Gözlerim yok olmadan
Bir araba kornası ile kendime geldim. Kuru dalların arasından bir çift göz bakıyordu, keskin, boğuk... Aslında karanlıkta nasıl fark etmiştim bilmiyorum. Sanırım yanımdan geçen arabanın ışığı vurmuştu o an. Neden bana bakıyordu, rüzgar uğuldadı. Bana seslendi, burada ne işin var der gibi. Ben de neden sordun ki der gibi ceketimi giydim, kollarının tam gelmediğini o an fark ettim. Geçen kış babamdan almıştım; babam benden uzundur ama neden olmadı, yoksa o da bir başkasından mı almıştı ki. Her neyse. Ceketimin ceplerine elimi soktuğumda ise iğrenç bir şey fark ettim, artık kuruyup beyazlaşmış toz, toprak, çamur. Yine geçen kış değil mi... Yine toprakla oynayıp sokmuştur biri elini.
Tekrar bana bakan gözlere dikkat kesildim. Hala aynı tedirginlikle bakıyorlardı. Kim bu gece vakti böyle pür dikkat bana bakan. Adım atar gibi oldum geri çekildim. Tam tepemde arada sırada yanıp sönen ışığı kaybetmek istemiyordum. Hayvandır belki de; yok ya kesin hayvan bu, yoksa giderdi böyle durmazdı. Yürümeye başladım, kasvetli hava etrafımı duman etmiş, gri bir perde ile kaplamıştı sanki. Perde demişken evdeki perdeleri örtmüş müydüm? Kaç gündür perde almayacak mısın diye soruyor ev sahibi onu ne ilgilendiriyorsa. Rahatsız oluyormuş, bakma o zaman. İnsanlar yoruyor beni. Bir insan neden takar böyle şeyleri, neden şu saatte uyumuyorsun, bu saatte uyuyorsun, neden çöp ağır... Yeter artık diye bağırmak istiyorum. Neyse ki çıkacağım evden yakın zamanda. Lanet olsun şehrine de evine de diye haykıracağım yakında. Ah tatlı kedicikleri özledim, onlar da biraz önceki hayvan gibi bakarlar bana, ama onun gibi keskin değil; masum bakarlar. Hemen eve gitmem gerekiyor, mama saatleri geldi onlarında. Acaba yem ve su koymuş muydum çıkarken? Sahiden bu saatte evde olmam gerekirdi neden yürüyorum diye düşündüm, sonra geçti. Nereye gidiyordum, neden buradayım, elimde neden bir kağıt parçası duruyor. Sabaha kadar ne yaptığımı, ne zaman buraya geldiğimi bilmiyorum. Ayaklarım sanki bir bir kendisi adım atmaya programlanmışlar gibi hareket ediyor. Sahi neden buradayım?
Bir anda yağmur başladı, hay aksi nereden çıktı bu yağmur şimdi. Her damla kocaman bir halka oluşturuyor ve kaldırımlar saniyesinde su oluyor. Ayakkabılarım yağmurda kaymaya başladı bile. Bu ayakkabıları karda kaymaz ve yağmurda kayar şekilde yapmışlar sanırım, ne zaman giysem aynı şey başıma geliyor. Kapitalistler bir de yağmur için mi ayakkabı alacağız, of hemen bir yere girmem lazım ve nerede olduğumu bilmiyorum. Uzaklardan bir ışık huzmesi görünüyor belki bir kafe veya oturulacak yer vardır. Evet, her zamanki gibi yanıldım arabaymış. Geçerken de kaldırımlara yakın geçerek beni ıslatmaya çalıştı, bunu neden yaparlar bilmiyorum. Sadece yürüyorum. Bir süre sonra ne araba geçer oldu ne de insan. Hiç birini görmedim yürüdüğüm sırada, saçma değil mi? Yağmur sularının kaldırıma vurdukları ses, ayakkabılarımın çıkarttığı sesle karışıyordu. Yine eskisi gibi kaldırımların çizgisine basmama yarışı yapıyor gibiydim. Düşecektim az kalmıştı, neyse ki ucuz kurtuldum. Bir de düşsem üstüm başım mahvolur ve su gibi eve gitmiş olurdum.
Burası neresi tahmin edemiyorum, barok döneminden kalmış bir kasaba gibi sanki. Nereden çıkarttım bunu hiçbir şey göremiyorum bile. Bir ışık var sadece gökyüzünü aydınlatan o da çok uzaklarda. Ben nasıl geldim buraya? O ana kadar elimdeki kağıtta ne yazdığına, onu neden taşıdığıma dikkat etmemiştim. Yürürken farketmeden elimle öyle bir sıkmışım ki kağıdı, buruşmuş ve aynı zamanda ıslanmış. Ne kadar aptalım. Her neyse kağıdı cebime soktum daha fazla ıslanmasın bari diye düşünerek. Daha ne kadar yürüyeceğim, lütfen biri çıksın karşıma. Neresi burası? Keşke hiç gitmeseydim bir yere kalsaydım en azından ışık olacaktı yanımda. Yavaş yavaş yorulmaya başlamıştım, sadece bir an önce ses, ışık görmek veya duymak istiyordum.
