Burada kimse yok beni takip eden ama; Teşekkürler Michael Sikkofield
Yazı bitti. Tasavvuf ve Tarikatlardan Tek Dünya Dinine,
bu bir:
http://t.co/m8vxct1V6P
Bu da iki:
http://t.co/54G02RxOJf

seen from Australia
seen from Brazil
seen from Yemen

seen from Romania

seen from Indonesia
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from Yemen
seen from United Kingdom
seen from Argentina

seen from Germany
seen from United Kingdom
seen from Netherlands
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from United Kingdom
Burada kimse yok beni takip eden ama; Teşekkürler Michael Sikkofield
Yazı bitti. Tasavvuf ve Tarikatlardan Tek Dünya Dinine,
bu bir:
http://t.co/m8vxct1V6P
Bu da iki:
http://t.co/54G02RxOJf
Tahammül
Mehmet öfkeliydi. Sahil kenarındaki banka doğru yürüdü, işi gücü yoktu, sadece biraz oturacaktı. Oturacağı bankın iki metre arkasında bir başka bank daha vardı, Mehmet paltosunu bırakırken arkasındaki bankta oturan adamla bir an göz göze geldi, adamın suratına bakarak iç geçirdi: "Ne bakıyosun amına koduğumun bıyıklısı? Anca oturup milleti kesersin öyle, sıfatını siktiğim". Adama kıçını dönerek oturdu Mehmet, telefonunu ve kulaklığını çıkardı, Arctic Monkeys dinliyordu. Mehmet yoldan geçenleri seyretti. Bir baba kucağında 3-4 yaşındaki oğluyla geliyordu karşıdan, tek eliyle mısır yiyor, diğer koluyla da sırtından ve apış arasından kavradığı oğlunu taşıyordu. Mısır koçanını denizin oradaki kayalıklara doğru fırlattı adam. Mehmet öfkeliydi, adama bakıp kendi kendine söylendi: "Amına koduğumun ayısı, senden ne hayır gelmiş ki bugüne kadar ileride oğlundan gelsin. Sığır gibi yaşar, sığır yetiştirir gibi çocuk yetiştirirsiniz. Amına koduğumun evlatları" Kafasını diğer tarafa çevirdi Mehmet, 18-19 yaşlarında bir kız geliyordu. Kız kızıl saçlıydı, incecik sağ ayak bileğinde zarif bir dövme vardı. Üstünde mini bir kot şort, askılı bluz ve sırtında da pelerin gibi taktığı ince şalı vardı. Mehmet kaşlarını çattı, "Amına koduğumun kişiliksiz karısı seni" dedi. "Üniversite 1. sınıfa başlayıp etrafındaki her insanı vakum gibi emerek karakterini oluşturmaya çalışan dalyarraklık abidesi seni. Kafası karışık orospu. Eminim her konu hakkında 1 cümle bilmene rağmen her şeyin doğrusunu biliyorsundur. Bak bak şu tavırlara bak, şu surattaki meymenetsizliğe bak, senin kişilik oluşturma çabanı ve iç çalkantılarını uç uca ekleme yöntemiyle sikeyim" Bir sigara yaktı Mehmet, çok öfkeliydi. Kulağında hissettiği şey bir müzik değil artık gürültüydü onun için, her şey rahatsız ediciydi. Sigarasını tüttürürken yine yoldan geçenleri seyretti. 30-35 yaşlarında, düşük gelirli olduğu kılık kıyafetinden ve tavırlarından belli olan bir kadın geçiyordu. Kadının telefonu çaldı, Mehmet'in tam önünde durarak ağır ağır çantasındaki telefonu bulmaya çalıştı, bu sırada telefonu hâlâ çalıyordu. Sonunda buldu telefonu, fakat bu sefer de telefonu açmak için ağır hareket ediyordu, hangi tuşla açılacağını hemen akıl edemiyor gibiydi. Sonunda bastı bir tuşa, bir süre öylece telefona baktı, 5 saniye sonra da telefonu kulağına götürüp "Eyy?" dedi. Mehmet çıldırdı, içinden haykırdı: "Cahilin eline teknoloji verirsen böyle olur işte. Ulan senin o telefonun yapımında en ufak bir katkın olmuş mu bugüne kadar, sen neyinle hak ediyorsun o telefonu kullanmayı? Akbil basıp