c27
Başımı eğmiş yürüyor, kaldırımın ilk güçlü yağmurda parçalanacak olan dandik zeminine bakıyordum. Neymiş, çoğu kişi çizgilere basmamaya çalışırmış. İnadına üzerlerinden geçiyordum onların. Herhangi bir istatistiğin içinde olmaktan oldum olası iğrenirdim zaten. Farklı olmak için değildi bu çaba. Benim derdim özgün olabilmekti.
Etrafıma bakıyorum da, kaldırımdaki her parkeye bir insan düşüyor galiba. Çok fazla insan... Kalabalığı sevmiyorum. Yalnızlığı hatırlatıyor bana. Ve ayrıca bence çok insan, az insanlık demektir.
Buruşturdum yüzümü ve ‘‘kahretsin!’’ dedim kendi kendime. Sildiğimi sandığım bir şarkı çarpıyordu kulaklarıma. O anda çıkardım kulaklıklarımı ve c27’yi beklemeye başladım. c27; metal yığını, külüstür bir otobüstür. İnsanları kucaklar ve onları evlerine, okullarına, iş yerlerine taşır. İçinde defalarca kez aşık olmuşluğum vardır. Birbirine bakmayan ama birbirini beğenen tiplerin ana vatanı otobüslerdir çünkü. Ne saçmalık ama. Çekingenlik değil bu. Önemsemiyormuş gibi davranıp da ilgilenilmenin zevkini tatmak. Sonuç basittir. Siktir olunup evlere, dershanelere, kafelere dağılınır ve küçük bakışmaların ardı biraz olsun ereksiyon olmuş egolardır. Her neyse işte. İnsan, psikolojisi tatmin olabileceği her durumu lehine kullanır sonuçta. Zaten öyle de yapmalıydı. Kimse otobüste tanışıp sevgili olmuyordu. Ama olmaması, bakışları ve tavırları daha bir cilveli yapıyordu. Stresin ve ter kokusunun dokunulabilecek kadar somut olduğu tek yerde üstelik. Lanet olsun: delirmiş canlılarız biz. Ve tüm bu delilikler artık bize normal geliyor. İşte asıl paradoks da bu. Toplum için normalleşen bir davranış biçimine delilik denebilir mi hiç?
İşte yine oluyor. Göğsümde büyüyen şişkinliği hissedebiliyorum. Evet, onu gördüm. Yaşlı bir teyzenin yanına oturmuş, akıllı olduğu boyutundan belli olan telefonunu kurcalıyor. Türk olduğum için önce: ‘‘Ne olacak lan. Sevgilisiyle görüşüyordur amına koyayım.’’ dedim. Bilirsiniz, olumsuz düşünmeyi ve içsel küfrü huy edinmiş insanlarız biz. Ama nedense bu düşünceyi hemen def ettim aklımdan. -Galiba bugün gereksiz bir umut ile doluyum- Gözlerine diktim bakışlarımı. Çünkü bir an için dahi olsa bakışacaktık, biliyordum. Kaçamazdı bundan. Sırf ‘‘Ne diye dik dik bakıyor ki bu mal.’’ demek için dahi olsa bakacaktı. Belkilerin en saçma tonlarını düşündüm o an. Anlatsam inanmazsınız. Hatta anlatsam; aynı yıldızın altından başlayıp greyin elli tonuna dek akar sayfalar. Ne fanteziler, ne büyük bir aşk, ne ender mutluluklar düşledim bir kaç saniyenin içinde. Ben de böyleydim işte. -kim bilir, dışımın yoksulluğu içimi zengin kılmıştı belkide- Bir Kıvılcım dahi yokken ortada, koca bir ormanı hiç zorlanmadan yakabilirdim. Ki işin sonunda istisnasız o kül olmuş araziye benim adımı verirlerdi: ‘‘İnanç ormanı.’’ -Umut yorgunu aşıkların mezarını kucaklardı topraklarım. Adıma şiirler, şarkılar yazılır, mutlu çiftlerin acıyarak andığı bir hikaye olur çıkardım-
Acaba önümde duran amca kadar kötü mü kokuyordum? Telefonumda kredi var mıydı? Bir kafeye otursak cebimdeki para ona bir kahve ısmarlamaya yeter miydi? Ya da ‘‘hadi bana gidelim’’ diyecek olursa şayet, nöbetçi eczane hangisiydi bugün?.. Gözlere bakar mısın abi! Sağlıklı bir adam bu kadına aşık olmamak için sekiz numara miyop gözlükle bakmalıydı. Ki ben, bu kendi kendime gelin güvey olma safhasını atlatamadan c27 tıslayarak durdu. Hep dururdu zaten. Durmadan beş yüz metre gidebilmesi için, onu içindekileri de rehin alarak kaçırmanız gerekirdi. Nihayetinde hareket edeli bir kaç saniye olmasına rağmen dururdu ve kimse yadırgamazdı bu boktan durumu. Ama… Hassiktir! İndi. Kapı açıldı ve indi. Öylece indi. Ne yapmalıyım? Düşün, düşün… Buldum! –unut–
…












