Burada kimse yok beni takip eden ama; Teşekkürler Michael Sikkofield
Yazı bitti. Tasavvuf ve Tarikatlardan Tek Dünya Dinine,
bu bir:
http://t.co/m8vxct1V6P
Bu da iki:
http://t.co/54G02RxOJf
seen from United Kingdom
seen from Netherlands
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Philippines
seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from China

seen from Malaysia

seen from Saudi Arabia

seen from United States
seen from United States

seen from Pakistan
seen from Germany
Burada kimse yok beni takip eden ama; Teşekkürler Michael Sikkofield
Yazı bitti. Tasavvuf ve Tarikatlardan Tek Dünya Dinine,
bu bir:
http://t.co/m8vxct1V6P
Bu da iki:
http://t.co/54G02RxOJf
İşim(iz)e Gelmeyen Ayetler
Selam. "Biz ona yolü gösterdik. Artık ya şükredici olur ya nankör." (İnsan 3) İki sene önceydi galiba, birkaç arkadaşımla parkta yürüyorduk. Kedi doluydu park, kedileri de çok severim moruk, öyle böyle değil. Hele biraz sırnaşık ve yabani olmayan bir kediyse karşımdaki, Almira gibi mıncıklaya mıncıklaya severim. Standart bir senemin yaklaşık %90'ında olduğu gibi yine tadımın tuzumun hiç olmadığı bir gündü ama kedileri görünce kendisine uçan balon alınmış, kaçmasın diye de balona bağlı bir ip parmağına dolanmış ve koştura koştura balonu uçurtan 5 yaşındaki çocuklara dönerim. "Ehehehehe" diye sırıta sırıta peşlerinde koşturdum, sevimli ve sırnaşık olanları mıncıklayıp durdum. Hayvan besleyenler bilir, karakterleri tıpkı insanlarınki gibi birbirinden tamamen farklı olur bunların. Kaç çeşit insan var diye sorsan, insan sayısı kadar derim, kaç çeşit kedi var diye sorsan, yine kedi sayısı kadar kedi çeşidi var derim. Bazıları ya karakteri gereği, ya da artık yavruluk zamanlarında gördükleri muamele nedeniyle, ya da her ikisinin birleşimi sonucunda yabani oluyor. İnsanlara fazla yanaşmıyorlar. "Biz ona vermedik mi iki göz Bir dil, iki dudak?" (Beled 8-9) Hak geçmesin diye biraz da yabani olanlara yanaşmaya çalışım, baktım çok pas vermiyorlar, ben de zorlamadım. Nasılsa yanımda kendini sevdiren bir sürü kedi vardı. Fakat o gün fark ettim ki, benim "kedi sevgisi" zannettiğim şey "kedi sevgisi" değilmiş. "Kılavuzladık onu iki tepeye. Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o." (Beled 10-11) Yorulduk yürümekten, eve dönecektik, parkın çıkışına doğru kartondan bir kutu gördük, içinde de yine bir kedi... Bu kedi yabani değildi, sırnaşık da değildi, zira ne yabani olma şansı vardı ne de sırnaşık. Tek gözü tamamen kördü, öbürü de iyice akmış, kapanmak üzereydi. Belli ki çok kısa bir sürede tamamen kör olacaktı. "Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o" (Beled 11) Üç arkadaş birbirimize baktık. Hepimiz biliyorduk yapmamız gerekeni. Bu kediyi zaten hazır kartonuyla alacaktık, atlayacaktık bir taksiye, veterinere götürecektik. Zaten tadım tuzum yoktu, bir de yorulmuştum, zaten hep yorgun hissederim kendimi. Üşendim. Bir şey demedim. Biz üç gerizekalı "ne yapalım?" diye birbirimize baktık. "Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o" (Beled 