yusuf, beni de kuyuya attılar ama babam kör olacak kadar ağlamadı arkamdan.
One Nice Bug Per Day

oozey mess
Show & Tell
taylor price

#extradirty
Color Me Curious
Not today Justin
Monterey Bay Aquarium
Phantogram Three
almost home
𓃗

No title available

No title available
ojovivo
The Bright Sessions
occasionally subtle

tannertan36

ellievsbear
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
seen from Canada

seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States

seen from France
seen from Germany
seen from Germany

seen from United States
seen from United States

seen from Germany

seen from Colombia
seen from United States

seen from Venezuela
seen from Indonesia

seen from Venezuela
seen from Bangladesh
seen from United States

seen from Austria

seen from France
@vilroze
yusuf, beni de kuyuya attılar ama babam kör olacak kadar ağlamadı arkamdan.
Kendi içimde kaçıncı cenazedeyim bilmiyorum.
uyanmayı istemiyorum. bu kabusa alıştım. hem de öyle alıştım ki bazen bunun bir kabus olduğunu bile unutuyorum. bazen öyle zamanlarım oluyor ki bu kabustan uyanamıyorum. derin bir nefes alıp bunun bir rüyadan ibaret olmadığını kendime söyleyemiyorum. kim kurtaracak beni? ben kendimi kurtaramıyorum. ne bir başlangıç ne de bir son görebiliyorum. dört yanı kabuslarla çevrelenmiş bir labirentin başlangıç noktasına 46. kez yeniden dönmüşüm gibi. önümde bir yol var mı dahası bu yolda yürümek için gücüm var mı artık bilmiyorum. ben bugün odamdaki parmak izleriyle dolu aynaya baktım ve kendimde, kendimden bir parça bile bulamadım. nasıl tekrardan ben olacağım? dahası daha önce hiç kendim oldum mu. bazen bu kalp bile bana ait değilmiş gibi hissediyorum. aldığım nefes, kurduğum cümleler hep başkalarına aitmiş gibi. beni ben olmadan kim sever? ben bile kendimi sevemezken. belirsizlikler babamın elleri gibi boğazıma sarılmış ve her gece saat sabahın dördüne gelirken, gözlerime uyku diye bir şey girmezken beni boğuyor. yastığım kuru bir toprak gibi sert ve orayı sadece gözyaşlarım ıslatıyor. diğer odadaysa babam uyuyor. bir belirsizlik gibi hayatımda duruyor. belirsizlikten nefret ediyorum. hayatımdaki her şey belirsizken bu hayatı sevmemi istemeleri çok saçma geliyor. sevilecek neyi var? benim görmediğim ama sizin gördüğünüz ne var bu dünyada? ölmek istiyorum. sizin hayatınızı gördükçe ölüme sarılıyorum. en çok korktuğum şeye sığınmak, en çok korktuğum şeyde umut aramak bana ait olmadığını hissettiğim çürümüş kalbimde kırılmış cam sesleri çıkartıyor. şimdi bu kalbi kim kurtaracak? çünkü içerisi basit dikenli bir gül bahçesi değil. içerisi; yaşayamadığı her şey adına bir mezarlık kurmuş, fakat o mezarlara asla çiçek ekmemiş birisinin kalbi.
yanarken kapattı tanrı kulaklarını yangınlarıma
