Son zamanlardaki ruh halim. "I wake in a feeling same as the night before, as if in my sleeping I'm traveling nowhere..."
Xuebing Du
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH

Discoholic 🪩
🩵 avery cochrane 🩵
cherry valley forever
d e v o n
Cosimo Galluzzi
sheepfilms
The Stonewall Inn

pixel skylines

oozey mess

Jar Jar Binks Fan Club
No title available
tumblr dot com
occasionally subtle
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Cosmic Funnies
$LAYYYTER
Mike Driver
taylor price
seen from Canada
seen from Ukraine
seen from Colombia

seen from Germany
seen from France
seen from Mexico
seen from Vietnam

seen from Germany
seen from United States
seen from Germany
seen from United States
seen from Italy

seen from Canada

seen from Malaysia
seen from India
seen from United States
seen from Bangladesh

seen from Indonesia

seen from Greece
seen from Germany
@yazmadanolmuyor
Son zamanlardaki ruh halim. "I wake in a feeling same as the night before, as if in my sleeping I'm traveling nowhere..."
Kısa Devre - Cinsellik & Aşk
Cinsellik ve aşka ahengini veren şey birleşme anında kişilerin hem erimesi hem de ayrı bir kimliği başka bir bedende korunmasının dikotomisidir.
Cinsel güdülenmenin ilk niteliği; her daim kalesini içerden fethedecek olduğu veya içine sızacak olduğu yahut kalesini içerden fethedecek olan veya içine sızacak olan başka bir yabancıya, bir nesneye güdülenmiş bir hazzın heyecanıdır. Hem karşısına çıkan engeli zorla da olsa aşmayı hem de seçilen nesne ile bedenen bütünleşmeyi ima eden bir flört, kaynaşma ve iç içe geçmeye duyulan hasrettir.
İnsan olgunlaştıkça, cinsel aşkı da yetişir. Bu; kişinin ego idealinin daha önceden hayalini kurarak idealleştirdiği aşk nesneleri biçimleriyle bezenmesidir. Unutmamak gerekir; cinsellik, olgunlaşan bir kişi için kendi varoluşunun gerçekliğini doğrulayabilmesi için var olan en temel yoldur.
Sevmek, aşk nesnesine karşı ilgi derecesinin bir dışa vurumudur. Sevgi, başkasına duyulan aşkı ifade eder ve bu bir çoklarının es geçtiği üzre aslında saldırganlık karşısında kendini kendine oluşmuş tepkilerin yüceltici bir sonucudur.
Norm, kendi içinde dengeli, keskin, ve nihai bir uylaşıma dair oluşturur ahlaki değerlerini. Her daim, neyin iyi ve neyin kötü olduğunun yargısını verecek olan bir baba –otorite- firügür vardır. Saldırganlık eylemi ise eğer suçlular bu değerler kıstasında lanetlenmiş ise hoş görülür. Bu uylaşıma dair topluluk ahlakı tartışmasız olarak kabul edilir ve aşırı duygusallığa yer verilmez. Faşizm de bir nevi böyle doğar. Saldırganlık ana tema olduğunda dahi, bir kahraman figürünün gelip saldırgan canilere günlerini gösteriyor olması fikri; sadizme hoşgörü ile bakan gizli dönem süperegosunun bir nevi zaferidir.
Aşk bir zehirdir. Damarlarınızdaki ilk damlada, ideal bir benliği olumlar ve yüceltilmiş benliğin o aşk nesnesiyle o andaki ilişkilenmesi benlikle ego arasındaki en uygun ahengi üretir.
Yalnızlık, üstünlüğün bir ön koşulu, bir lanetidir.
Olgun erkeklerin aşk ilişkilerinde bir istikrarsızlık söz konusudur. Bu istikrarsızlık baba figürüne ilişkin işlevlerle eksik bir özdeşleşmeyi mi referede eder yoksa bu yolda ki çeşitli saplatıları mı?