11) Tekimiz kendini, hesapta kendi vicdanında kurtardı, "Ya alalım götürelim isterseniz, bana fark etmez" deyip öyle salak salak olduğu yerde daire çizerek yürüdü. Diğerimiz "Yazık ya, acaba başkası ilgilenir mi ki bizden sonra?" diye pası bizden sonra oradan geçip kediyi görmesi muhtemel diğer insanlara attı. Bense sustum. "Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o" (Beled 11) Neden sustum biliyor musun? Üşendim, sadece bu. Yapmam gerekenin ne olduğunu gayet iyi biliyordum. İnsanların böyle durumlardaki tavırlarını da iyi biliyordum. Kendi vicdanlarını rahatlatacak bir yol, bir kaçış ararlar. İşte birisi "Bana uyar, karar sizin" dedi, köşesine çekildi pasif pasif. Öteki "Yazık" dedi, üzüldüğünü belli etti, "Herhalde başkaları görür ya" dedi. Ben bu tür davranışların fasa fiso olduğunu biliyordum. Ben ne yapmam gerektiğini gayet iyi biliyordum. Zira insanların ve iyi zannettiğimiz insanların böyle durumlardaki tavrının ne olacağını da iyi biliyordum. Ya kendine bir mazeret bulup içini rahatlatır, ya "eh biri bir şey yaparsa ben de uyarım" diye pasif kalır ve sözüm ona iyi insan rolü yapar, ya da bunların hiçbiri içini rahatlatamıyorsa suçu atacak bir başkalarını bulur. "Nasıl bırakırlar bu hayvanı böyle ya" diye söylenirler. Ben kendimi bunlarla kandıramıyorum. 2 yıldır kandıramadım. Yapmam gereken şey belliydi. Tüm ataletimi kırıp, o gerizekalıca ve hiçbir geçerliliği olmayan mazeretlerimi çöpe atıp, vaktimi ayıracaktım, kaldıracaktım o kartonu ve kediyi, "Hadi gidiyoruz, hadi hadi hadi" deyip veterinere götürecektim hayvancağızı. Yoksa kör olacaktı. "Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o" (Beled 11) Bunu yapmadım. Tek sebebi de dediğim gibi üşenmemdi. Bir daha ne o parka gitmeye fırsatım oldu, ne de o kediyi gördüm, tahminen de ölmüştür. Bariz bir şekilde sınava tabi tutuldum ve bariz bir şekilde sınavı kaybettim ben o gün. Bu bir savaştı, sonucu da tarih kitaplarının deyimiyle: "Decisive nefs victory", kesin nefs zaferi oldu. Yenildim nefsime, ataletime, umursamazlığıma. "Biz ona vermedik mi iki göz, Bir dil, iki dudak? Kılavuzladık onu iki tepeye. Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o. Sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir? Özgürlüğü zincirlenenin bağını çözmektir o. Yahut da açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o, Yakındaki bir yetimi, Yahut ezilmiş-boynu bükük bir yoksulu. Sonra da iman eden ve birbirlerine sabrı öneren, merhameti öneren kişilerden olmaktır o. İşte böyleleridir uğur ve bereket dostları." (Beled 8-18) İki gözüm vardı, iki gözü olmayana "bile bile" yardım etmedim. O sarp yokuşa atılamadım. Üstelik o kadar da sarp ve keskin değildi bu seferki yokuş, nedir yani, 1 saatini ayıracaktın alt tarafı. Benim "kedi sevgisi" zannettiğim şey, meğer sevme ve sevilme ihtiyacımmış, o an anladım bunu. Sevdim, sevildim, işimi gördüm ve ihtiyacımı gördükten sonra umursamadım ölmek üzere olan bir kediyi. Sevgi böyle bir şey değildir. Yaklaşık 2 yıldır, uğradığım her