadar çok düşündürmesi, farklı düşündürmesi bu işi zirveye çıkaran detay.. Kanser oluşumuna yapılan atıfları, iç benlik yolculuğunu, dünya dışı varlıkların etkileri, mutasyonlar gibi birçok farklı katmanlarda salındırdı bizleri. İç benlik yolculuğuna ışık tutması filmin en hassas yerlerinden biri. Bu bağlamda Lena'nın yolculuğu ve başkalaşımı da oldukça önemli veriler sunuyor. Ventress'in ışık formuyla karşılaştıktan sonra kendinin bu ışıktaki yansımasına ilk verdiği tepkinin ateş etmek olması da oldukça ilginç. Lena, yansıma varlığa ateş saçar. Bu varlık özündeki kişi midir acaba? Ondan mı korkmuştur ki ateş saçıyordur?.. İç dünyalara yapılan yolculuklar bu kadar korkutan sonuçlar doğurabilir mi? Öz'de karşılaşılan kişiden korkulabilir mi?..
Lena, yansıma varlıkla önemli bir kavgaya girer. Varlık, Lena'yla simetrik hareket ederek saldırıyordur. Bu noktada Lena'nın keşfettiği yeni benliğiyle kavgasını izliyor olabiliriz. Farkındalığını kabullenme süreci olabilir bu kavga. Diğer katmandan bakarsak, dünya dışı varlık Lena'yla mücadele ediyor ve yavaş yavaş onu kopyalamaya çalışıyordur. Lena bu kavgada büyük direnç gösterir ama varlığın kulağına fısıldadıklarından sonra direnmeyi bırakır. Bu teslimiyet ile de varlık, Lena'yı tamamen fiziksel olarak kopyalamış olur. Bu esnada iki Lena'da da dövme görünüyordur. Artık dövmenin varlığı çok nettir. Lena, Kane'in intihar biçimiyle bu varlığı tuzağa düşürerek feneri patlatır. Lena, dünya dışı varlıktan mı korkuyordur, yoksa bulduğu kendinden mi? Yok ettiği, kabul etmek istemediği öz benliği midir yoksa uzaylı mı? İkisi de filmin anlatmak istediği gerçeklik..
Lena'nın deniz fenerini patlatışıyla yeniden parlak bir ışık çıkar ve her şey yanmaya başlar. Yeniden bir yok oluş izliyoruzdur. Bu yok oluş, Lena'nın çıktığı içsel yolculukta bulduklarını yakması da olabilir, dünya dışı varlıkların yaşantılarına da son veriyor olabilir.
Lena, tüm yaşananları koruyucu giysili adamlara dövmesi görünerek anlatırken karşılaştığı canlıyı dünya dışı varlık olarak tanımlar. Zarar vermeyen, etrafını 'yeni bir şey yapmak' için dönüştüren bir amaçları olduğunu söyler. Bu ifade de önemli bir veridir. Hayatta da yeni bir şeylerin inşa edilmesi için öncekilerin yok olması, yıkılması gerekir. Bu ilişkiler olabilir, kararlar olabilir, bazen de yapılar:)) Ama her yeni inşa sürecinde, öncesinin yıkılıp alanın temizlenmesi gerekir. Lena bu bağlamda yeni bir başlangıç ya da oluşum için önceki yaptığı hataları, kararlarını hatta olduğu kişiyi siliyor olabilir bu yangınla. Lena'nın Parıltı için açıklaması o yüzden bu olabilir; yeni bir şey yapmak için olanı değiştirmek.. Koruyucu giysili adamlar, her şeyin yanıp kül olduğunu ona haber verdiğinde de, tüm film boyunca tekrar eden bir bardak su, Lena tarafından içilir ve kameranın bardağa yaklaştığını görürürüz o an; sıvı bardakta hareket ettikten sonra, durağan konuma geldiğinde birbirine yaklaşmaya çalışıyordur. Bunu hücrelerin birbirine ya da canlıların birbirine yaklaşmak istediğine dair bir ipucu olarak yorumlamak da mümkün. Sonraki sahnede Lena'nın kocasını sorması da bu düşüncenin en büyük işaretlerinden biridir. Aynı zamanda o su artık içilmiştir, belki gerçek olan artık kabul edilmiştir.
Lena'nın kocasıyla karşılaşmasında ise diyaloğu 'sen Kane değilsin, değil mi?' sorusuyla başlar. Kane ise sanmıyorum yanıtını verir. Burada artık Kane eski Kane değildir diyebiliriz. Bunun yanında, dünya dışı varlığın Kane'in fiziksel formunu kopyalayarak onun yerine geçtiğini de söyleyebiliriz. Aynı soruyu kocası Lena'ya sorduğunda Lena sessiz kalır ve Kane ona sarılır. Birbirlerine sarıldıkları sahnede kameranın sola doğru kaydığı, pencere derzlerinin sahneyi ikiye böldüğü ve sağın farklı bir cam solun ise başka bir cam olduğu görünür. Gerçeklik ikiye bölünmüş gibidir bu sahne ile. Tam da bu esnada ikisinin de gözlerindeki Parıltı'yı görürüz. Lena bu iç benlik yolculuğunda aynı mı kalmıştır yoksa hala tereddütleri mi vardır sessiz kalışından bu mu anlaşılıyordur yoksa dünya dışı varlık bir şekilde Lena'nın yerine geçerek oraya mı gelmiştir?.. Bu soruların yanıtlarını verecek olan kendi yolcuklarını tamamlayan izleyiciler. :)