turnike çevirmekten aciz orospu çocukları" Kadın ilerledi, bu sefer Mehmet'in önünden takım elbiseli, beyaz gömlekli, saçları vakslı bir adam geçiyordu. Elinde siyah bond çanta vardı ve o da telefonla konuşuyordu: "Tamam Seçil Hanım, projemizin detaylarını seminer haftasında pazarlama departmanına aktarıyor olacağım. Oldu, oldu, olllldu iyi günler" deyip kapattı telefonu. Mehmet sigarasından bir nefes aldı, hiç hâli kalmamış gibi suratını buruşturdu: "Sen zaten yarağı yemişsin olum, sana bir yorumda bulunmıycam. Am paparası seni" Kafasını sol tarafa çevirdi Mehmet, 25 yaşlarında bir kız ve 55-60 yaşlarında bir adam spor eşofmanlarıyla koşuyordu. Kadın bir-iki adım öndeydi, adamsa zorla koşuyordu. Adam eşofmanının montunu beline bağlamıştı, üzerindeki gri tişörtünün göğsü, meme altları ve koltuk altları göl gibiydi. Kadın gayet fit duruyordu, adamsa muhtemelen değerinin 100 katına satın aldığı kaliteli eşofmanlarının içinde, üzerinde Ralph Lauren yazan bir çöp torbası gibi duruyordu. Kadın "Suat, hadi aşkım" dedi. Mehmet deliye döndü, öfkeyle mırıldandı: "Sonra kadının cinsel bir meta olmasına karşıyız diye şu karılara yaranmaya çalışırsınız amın evlatları. Kadın kendini mal gibi satıyor, pazarlıyor, size ne oluyor kraldan çok kralcı pezevenkler... Bak bak, amcamın götündeki terlere bak, bu akşam 3 kilo Cialis yutsan daha da fayda etmez sana ibnenin evladı" Mehmet karşıya baktı, denizden bir bot geçiyordu, çoğunluğu 45 yaş üstü teyzelerden oluşsa da içinde her yaştan insan vardı. İnsanlar ellerini havaya kaldırarak dans ediyorlar veya sahildeki insanlara el sallıyorlardı. Botta çalan iğrenç pop şarkısının varlığını anlamak için onu duymak şart değildi, içindeki insanların her halinden belli oluyordu bu. Mehmet tutamıyordu kendini, tüm nefretini kusmak istiyordu: "Sizin o patates salatası kokulu eğlence anlayışınızı sikeyim" dedi. "Zevk ve estetik düşmanı orospu çocukları. Amına koduğumun görgüsüzleri. İnsanlığa gram faydası olmayan beyhude orospu çocukları. Ulan uzaydaki kara madde bile sizden daha hayırlıdır eminim" Bu kadarı yeterliydi. Mehmet sigarasından son bir nefes aldı, kulaklığını çıkardı ve ayağa kalktı. Ellerini cebine sokup yürümeye başladı. O sırada Mehmet'in arkasındaki bankta oturan bıyıklı adam Mehmet'e baktı, zaten bir süredir de onu kesiyordu. İçinden "Amına koduğumun beynamazı" dedi bıyıklı adam. "Senin o hiçbir boktan memnun olmayan suratını sikeyim. O dinlediğin cızır cızır müzik var ya, ha işte onun anasını sikiyim. Bir işin ucundan tutmazsın, bir sike yaramazsın ama her boktan şikayetçi olursun. İnşallah askere gittiğinde götüne top mermisi sokarlar"
"Birlikte kardeşçe yaşamayı öğrenmeliyiz ya da aptallar olarak birlikte yok oluruz" - Martin Luther King Jr 5 Nisan 2013 Cuma Fark Tarih: M.Ö. 340-310
Tieba gitgide daha da alışmaya başladı büyük çiftlikteki hayatına. Hem daha ağır işlerde çalışmışlığı da vardı, nane tarlasındaki bu işi o kadar da güç değildi. Üstelik nane kokularının arasında çalışmak bir nebze de olsa ona, kazma ve tırmık tutmaktan nasırlaşan avucunun ve geçen hafta yatırıldığı falaka yüzünden sızlayan ayak tabanlarının acısını unutturuyordu. Tieba hem vahşi görünümlü hem de güçlü bir adamdı, bıraksalar bir ayının bile anasını belleyebilecek kuvvetli kolları vardı. Üstelik zeki de sayılırdı.