haksızlıkta -ki çok sık başıma gelir, hele bu ülkede, aynı sende olduğu gibi- o an gelir hatrıma. Nedense 2 yıldır da işlerim pek yerinde yürümez. Karma felsefesine inanmam fakat, sağ gözümün bozukluğu gitgide arttı. %60'tan fazla kör ve ameliyatla düzelmesi mümkün de değil mesela. Mistik anlamlar yüklemiyorum, sen de yüklemek zorunda değilsin, arkadaşımla konuşur gibi konuşuyorum şu an. Ben var ya, çok acayip iyi insan rolü yaparım toplum arasında. Aynı senin gibi. Çok da iyi laf yapar ağzım, öyle yüzüne vururum ki karşımdakinin bana veya bir başkasına yaptığı şerefsizliği, duyan sahiden hak verir bana. Kendim iyilik timsali bir melekmişim gibi... "Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız?" (Bakara 44) Biz hep başkalarını kınarız, onların büyük suçları ardına sığınıp iyi insan rolü yaparız, oysa yapabileceğimiz iyilikler ve kötülükler imkanımızın el verdiği ölçüdedir. Düşünüyorum, acaba benim ve benim gibilerin eline imkân geçmiş olsaydı dünya şu an çok mu farklı bir yer olurdu? Bunu bilemiyorum, çünkü kendimden ve içimdeki o kötülük potansiyelinden korkuyorum. "Sinsi casuslar gibi ayıp aramayın! Gıybet ederek biriniz ötekini arkasından çekiştirmesin!" (Hucurat 12'den) Doğrudur, çok büyük kötülükler var hayatta ve çok büyük kötüler var. Burada insanlara "Allah, Kitap, ahlak" diye yazılar yazarken, gece başımı yastığa koyduğumda düşünüyorum. Ben ne kadar iyiyim diye soruyorum kendime. "O halde kendi kendinizi temize çıkmış göstermeyin; kimin sakındığını en iyi bilen O'dur." (Necm 32'den) Soruyorum kendime, sen ne yaptın bugüne kadar diye, kendime bile cevap veremiyorum. Aslında, ölüm dışında, her zaman bir seçim yapma şansına sahiptim ve sahibim. "Biz ona yolü gösterdik. Artık ya şükredici olur ya nankör." (İnsan 3) Dört dörtlük bir insan olmadığım için, karşılaştığım kötülükler karşısında susmayacağım elbette. Fakat, "Bana bak lan gerizekalı" diye soruyorum kendime, "Neden hep aynı şeyleri ısrarla yapıyorsun, küçük dünyanda bile olsa, neden hep aynı kötülükleri ısrarla yapıyorsun?" Geçerli bir mazeret bulamayacağımı ve kendimi kandıramayacağımı biliyorum. Süslü bir söz vardır ya, Bertrand Russell'ın sanırım veya ona atfedilen; "Yalnızca günahları olanların Tanrıları olur" diye. Tamamen süslü bir laf salatası ve içi boş bir retorik. Günahlarım aklıma geldiğinde Allah'ın olmamasını istiyorum. Bu işin sonunda yok olup kurtulayım istiyorum. Ama bu işler öyle yürümüyor. Esasen, iyilikleri olanlar ister Allah'ın olmasını, "yaptıklarım boşa gitmemeli" diye isterler içten içe. Kaldı ki insanlar bu günah ve "özgür irade sorumluluğu" kavramlarından kurtulmak için ahireti, Tanrı'yı reddetme eğilimine girerler. Yahut spiritüalizm gibi -ki önümüzdeki yüzyılda ateizm büyük ölçüde panteizme ve spiritüalizme evrilecektir- iyi ve kötü kavramlarının olmadığı felsefelere yönelirler. Her neyse, bunlar başka yazının konusu, bu bir yazı bile değil, dertleşme, bir konuşma. Benim Allah'a olan inancım, istekten alakasız bir şey, öyle mucizevi veya uhrevi olaylar