Cicero says, 'There is neither a society nor a king in the world who does not use fortune-telling' and writes that the basis of fortune-telling lies in human selfishness.
We know that the influence that made him say this stemmed from the Stoic philosophy, which he studied in Rhodes and which would later enter Islamic mysticism as 'Unity of Existence'. Man was God's counterpart on earth, and despite all his sins and crimes, God admired him so much that he almost fell in love with him. Starting from this point, Cicero even entered into the dialectic of proving the existence of God. Centuries before the Stoics, the Babylonians and, under their influence, the Hittites had already discovered the similarity between god and human and the interdependence in relationships. Even though the gods occasionally got angry and wanted to punish people, this was nothing more than a kind of 'theodezee' (a warning to be careful). This world order says 'I give so you can give something in return!' It was founded on (do ut des). In a way, fortune-telling is a result of man's determination to fight for life by not bowing to his fate, seeing that he is helpless against the forces of nature. It is a pseudo-science created by Homo Sapiens, who fought for existence by reconciling their intelligence, creativity, will, technical possibilities and scientific abilities with their instinctive passion for life, instead of fate and fate.
***
'Dünyada falcılığı kullanmayan ne bir toplum ne de bir kral vardır' diyen Cicero, falcılığın temelinde insan bencilliğinin yattığını yazar. Ona bunu dedirten etkinin, Rodos'ta eğitimini gördüğü ve sonradan İslam mistisizmine 'Vahdet-i Vücud' olarak girecek olan Stoa felsefesinden kaynaklandığını biliyoruz. İnsan, tanrının yeryüzündeki bir benzeriydi ve tüm günah ve suçlarına rağmen tanrı ona neredeyse aşık olacak kadar hayrandı. Hatta Cicero bu noktadan hareketle tanrı varlığını kanıtlama diyalektiğine bile girmiştir. Stoacılardan yüzyıllar önce Babilliler ve onların etkisiyle Hititler, tanrı insan benzerliğini ve ilişkilerdeki karşılıklı bağımlılığı çoktan keşfetmişlerdi. Tanrılar arada bir kızsalar ve insanları cezalandırmak isteseler de, bu bir nevi 'theodezee'den (ayağını denk al! ikazı) başka bir şey değildi. Şu dünya düzeni 'veriyorum ki karşılığında sen de bir şeyler veresin!' (do ut des) üzerine kurulmuştu. Falcılık, bir bakıma doğa güçleri karşısında çaresiz kaldığını gören insanın kaderine boyun eğmeyerek yaşam savaşı verme azminin bir sonucudur. Kader ve kısmet yerine zekasını, yaratıcılığını, iradesini, teknik olanaklarını ve bilimsel yeteneklerini içgüdüsel yaşam tutkusuyla bağdaştırıp var olma savaşı veren Homo Sapiens'in yarattığı bir pseudo-bilimdir. (Meltem & Metin Alparslan, 2009: 230)