Hasat dönemiydi, Tieba o gün yarım mina (yaklaşık 250 gram) kadar nane toplayabilmiş, üstüne de muhtemelen bir köpek sürüsü tarafından kırılan çiti onarabilmişti. Tieba ve arkadaşları günün sonunda başlarında bekleyen iki beyaz adama ellerindeki sepette ne kadar nane olduğunu gösteriyor ve böylece karınlarını doyuracak kadar yiyecek almaya hak kazanıyorlardı. Tieba sepetini gösterdi, beyaz adam onayladığını belirtme maksadıyla başını salladı. Tieba'nın hemen arkasında da her gün aynı barakada uyuduğu o komik suratlı kız vardı. Tieba bu zamana kadar ona adını bile sormamış, kim olduğuyla ilgilenme gereği duymamıştı. Kızın sepetinde nereden baksan beşte bir mina edecek kadar nane vardı, beyaz adam bunu beğenmedi ve Tieba'nın sepetini göstererek kıza "Aranızdaki fark ne? O bu kadar çalışırken sen ne yapıyordun?" diye bağırdı. Tieba ve arkadaşları, beyaz adamlardan ayrı bir yere sıçıyorlardı, zira onların bokundan gübre olarak faydalanılıyordu. Kimi zaman bu gübrelerden minik bir dağ olması bekleniyor, ancak o zaman kölelere kendi boklarını toplamaları söyleniyordu. Beyaz adam, komik suratlı kızı kolundan tuttu ve diğerlerine de kendisini takip etmelerini emretti. Adam, kızı kölelerin pislediği minik avluya götürdü ve kızın kafasını o boktan oluşan dağa batırarak küfürler yağdırdı. Tieba, kendisini şanslı hissediyordu, çünkü kendisi bu çiftlikte daha yeni olmasına rağmen ancak on vuruşluk bir falaka ile cezalandırılmıştı. Bu sırada muhtemelen kızın akrabası olan siyah bir adam, beyazlara yalvararak af diledi, ancak diğer beyaz adam onu da kafasından tutarak aynı pisliğin içine batırdı.
Tieba o gün ilk defa bir insanın ezilmesine, güçsüz gözükmesine ve dışlanmasına sebep olmuştu. Eğer o kadar nane toplamasaydı, belki de kızın durumu normal gözükecek ve cezalandırılmayacaktı. Kızın akrabası da sırf af dilediği için cezalandırılmayacaktı. Tieba o gün iki şeyi daha iyi anladı. Birincisi, eğer bu hayatta insan gibi yaşamak istiyorsa daha çok çalışmalı, beyaz adamın ondan istediklerini yerine getirmeliydi. İkincisi ise asla bir başkası için af dilememeli, onun hakkını savunmamalıydı.