Karanlık iyice çökmeye, gri sis dağılmaya başlamıştı. Etrafıma baktığımda sadece ucu görünmeyen bir yol görüyordum. Sanki her defasında aynı şeyi yapıyormuşum hissi veren bir yol. Hiç bitmeyen bir yol. Çıkış yok. O an Stephen King kitabındaymışım gibi hissettim sonra geçti yine o korku. Normalde çok korkağımdır ama nedense şu an için tek amacım sağ salim eve ulaşmak olduğu için hiçbir şeyi umursamıyorum. Yolun kenarında bir açıklık olduğunu gördüm. Sürekli aynı yolu gitmekten sıkıldığım için en azından şu açıklıktan çıkarsam bir yerlere varabilirim diye düşünerek yoluma buradan devam etme kararı aldım. Kocaman bir ormana girdiğimi bir süre sonra anladım, artık çok geçti. Üzerimde kullanabileceğim hiçbir şey yok. Sadece bir ceket ve kağıt parçası; o da sudan dolayı parçalanmış halde. Aptalsın sen, yoldan devam etmeliydin diye düşündüm, haklıydım. Daha nereden geldiğimi veya nereye gideceğimi bilmeden böyle bir yola neden girdim, bilmiyorum. Şimdi bu düşünceleri atlatıp devam etmeliyim.
Bu ormanda yürürken bırak ışığı, gökyüzünü bile zor görüyorsun. Neresi burası? Kafayı yemek üzereyim, neden bir hayvan dahi yok. Yağmur yağmaya devam ediyor, ama bu sefer ayakkabılarım daha sağlam yere basıyor. Trekking için geçen yaz almıştım, indirimdeydi. Tam ormanda gezinmek için anlayacağınız. Ama ben gezinmiyorum, kayboldum. Tam o sırada bir ses geldi uzaklardan; bu sefer rüzgar değildi, bir araba sesiydi. Hemen koşmaya başladım, koşarken aklıma insan yürürken mi daha çok ıslanır yoksa koşarken mi diye bir soru geldi. Cevaplayamadım, neden bunu düşünür ki biri? Sesin geldiği yönü tam bilememekle beraber yine rastgele bir yerlere gidiyormuş hissiyle devam ediyordum. Tam o sırada ayağım kaydı ve korktuğum başıma geldi. O pisliğe, o ıslak çamura tamamen yüzüstü kapaklandım. Her tarafım çamur olmuştu, toz, toprak. Tanrım, dedim, neden böyle bir şey yapıyorsun bana, bilmiyor musun benim nefret ettiğimi bundan. Ayakkabılarım hakkında yanıldığımı anladım, her türlü kayıyormuş. Kalktım, temizlenmeye çalışıyordum ama ne saçma bir çaba olduğunu bir süre sonra anladım, çünkü her tarafım zaten çamurdu. Artık yavaş yavaş hava soğumaya ve titremeye başlamıştım. Hipotermi mi yoksa?, yok daha neler, abartma. Daha fazla üşümemek için elimi ceplerime soktum, çamur içinde olan ellerim en azından hem biraz ısınır hem de şu çamurdan kurtulurum diye düşündüm. Ellerin cebindeyken ormanda yürümemelisin, düştüğünde çok tehlikeli. Donarak ölmekten iyidir, devam ettim böyle yürümeye. En sonunda daha düzgün bir yere çıkabildim ve yağmur kesilmişti. Hava soğuk, kasvetli olmaya başladı. Nasıl bu kadar soğudu ki? Adım attığımda dal parçaları çatırdıyordu, çiy tutmuşlardı.
İleride bir ışık, Işığın altında bir adam, Manasız şekilde duruyordu, hissiz, Ona doğru yaklaştıkça, etraf daha sakin, daha sessiz, Korkmaya başlamıştım ilk defa bugün, düşüncelerim akıyordu durmadan, Elinde ceket ve beyaz bir kağıt, Sonunda bulmuştum birini, donmadan, Yağmur bitti, göz yaşlarım kaldırımları ıslatıyor, yakıyorlardı ağıt, Gözlerimden her adımda yaşlar damlıyordu sarkıt sarkıt, Ben bilmiyordum hiçbir detayı, gökyüzünün rengini artık, Işık ve adam, daha solmadan, Neredeydim, nereden geldim, nereye gittim, Kimseye sormadan, Yürüdüm sadece ayaklarım gösterdi yolu, Sesler yok oldu, ben ayaklarımın üstüne çöktüm, daha ona yaklaşmadan, Buz tutmuş kupkuru dal parçaları örtüyordu artık tüm hüznümü, Sesim çıkmıyordu, dilim tutuldu, bakıyordum adama sadece, Arabanın sesi çınladı kulaklarımda öylece, Bekledim, farlar gözümü aldı, kaldım kımıldamadan, Ben kendime, kendim bana baktı, sanki yabancı gibi hiç tanımadan, Elim cebime gitti, kağıdı açıp okudum, yazılmıştı hece hece, Asla ama asla, olduğun yerden ayrılma, Gözlerim yok olmadan, gece gece.
















