Malumunuz, Japonlarda intihar etme yöntemi var. Harakiri. Ben intiharı saçma bulurum. Korkakça gelir. Kalıp mücadele etmek yerine kaçışın bir yolunu onur diye yutturuyorlar.
Neyse. Türk şairinin de bir harakiri yöntemi var: Hançere düşmek.
Kama, bıçak, kılıç, hançer gibi bir aracı kalbe dayayıp üstüne atlarlarmış.
M. Şemseddin, Mufassal Türk Tarihi'nde hal' edilen Tarhûn Han olayını anlatıyor:
"Tarhûn Han tâlihinin bu nekbetine tahammül edemedi. Kılıcının kabzasını yere dayayarak üzerine çökmez sûretiyle intihâr etti."
Hançere düşmek, Dîvân şairinin de sık kullandığı bir mazmun olmuş.
Bâkî şöyle diyor:
"Bu güneş yüzlü firâkında felek hasret ile
Var ise hançere düştü nite kim âşık-ı zâr"
Şair, feleğin güneşin hasretiyle hilal hançeri üzerine düştüğünü anlatıyor.
Nâilî de şunu yazmış:
"Gül hâre düştü sîne-figâr oldu andelîb
Bir hâre baktı bir güle zâr oldu andelîb"
Yani, gül dikenin üstüne düştü, bülbülün göğsü yaralandı. Bülbül bu haliyle bir güle baktı, bir dikene baktı; ağladı.
Şair Sâbit de benzer mazmunları kullanarak bir anlatım yapmış:
"Güller savuldu geçti zamân-ı bahâr hayf
Düştü çemende hançer-i hâra hezâr hayf"
Demesi o ki; yazık, güller gülistândan çekildi; bahar mevsimi geçti. Bu hâli görünce bahçede bülbül; gül dikeni hançerine düştü; yazıklar olsun.