Yirmi yıl kadar sonra Tieba, çalışkanlığı, azmi ve sessizliği ile kölelerin şefi hâline gelmişti. En kötü durumdaki beyazdan bile kötü durumdaydı, fakat o kölelerin en seçkiniydi. Artık tarlada ağır işlerde çalışmıyordu. Tembellik yapan, yeterince verimli çalışmayan köleleri azarlıyordu. Yanında beyaz bir adam varsa sık sık çaktırmadan beyaz adamın yüzüne bakıyor, onun nabzını kontrol ediyordu. Böylece eğer beyaz adamın yüzünü ekşittiği bir köle varsa hemen beyaz adama yaranmak için o köleyi azarlıyordu.
Hizmetinin yirminci yılında çiftliğin sahibi, Tieba'ya üstünde birkaç taş olan ve normal insanların giydiğine benzer bir giyecek armağan etti. Bu, bir köle için büyük bir onurdu. Tieba diğer kölelerin yanında asla giysisiyle övünmüyor, bunu sözleriyle dışa vurmuyordu, fakat övünmek ve gurur duymak bir insanın davranışlarına ne kadar yansırsa en az o kadar kasılıyordu. Tieba zeki bir adamdı, eğer kendisi giysisiyle övünür ve farklı olduğunu kendi ağzıyla söylerse biraz komik duruma düşebilirdi. Fakat o bunu söylemeden diğer köleler Tieba'nın ne kadar farklı olduğunu anlamalıydı.
Tieba artık çiftliğin büyük köşkünde kalıyordu. Soyluların lisanına da alışmıştı, fakat onlar gibi konuşmayı tam olarak beceremiyordu. Yine de Tieba, kölelerle konuştuğu zaman onlara caka satmak için bazen soylulardan duyduğu kelimeleri konuşmasının arasına serpiştiriyordu. Böylece Tieba, daha farklı biri olduğunu diğer kölelere çaktırmadan hissettirebiliyordu. Üstelik köleler bu dili kullanmıyordu bile fakat bunun bir önemi yoktu, zira bu şekilde farklılığını ispat edebiliyordu.
Yirmi yılda bu çiftliğe çok köle uğramış, yaklaşık üçte biri de ölmüştü. Bu kölelerin bir kısmı işkencelere dayanamadığından, bir kısmı açlıktan, bir kısmı da hastalıktan ölmüştü. Tieba, böylesi bir ortamda gerçekten çok şanslı ve çok farklıydı. Her gün yüzüne baktığı insanların büyük kısmı kendisinden çok daha kötü koşullarda yaşarken, kendisi nasıl da büyük bir nimete sahipti.
Kasabada Tieba'nın yaşadığı çiftlik gibi bir büyük çiftlik daha vardı ve bu kasabanın toplam nüfusu 300 kadardı. Çiftlik sahibi soylu ailelerin üye sayısı 17, bu soyluların yardımcısı beyaz adamların sayısı da 35 kadardı. Kasabanın geri kalan nüfusunu köleler oluşturuyordu.
Ve bu köleler, tek bir gün bile tükürüğüyle boğabilecekleri sahiplerine başkaldırmayı akıllarından geçirmediler. Aklından geçiren olduysa da tek bir gün, tek bir an bile buna yeltenmediler. Zira onların yiyecek bulmak, işkenceden kurtulmak ve hata yapmadan çalışabilmek gibi çok daha büyük dertleri vardı.
Tieba ise vahşi görünümlü, güçlü ve zeki bir adamdı.
Tarih: M.S. 2000-2030
Caner o gün sınıfta "Ders bitse de eve gidip yeni aldığım oyunu oynasam" diye düşünüyordu. Üstelik ders sosyal bilgilerdi ve bu ona çok sıkıcı geliyordu. Caner zeki bir çocuktu, yaşıtları sümüğünü koluna silerken, o daima göt cebinde bir paket peçete taşırdı. Görgülü, medeni bir çocuktu.