Dişinin ise erke nazaran acıdan daha fazla haz alma yönünde daha yatkın bir bünyeye sahip olduğuna ve kadınların erken dönemlerindeki özdeşliklerinin ve aşk nesnesi ile ilişkilenmelerinin sonraki cinsel kimliklerini ve dişil rollerini ve elbette anaç davranışlarını belirlemede önemli gir rol oynadığına dair bir kanıt var mıdır? Mazohizm belkide, dişil işlevler için uygun olmayan bir çözümdür.
Soğukluk, histeriye sahip kişilerin samimi zıpırlıklarının aksine narsistik bir kadının genel özelliğidir. Histerik bir dişi, idealize edilmiş bir otoriter baba figürüne güdülenmiş çocuksu bir saplantıya sahiptir. Babayla ilintili cinsel ilişkiye dair tüm kuvvetli yasaklar ile karşılaşan bir dişi, narsistik karakter yapısına sahip ve kadınlara karşı sadist duygular benimseyen bir erkek ile evlenmek istemesi kaçınılmazdır.
İlişkilerinde durmak bilmeden tekrar edilen, çiftlerin kozasını koruma ihtiyacını simgeleyen “Beni seviyor musun?/Beni halen seviyor musun” sorusu genelde kozanın içindeki hayat bulan ilişkinin niteliğinde aşktan zulme evrilmeye işaret eden “Ama hep bunu yapıyorsun!/Bana hep bunu yapıyorsun!” demenin aslında tam tersidir. Kişinin aslında güvenlik ve refahı bakımından asıl mühim olan sadece diğerinin fikridir ve o fikir durmakbilmeden akan bir aşk nehrinden aynı şiddette sahip bir nefret nehrine dönüşebilir.
Beni, olmak acısıyla yalnız bırak.
Sohrab Sepehri (via kedidirokedi)
Hadi, hep birlikte kanser olalım.
Tıkandım, aslında her şey net. Tıkandım...
Doğum Günü Sancısı
Bugün benim doğum günüm. Belki bir kutlama sevinci ile sarılmam gerekiyor hayata ama yapamıyorum. Çocukluğumdan beri bu hep böyleydi. Hep bir melankoli ile karşıladım yeni yaşımı... Eşin, dostun, arkadaşın fazla olduğu anların baskısı altında, gülümseyerek oyun oynadım sadece, sahte kahkahalar ile duvarları inlettim. Yine mesajlar atılacak, telefonler edilecek, feysbuk duvarlarına sevgi ve iyi niyet sözcükleri döşenecek... Ve ben hepsine samimiyetle cevap vereceğim bir çoklarının samimiyetsizliğini göre göre. Kocaman bir oyun işte, içine dahil olmak hiç istemediğim lanet olası bir oyun. En başta, bana sorsalardı ben hiç doğmamak isterdim.
İnsanın yeni yaşını bu duygular ile karşılıyor olması ne garip. Keşke, çocuk masumiyetimi kaybetmek zorunda kalmasaydım. Her geçen yıl ile o masumiyeti biraz daha kaybedişimdendi belki burukluğum, belki bu farkındalık içimi kemiriyordu. Doğmak zorunda kaldıysam, hiç büyümemeliydim. Pürüpak kalmalıydım hep. Masumiyet, yılanın üzerindeki bir deri gibiydi dünyamızda, belli bir zamandan sonra atılması gereken bir kılıftı. O kılıfı üzerimden hiç çıkartmak istemedim.
Beni bu yaşıma getiren, varoluş tuvalimde bir fırça darbesi olan herkesi hem minnetle anıyor hemde onlardan nefret ediyordum. Her birinin yaşamımda acım ve neşem, mutluluğum ve umutsuzluğum olduğu aşikardı. Yenilen dost kazıkları, hayal kırıklıkları, büsbütün bir olamamışlık; fiziksel ve ruhsal acıyı beraberinde getiriyordu. Ruhuma atılan her çiziğin hatırası vardı, bu hatıralar “geçmişi” oluşturuyordu. Acı çekerek yaşamayı kanıksamak, lanetli bir görüşe sahip olup, temiz bir kalp ile yola devam etmek kadar zordu. Acı, insanı sakat bırakıyordu. İnsanı, kendi kendisine müptela eden en büyük afyondu acı. Hep deyip durdum, halen diyorum: “Acı dediğin şiddetli bir zevkten başka nedir ki?”
