Papatyanın günlükleri serisi part bilmem kaç. İstanbul dump da olabilir fark etmez. Uzun süren, gerici geçen bir metro ve vapur seferinden sonra Beyoğlunda'ydık. Galata için bayağı yürüdük diyebilirim. Asla doymadığımız için kahvaltının üzerine yolda yediğimiz bir kaç börekten sonra, yolculuğun bizi acıktırdığınu anlayıp çiğköfte arası verdik. Daha sonra Galata'yı bulduk. Güzel yerdi, sevdim. Yukarı çıkmadık çünkü dehşet sıra vardı ve benim bazı takıntılarım olduğu için çıkmak istemedim de. Ne bileyim, sevdiğin beyle çıkarsan evlenirsin efsanesi beni kendine çekiyor. Galata'yı geçip İstiklal'i bitirdikten sonra yürümenin de bizi acıktırdığını anlayıp ıslak hamburger deneyimledik. İlk defa yemiştim yeniliklere açık değilim, normal hamburger neyimize yetmiyordu? Neyse hışımlı çıkışımdan sonra güzel olduğunu anladım. İstiklal'de adının şu an aklıma gelmediği iki kiliseyi gezdik. Kuzenim hristiyan olduğumu söyleyip durduğu için rakı balık için sözleştik. Daha sonra yürüyerek Beşiktaş'a geçmeye karar verdik. Yürürken İTÜ'nün fakültesini görünce ve önünde dinlenmek için oturunca bunun bir işaret olduğunu anlayıp manifestledim kendisini. Maçka parkı dehşet güzel bir yerdi. İstanbul'da geçen kurgularımda Maçka'ya yer vermeye karar verdim. Beşiktaş'ta Survivor Yasin ve Batuhan'ı gördük. Batuhan isminden nefret ederim ama Karacakaya ayrıcalıklı. Bir kafede bir şeyler içip san sebastian yedik. Yediğim en taze san sebastian olabilirdi. Uzun süre tekrar yürüdükten sonra üniyi orada okuyacağımın hayalini kurup tekrar vapura bindik. Dolmabahçe Sarayı tam bir günümüzü alacağı için oraya girmedik ama etrafından gözlemledik yine de. Her şey ilham verdi diyebilirim. İstanbul güzel şehir ama görmezlikten gelinen ya da gerçekten gözükmeyen yönünü güzelliklerini anlattığım bu postta anlatmayacağım. O bir sonrakine artık.