Caner düşünceler alemine dalmışken öğretmeninin bağırmasıyla yeniden dünyaya bağlandı. Öğretmen, sınıftaki çocuklardan birine çok konuştuğu için kızıyordu. Bu sırada Caner'in yanında oturan çocuk öğretmeninin sözünü kesti: "Öğretmenim, o konuşmuyordu valla". Öğretmen hem sözünün kesilmesine, hem de kendisinin yanlış kişiye kızarak hata yapmış olmasına sinirlendi. Ufacık bir velet kendisinin yanlış yaptığını söylüyordu, sinirini o çocuğa kızarak çıkardı: "Sen onun avukatı mısın? İkiniz de yarın sayfa 30'u defterinize yirmi kere yazacaksınız". "Ama öğretmenim...", "Sus, bir de cevap mı veriyorsun?"
Caner o gün iki şeyi çok iyi anladı. Birincisi, asla bir başkasının hakkını savunmamalı, etliye sütlüye karışmamalıydı. İkincisi ise, başındaki insanın ondan istediklerini kusursuzca yerine getirmeliydi.
Yıllar sonra Caner iyi bir üniversiteden mezun olup, ayda 2.700 lira maaşla bir plazada işe başladı. Fakat kısa sürede çalışkanlığı ve itaatkârlığı sayesinde terfi alarak maaşını üçe, hatta dörde katladı. Tabi bunda patronu ile olan sağlam ilişkisinin payı da büyüktü.
Şirket toplantılarında eğer birisi bir espri yaparsa, hemen patronunun suratına bakıyordu. Eğer patronu o şakaya gülüyorsa, o da gülüyordu. Ve eğer patronu o günkü sikimtırak meymenetsiz ruh hali yüzünden bu şakayı densizce buluyorsa, kendisi de arkadaşını uyarıyor veya ağzıyla "cık cık" yapıp başını "olmadı" dercesine yana doğru sallıyordu.
Caner gittikçe daha iyi kıyafetler ve daha lüks elektronik cihazlar alabilecek hâle geldi. Bu sırada otomobilini de yeniledi. Kendisi, içinde yaşadığı ülkenin insanlarının çok büyük kısmından daha üstün olanaklara sahipti, diğerlerinden daha farklıydı. Fakat bu üstünlüğünü asla kendisi dile getirmiyordu. Bunun yerine iş arkadaşlarıyla çok eğlendiğini belirten on çeşit mezeyle dolu rakı sofrası fotoğraflarını, Facebook adı verilen ve her insana nelere sahip olduğunu gösterebildiğin sanal ortamda yayınlıyordu. Böylece insanlara ne kadar farklı olduğunu ispat edebiliyordu. "IPhone'un yeni modelini çıktığı an rahatlıkla alabilirim" demiyordu, bu onu komik bir duruma sokardı ve Caner zeki bir adamdı. Bunun yerine esprili ama cefakar bir şekilde "IPhone 7 çıksa da şu külüstürden kurtulsak" diyerek gücünü belli ediyordu.
Caner artık çalıştığı şirket toplantılarında "Bu konudaki risk management'ınızı yetersiz buluyorum. Derhal bana son aldığınız mail'ı forward'layarak info'da bulunun" diyordu. Lisanı bir anda nasıl da değişivermişti. Çeşitli bilgisayar efektleriyle kendisini olduğundan daha yakışıklı gösteren fotoğraflarının altına "Die darling die" yazabiliyordu artık. Üstelik etrafındaki kimse bu dilde konuşmuyordu bile. Olsun, onun için önemli olan ne kadar farklı birisi olduğunu gösterebilmekti.
Caner zeki, modern ve medeni bir adamdı.
