yaklaşık beş sene önce başladı her şey. her şey beş sene önce bitti. ya da başlayan yahut biten bir şey yoktu, süregelen anlar toplamiydi her şey fakat ben illa ama illa herhangi bir olayın bir dönemi başlatıp bitirebilecegine inanıyordum. öyle zamanlardı işte. deli çağlarım, ayaklarım yere sağlam basmıyor, her şeyi bildiğimi sanıyorum. işte öyle zamanlar. sevinebiliyorum, üzülebiliyorum, sevdiğim insanları kıskanıyorum ve delirtebiliyor bir şeyler beni. çocuktum. ve çocukluğumu geçirdiğim köyüme her sene yaz aylarında gider, anılarla dolu, küçük bacaklarimla kosturdugum çimenleri uzun uzun seyrederdim iste bir zamanlar öyleydi...
sonra birden oldu ne olduysa. (zaten bütün acılar birden bire vurur adamı, hazırlanmanıza izin vermez asla. ) bir yılda oldu ne olduysa. bir yıla kaç ölüm sığar? sonsuz.. biliyorum. artık biliyorum fakat o zamanlar bilmiyordum. ölümle tanışmamıştım henüz. tanışmak da istemiyor, delicesine korkuyordum. ta ki bir yıla dört ölüm sığdırana kadar. çocukluğumu geçirdiğim yere bu sefer ardı ardına bu dünyadan göçen, cansız bedenleri gömmek için gitmeye basladim... oysa çocukluğumun üstü cesetlerle örtülemeyecek kadar kutsaldi.
bir... iki... üç.... ilkinde çok ağladım, ölümün soğukluğuna sarılıp korkuyla ağladım. ellerimin buz kestiğini hatırlıyorum. aklımda dolanıp duran "neden ? " sorusunu beynimin kıvrımlarından atamıyordum. ikincisinde şaşkındım. daha küçük, elleri minik bir bedendi gömülen. "nasıl ?" sorusu gırtlağıma yapışmış nefesimi kesiyordu. üçüncüde titredi ellerim. "ama... "ydı bu sefer boğazıma düğümlenen. ama... öyle bir ama ki, ondan önce söylenenin, hissedilenin, duyulanin hiçbir önemi kalmıyordu. dördüncüde oldu ne olduysa. hayır, ağlamadım. bağırmadım. sadece ben değil, kimse bağırmıyordu artık. o tabutun soğuk, buğulu, koyulu açıklı sert tahtasına bakan gözlerin hiçbirinde görmedim hüznü. sanki her gün kapısının önünden selam vermeden geçmeyen, çirkin suratlı, kara, vebali bir istenmeyen misafire bakıyordu herkes. işte... diyebildim sadece. işte böyle oluyormuş. işte böyle de ölünebiliyormuş.
dedeler de ölebiliyormuş, onca yıl yaşanmamış gibi. anneler, memesine ağız sürmemiş bebeğini, minik kollarıyla bacağıma dolanan çocuğunu arkasında birakabiliyormus. kardeşler mesela. ablaları dururken kardeşler ölebilirmiş, sanki ölünebilirmiş gibi. ne acayip..
yeterince ölüm gördüğünüzde bir şeyleri sorgulamaya başlıyorsunuz... ama öyle doksan yaşında yatalak bir hasta gibi beklediğiniz bir anda değil. birden bire, peş peşe! peş peşe! peş peşe! vuracak. ayağa kaldırıp bir daha vuracak! elinizi uzatacaksınız, bir daha! eğer doğru açıdan bakarsanız, bir ölüm sizi yeniden doğurur. ölümü ciddiye almak için yakınlarınızı kaybetmeyi beklemeyin. dünyanın herhangi bir yerinde ölen bir ayyaşın yüzünüze vurduğu silleyi hissedin. her saniye yaşadığınızdan değil, her saniye ölmediğinizden hayattasınız, fark edin. zaten bu yazdıklarımı da henüz ölmediğiniz için okuyorsunuz.
simdilerde beni mutlu edebilen, ofkelendirebilen, üzen şeylerin sayısı o kadar az ki huzur bile onlardan çok. öyle ki, birine kızacak olsam hiç çekinmez bunu uzattikca uzatır, ve ofkemden munzurca bir haz duymaya başlarım. hele üzülmeyeyim mi ? midemde küçük kurtcuklar gezinmeye başlar. ne kadar isterdim birine kin tutabilmeyi, nefret edebilmeyi, canimin yanmasını... artık mutlulukta gözüm yok, bir şeyler hissetmek istiyorum.
"inanin baylar, her şeyin farkinda olmak hastaliktir " diyor dostoyevski. bi şeylerin farkindayim , en cok da henüz her seyin yeni basladiginin farkindayim. ve artık korkmuyorum ölümden. istedigim şekilde gelirse kucak dahi acabilirim. bir suda boğularak ölmek istemisimdir hep. bunun için duzenli olarak dua ediyorum tanriya, duyuyor mu bilmiyorum. henüz boğularak ölmedim ama yaşıyorsak umut var demektir...
demem o ki ; bir seylerin farkına vardığınızda tek kaybettiğiniz şey mutluluk olmuyor. farkına vardığınız şey koca bir hiclik olup çıkıyor. koca bir hiç oluyorsunuz. "düşünün, kuyudasiniz ama yusuf değilsiniz... "