yaşamadım fakat gözümle görmüşçesine biliyorum Allah'ın da, bu dünyada yaptıklarımızın bize sorulacağı bir yerin de var olduğunu. Şu blog'da yazmaya başladığımdan beri "bir kişi de olsa kârdır" deyip durdum, fakat öte yandan farkında olmadan bir hata yaptım. Hep büyük kötüleri gösterdim size. Meşhur kötüleri. Ünlü kötüleri. Büyük günahları olanları. Acaba ben ne yaptım bugüne kadar? Sen ne yaptın? Bir kişiden kastım, bu kötülerden olmamak, hatta onlara meyletmekten bile uzak durmaktı benim. Fakat kendi "küçük" gördüğümüz, fakat bizim için her şey olan "kendi" hayatımızda, öyle haltlar yiyoruz ki. Bir de umutsuzluk aşılamakla itham ediliyorum, depresif ruh halimden dolayı bu doğrudur, lakin siz beni boş verin, insanları fazla önemsemeyin. Kuranda "affetme" kelimesinin tüm türevleri 234 defa geçer, ceza kelimesinin tüm türevleri de 117 defa geçer. Affın, cezadan tam olarak 2 kat fazla geçmesi ilginç bir detay olsa da, Allah'ın ne kadar affedici olduğunu vurgulayan ayetlerin sayısı, cezalandırıcı olduğunu söylediği ayetlerin sayısından çok daha fazladır. Fakat Allah sürekli, ısrarla aynı haltı yiyeni affeder mi bunu bilmiyorum. Emin olduğum bir şey var ki, İslam'ın "inceldiği yerden kopsun" değil, "zararın neresinden dönersen kardır" dini olduğudur. Ve bir diğer emin olduğum nokta da, o zarardan dönmenin yine tamamen senin elinde olduğudur. İşte bunlar işimize gelmeyen ayetler. İşte bu işimize gelmeyen davranış: "Sarp yokuşa atılmak." Nefes aldığımız sürece hayat devam ediyor ve biletimiz kesilmiş değil. Çok okuyun, çok paylaşın, iyi işler yapın. Vakit hem az, hem çok. Ve tüm bunları kendiniz için yapın. Zira hayatta iki şeyin telafisi yok, ölüm ve boşa geçen zaman. "O halde, bir iş ve oluştan boşalır boşalmaz yeni bir işe koyulup yorul!" (İnşirah 7) Selam.
Dayatma
İş kazası bir ip cambazı için ölüm demektir, bankada çalışan gudubet suratlı Neriman Hanım için evrakların üzerine çay dökülmesidir.
Kar yağması bir çocuk için okulların tatil olmasıdır, bir yetişkin için trafiğin içine sıçılmasıdır.
"Başın sağolsun" lafı söyleyen için bir görevini yapma, bir vicdanını rahatlatmadır. Duyan için dünyanın en ağır lafıdır.
Cahile laf geçirememek, Galilei için engizisyon mahkemesine dünyanın döndüğünü anlatmaktır. Bir çocuk için Atari'nin televizyonu bozmadığını babaanneye anlatmaktır.
Kuran, inanmayan için saçmalık, öylesine inanan için evin bir köşesinde durması gereken Arapça kitap, gönülden inanan için lütuftur.
Terörist, bir Amerikalı için Müslüman, bir Türk için PKK'lı, bir Filistinli için İsrail devletidir.
Plüton, 5 sene önce lise giriş sınavlarına hazırlanan bir çocuk için gezegendir, bugün hazırlanan çocuk için değildir.
Savaş, aşırı zenginler için fırsat, generaller için onur, masumlar için ölümdür.
Korsan, yazarlar için hırsızlık, tezgâhtarlar için ekmek kapısıdır.
Huzur, bencil için sürekli cebini doldurup kendini garantiye almaktır. Kalender için tanımadığı üstü başı dağınık bir adama yemek ısmarladıktan sonra cebinde kalan son parayla dolmuşa binmektir.