Her gün saat sabah 7'de kalkmak ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına patronunu daha çok zengin etmek için çalışmak zorunda olmasına rağmen artık kölelik diye bir şey yoktu. Dünya artık daha medeni bir yerdi. Sırf bir terfi alabilmek adına patronuna daha çok yaranmak zorunda olmasına ve kendisini diğer insanların büyük çoğunluğundan üstün görmesine rağmen sınıf farkı diye bir şey de yoktu. Dünya artık çağdaş bir yerdi. Kölelik, sınıf gibi çağdışı uygulamalara yer yoktu artık dünyada.
Caner gibi ve keyfi Caner kadar yerinde olmayan onun gibi milyonlarca insan vardı Caner'in yaşadığı yerde. Fakat bu insanlar bir gün bile tükürüğüyle boğabilecekleri ve sürekli çalışarak daha zengin etmekte oldukları sahiplerine başkaldırmayı akıllarından geçirmediler. Akıllarından geçirseler de bunun için asla bir şey yapmadılar. Zira onların telefon faturası ödemek, eskidiğine inandıkları malın yenisini almak ve diğerlerine ne kadar farklı olduklarını ispatlamak gibi daha önemli dertleri vardı.
Caner zeki, modern ve medeni bir adamdı.
En sevdiği tarihi kişi Spartacus, en sevdiği film ise Dövüş Kulübü'ydü.
Görünmez parmaklıkların var olmadığına inanıyordu.
Sonra vay efendim hayat niye bu kadar sikkofield ...
Sihirli sözcükleri var bu adamların, söylediğin anda akan sular durur, o kelimelere karşı gelen ise dakikasında orospu çocuğu ilan edilir toplum tarafından. Nedir bu sihirli kelimeler? Demokrasi, bilim, batı, modernizm...
Size hiç kimse kötüyü "kötü" olarak pazarlamaz zaten.
Tabi ki onu size "iyiymiş gibi" sunarlar, bu yukarıda saydığım etiketlerle size kakalarlar. Ambalaja, içeriğinden daha fazla önem verir bu adamlar, çünkü hedef kitle olan sığır insanlık sadece ambalaja önem verir. Yani en basit ifadeyle "halk bunu istiyor"dur.
Arkadaşım sen gavat mısın?
Neden "bilim" diye ortaya atılan her şeyi balıklama kabul etme meylindesin sen? Zahmet olmazsa azıcık bir sorgula lan. Sana "internet şeytan icadıdır lililililili" diye zılgıt çek demiyoruz, onu anlıyorsan zaten senin kayınpederini sikeyim ben. Şunu rica ediyorum senden; sadece sorgula, fazlası değil. Her sikim hıyar diyene elinde tuz ile koşma, zira "sevgi, barış, kardeşlik" adı altında senin ananı bellemeye niyetlenmiş kurnaz bir güruh var bu dünya üzerinde.
Bugün "Tanrı yok" demek bilimsellik, pozitiflik, aydınlık ve elitlik oldu.
"Allah var" demek ise dincilik, cemaatçilik, yobazlık ve hatta misyonerlik oldu.
Lan gavat, dini reddeden elit ve cool oluyor da, o dinin aslında ne olduğuna kendi "aklı" ve "vicdanı" ile ulaşan cemaatçi mi oluyor? Salak mısın lan sen?
Sen her zamanki gibi ambalajın büyüsüne kapılıyorsun. Dini bu sefer sana kötü ambalajlar ile tanıtıyorlar ve sen de dini o sanıp, edindiğin yüzeysel bilgiler ile ondan uzaklaşıyorsun.
Valla kusura bakma da, Feto'nun yobazlığından, AKP'nin politikasından tiksinip "Allah ne yea, uyutuyolar sizi" triplerine giriyorsan, sen zaten bi zahmet siktir ol git ya. Valla felsefem bu bak, Mevlana değilim ben, ne olursan ol gelme mına koyim. Önce azıcık kafayı kullan, olayın arkasını görebilme yeteneğine sahip olmaya çalış, birazcık da olsa sorgula ve ondan sonra gel.
Gidip sikkofield okuyayım en iyisi.