beni bir gecenin yarısı ağlatan şeyleri düşünüyorum. sonum nereye varacak? o yol hep yokuşmuş, ben hep nefes nefeseymişim dahası o yol hiç yokmuş. öyleyse ben nereye yürüyorum? bilmiyorum. bilinmezlikler ayaklarıma prangadan başka bir şey olmuyor. başlı başına bilinmezken neyi sorguluyorum? beni kurtarsın diye tanrıya ellerimi açıyorum ve çok çaresizim. bazen ellerimi açmaya gücüm bile olmuyor. tanrı ben ellerimi açmadan nasıl mutluluk sıkıştıracak avuçlarıma. ama yok işte. elimi açmaya, yürümeye, bir nefes almaya bile. gücüm yok. bunları yazarken bile gücümün son damlalarını akıtıyorum. ben daha on sekizimde, bir çiçek gibi ölüyorum ama hâlâ dikenlerim birilerinin elini acıtmaya devam ediyor. solarken bile acı veriyorum. yaşarken kendime verdiğim gibi. sadece acı veriyorum.
beklentim yokmuş gibi davranıp, içime dünyalar kadar umudu sığdırmaktan yoruldum.
acılarımı bu kelimelerden doğurdum. bu cümlelerden bu anlamlardan doğurdum. şimdi o kadar çoklar ki omuzlarıma yük oluyorlar. babam, ‘bana yük oluyorsunuz’ dediğinde bundan bahsediyormuş demek ki. bugün her şeyi on bin küsürüncü kez sorguladım. sorgulamaktan dudaklarımı kanattım. parmak uçlarımdan sızan nikotin kokuları babamı hatırlatıp durdu, ki ben sigara bile içmem. ama babamın kokusu parmak uçlarımdan sızıp durdu. bir şeylere dur diyememek sonuna kadar koşmama sebep oldu. sonunda bir kaya ile çarpışmama ve dağılmama neden oldu. ben koştukça önümü göremedim. çünkü babam bir kaya gibi önüme çıkıp durdu. sana bunları anlatırken bile kalbime bir kaya oturdu. nefes aldıkça boğazıma yapışan ellerden ölerek kurtuldum. babasının kurduğu salıncakta, kendi idamını gören ufak bir çocuktum. bir gün karşına çıkıp korkmadan her şeyi yüzüne söyleyebilseydim beni şimdiye dek hiç tanımadığını söylerdin. çünkü beni zaten hiç tanımamıştın baba. ben o çatıya kurduğumuz salıncağın ipine dokuz yıl önce kafamı geçirdim. şimdiyse ayaklarımın altındaki tabureyi sen ittin. hem de öyle ittin ki düşünmeme fırsat bile bırakmadın. kabuk bağlamaya başlayan yaralarımı yeniden kanattın. onları öpüp iyileştireceğini sandın ama bilmiyordun. ölüler iyileşmezmiş baba. sen bu yüzden hiç iyileşmiyorsun.
nasıl başlasam, nasıl bitirsem bu hikayeyi. kalemim nerede, kahraman kim, ölen ben miyim yoksa o kahraman mı, kafam karıştı. daha hikaye bitmeden kahraman ölmüş gibi hissediyorum. beni kim öldürdü? her gün baba diye seslendiğim adam mı? bilmiyorum ama evet o, yüzünü gördüğüm her vakit katilime bakmış gibi hissettiğim babam öldürdü. neden baba. neden bizi sevmek senin için bir kediyi sevmekten daha zordu. 17 yıllık hayatım boyunca beni hangi zamanlar sevebildin? kalbinin olduğunu sandığım o yıllar, bize gösterdiğin sevgiyi nereye saklamıştın? şimdi ne sevgin var ne de bir kalbin. bir gün bizi sevebileceğine inandığım için, ağız alışkanlığı ile söylediğin ‘kızım’ kelimesine umutlandığım için, yüzümüze baka baka bizden nefret ettiğini söylediğin günlerde senden nefret edemediğim için en çok kendimden nefret ettim baba. annem diyor ki tüm özelliklerimi senden almışım. fakat benim bir kalbim var baba. her gün geri dönmesini istediğin küçük, tombul, kaküllü kızın içimde yaşıyor ve seni hâlâ seviyor. ona kötü olduğunu inandıramıyorum baba. değiştiğine inandıramıyorum. kollarıma, bacaklarıma kesikler attıran adam olduğuna nasıl inanmak ister ki? söyle baba bana. söyle. o kız çocuğunu öldürmekse niyetin, bugün bunu başardın. kalbimi öldürdün, parçalara ayırdın. sevgim kalmadı baba. hikayenin kötü karakteri asla ben olmadım. çünkü sen hikayeyi oluşturan tüm herkesi öldürdün. hem de hiçbir alet kullanmadan. sözlerinle, bakışlarınla, şiddetinle, ağzını açtığın her anda sen.herkesi.öldürdün. başlattığın hikayeyi, kalemini elime verdiğin o hikayenin kalemini yine eline sen aldın. artık, mümkünse kaleminin mürekkebi tükensin baba.