Mütevazilik, kibirli insan için "mütevaziyim" demektir. Mütevazi adam için "ben de kibir sahibiyim" demektir.
Veli toplantısı, notları iyi olan öğrenci için pek bir şey ifade etmez, notları kötü olan öğrenci için kara kara düşünme zamanıdır.
Bayramlar ailesi olanlar için güzeldir, ailesi olmayan adam için sıradan bir gündür.
Tsunami bir Haitili için korkudur, Yozgatlı için "o ne amağa goyum"dur.
Kurnazlık, bir çocuk için bakkala çaktırmadan içinde taso var mı diye cipsleri kurcalamaktır. Bir bakkal için "kaşarım kötü abi, beyaz peynir keseyim sana" deyip elinde kalan beyaz peyniri kakalamaktır.
Vatanseverlik cahil için ölmektir, kafayı kullanan adam için hayattayken bir şeyler yapabilmektir.
İnternet, ufku dar adam için Facebook'ta okey oynamaktır, ufku geniş insan için bütün dünyaya ulaşabilmektir.
Akıllı çocuk, cahil anneye göre yerinde mal mal oturan çocuktur. Elinde kamerayla "komik bi şey yapsa da internet'e koysam" diye düşünüp bütün gün evladını çeken hödük anne için şımarık çocuktur.
Saygı, cahil müslüman için başka insanların içkisine sigarasına laf atmaktır, akıl sahibi müslüman için müzik dinlerken "ezan mı okunuyor" tereddüttüne düştüğü an müziğin sesini bir an kısıp dışarıyı dinlemektir.
Eğitim toplumun gözünde kolejdir, üniversitedir, diplomadır. Toplumun yanıldığını farkedenler için her türlü yeni bilgi ve fikirdir.
İnsan içgüdüyle doğuştan gelen çok az şey haricinde kendi gözlemleyip yaşadıklarıyla öğreniyor dünyayı. Her insan farklı hayatlar yaşıyor, farklı olaylar gözlemliyor, farklı kişilerle ilişki kuruyor, ve ne gariptir ki her şeyi bu kadar "görelilik" üzerine olan insanın doğruları, doğru kabul ediliyor. Halbuki Plüton 5 sene önce de aynı Plüton'du, şu an da aynı Plüton. Plüton kendini bozmadı, Plüton değişmedi, o her zamanki gibi öyle dolanıp durdu yörüngesinde, değişen sadece insanın doğruları oldu. Bir şeyin "doğru" olması, insanların veya toplumun onu doğru bellemesiyle alakalı değildir. Fakat yine de doğası gereği kusurlu olmaya mahkum insanın doğruları doğru kabul ediliyor bu hayatta. İdamlar, karalamalar, eğitim, adalet hep bu insanın doğrularına göre şekillendiriliyor bu dünyada. Medya, insanların sevmeleri gereken kişileri nefret ettirebiliyor, nefret etmeleri gereken kişileri sevdirebiliyor. Korkmaları gereken şeye alıştırabiliyor, alışmaları gereken şeyden korkutabiliyor. Zira insanlardan oluşan bir dünyanın doğrularını belirlemenin yolu, bu insanlara doğumlarından itibaren bir şeyleri "doğru" diye dayatmaktan geçiyor. İnsan onu doğru kabul ederse, o şey doğru oluyor.
Öyleyse bir soru soracağım.
Ya insanlar yanılıyorsa?
Son günlerde kaynatasız'ı o kadar çok okudum ki,8 yaşındaki kuzenin Facebook üzerinden oynadığı bir moda oyununda gördüğüm şu görüntü;
Sikko'nun blogunda bahsettiği şu görüntü ile;
şu görüntü;
bu;
ve bunlar yüzünden;
Aylardır oynayıp emek verdiği oyunu,uygulamalardan kaldırdım.Gözünün yaşına bakmadım lan.
Gitsin top oynasın,ip atlasın eşşek sıpası.