bir zamanlar kendimi bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım. kaç metredir benim yokluğum? benden daha çok var sanmıştım. benim yokluğumdan dünyaya bir elbise çıkar sanmıştım.
bir şeyler konuşmak istemiyordum seninle ali. bin asır sessizce otursak da olurdu. mühim olan tek şey seninle yan yana oturmaktı çünkü. geri kalan herşey gürültüden ibaret ali.
Nilgün Marmara/ Aslıhan Gürbüz
kendime hep bir son aradım. bir şeylere başlamadan sonunu getirdim. daha yürümeye bile başlayamadan ben koşamıyorum dedim. tanrı beni böyle eksik yaratmasa koşabilir miydim? içimde muhakkak bir şeyler eksik ve bu eksiklik dolduramayacağım kadar çok büyüdü. sahi hiç doldurmaya çalıştım mı, yoksa hep büyümesi için gün mü saydım bilmiyorum. ama hep eksiğim işte. aynaya bakarken eksiğim, konuşurken, severken, uyurken, yolda dolaşırken bile eksiğim. nasıl tamamlanacağım? bir yarımı kaybetmiş gibiyim. güçsüzüm, güçsüzlükten tükenmek üzereyim. nasıl ayaklanacağım bilmiyorum. sanki bir ayağım diğerine ayağa kalkmamak için çelme atıp düşürüyor. sanki bir tarafım diğer tarafıma hep düşman. hem delicesine yaşamak istiyorum, hem de delicesine ölümü arzuluyorum. hangisi gerçek? hangi ipin ucunda duruyorum, bilmiyorum. bu öyle keskin bir ip ki ayaklarımı kesip duruyor. kanamaya başladım ve kan kaybettiğim her vakit yok olduğumu hissediyorum. ne zaman varolmuştum, kamburum ne zaman sırtımı ağrıtmıştı bunları bile hatırlayamıyorum. yarına ne için uyanacağımı, geleceğimi ne üzerine kuracağımı, dahası ellerimi nereye koyacağımı bile.bilmiyorum.
bu hayatta bir yerimi bulamıyorum. kendimi bir yere koyamıyorum. bir yere ait hissedemiyorum. bir evim yokmuş, bir babam yokmuş, kimse beni sevmiyormuş. bak bunların hepsi gerçekmiş, çok iyi biliyormuşum. dünya bana hiçlikten başka hiçbir şey vermiyormuş. ve ben bu hiçliğin içinde kendimi arayıp duruyormuşum. sevgi arayıp duruyormuşum. belki de çölde su bulmak daha kolaydır. ama arıyormuşum işte. dünya içimde anlamsızlaşıyor. hayatım başından beri silik sayfalarla doluydu. babam tüm mürekkepleri boşa harcamıştı. yazacak hiçbir şey kalmamış. artık ne silik sayfalar görmek istiyorum ne de yeni sayfalar. sanki hiç yazmadığım o günlüğün son sayfasındaymışım gibi hissediyorum. bu dünyada benim bir yerim yok, yerimi aramaya gidiyorum.
beni bir kuyuya at ve tüm ipleri yukarıya çek, çünkü bu dipsizliğe ilk düşüşüm değil. tırmandığım -daha doğrusu tırmanmaya çalışıp tırmanamadığım ve yeniden dibine düştüğüm- kuyunun duvarlarını en iyi ben bilirim. ellerim çok kesilmişti, hatta o kadar kesilmişti ki tutmamıştı elimden kimse. ben bile tutmamıştım elimden. şimdi söyle bana, kendi elini bile tutmayan insan iplere ihtiyaç duyar mı?
senin yokluğunda kendimi kaybediyorum
Nefretle büyütülmek, nefretle birlikte büyümek, nefreti aç bıraktım, nefretim ben gibi, büyüdü.