İstediğim kadar okuyayım, istediğim kadar dinleyeyim, istediğim kadar dokunayım, istediğim kadar koklayayım, istediğim kadar deneyimleyeyim; istediğim kadar anlamaya çalışayım insanı, kadını, erkeği, hayatı ve doğayı, seksi ve aşkı; ademoğlu istediği kadar üstünleşsin, tüm varoluşuyla, acı ve eksiklikler ile dolu bir dış dünya ile savaşmak zorundaydı. Bu zorundalık, kaçıp gidememezliğin aşağılık çaresizliği yumru gibi büyüyordu. Tüm yaşantım boyunca, çarpık benliğimi yaşayan biri olarak en büyük mutluluğum kendimden daha değerli bir şey(ler)in var olduğunu keşfetmek oldu.
Tüm o birikimin arasında yalnızlık hem bir hastalık ve hemde bir devaydı. Bana göre, büyük insanların hiçbiri, bildiği şeyi satmazdı; onun için büro açmazlar, nutuk atmazlar, kitap yazmazlardı. Bilmek, sükutu beraberinde getiren en büyük olguydu ve benim bildiğim her şey ile kendimi örnek olarak ortaya koyabilecek, koca topluluğa linç edilme pahasına “Yanlış yapıyorsunuz” diyebilecek cesaretim vardı. Bana inanacak ya da fikirlerimi özümseyecek ve yayacak birileri hep kendiliğinden varoldu hayatımda. Ben hiç kimseden, bana inanmasını istemedim, onlar zaten davranışlarım ile aynı noktaya kendiliğinden geliyorlardı. Ben hem bir uyarıcı, hem bir uyandırıcı, hem de bir uyuşturucuydum. Benim yeryüzündeki misyonum, sadece teşvik etmekti belkide, bir insandan başka ne bekleyebilirsiniz ki?
Gelişimimde acı ve uğraşı vardı, başarımda neşe ve coşku, tatminimde ise huzur ve dinginlik. Benim için her şey ilerideydi. Yolum sonsuzdu. Yolumda, bubi tuzaklı labirentler, bataklıklar, pislikler, dehlizler, çöller vardı. Sanki hepsi, ben ilerlemekten vazgeçersem beni yutacak gibiydiler. Geçmişimden tamamiyle sıyrılamamış olmak, ilerleyişimi; ayaklarımı bir mahkum gibi birbirine bağlayan demir küre gibi yavaşlatıyordu. Mahkum bendim, ama suçu işlemiş olduğumdan değil, suça bağlanıp tekrar tekrar onu yaşayarak yoluma devam ettiğim için mahkum bendim...
“Hissedebiliyor” olduğum için, bir başkasına dokunmadan da zevk alabiliyordum. Sözcüklerin, bakışların, o cezbedici flörtün aslında bir dansın sırlarını taşıdığının farkındaydım. Her zaman hayalini kurduğum varoluş biçimlerini gözlüyor ve keşfediyordum. Cinsel enerjinin cinsel ilişkiden önce geldiğini kaç kişi biliyor olabilirdi? Aslında en büyük haz sekste değildi, cinsel gerilimin şiddetindeydi, tutkunun dozundaydı. Tutku yeteri kadar güçlüyse seks sadece dansı tamamlayan bir şeydi. Asla işin özü değildi. Aşkla varolan kişiler, sevişmezken sevişebilirlerdi. Bedenlerin buluşması sadece bardağın taşmasıydı, odalara sığmamaktı.
Seks, her zaman gerçeği anlatırdı. Yatak odası, insanın yakalanma korkusu olmadan yalan söyleyebileceği, ışıklar kapanınca inlemeler ile duvarları titretebileceği, bağırıp çağırıp hunharca küfürler edebileceği, bilahare tüm bunların performansı ile övünebileceği yerlerin başında geliyordu. Seks bir rol yapma oyunu değildi, kendi yazdığınız varoluşsal senaryolara ne kadar taparsanız tapın, o, her zaman hakikati söylerdi. Işıklar kapanınca, insanların birbirlerini nasıl okşadığı, dünya tarihini, medeniyeti, ve hayatı nasıl gördüklerini anlatırdı.
Sanırım, hayatım boyunca bu dünyada varolmayan bir şey(ler)i aradım ve bundan sonra da bitmek bilmeyen bir devinim içinde aramaya devam edeceğim. Ölene kadar. Ölüm; bir çok kereler gördüm, bir çok kereler acısını çektim, bir çok kereler istedim, ama sıra bana bir türlü gelmemişti. En başından beri, hayatın bedenimi çeşitli anlamlar ile doldurduğunu biliyordum. Başka bedenlerin başka hayatlar içerdiğini ve bu hayatlardan damarıma akan bir paylaşımın olduğunu da. Bu bağlamda, aslında bir çok cinayet özünde bedeni ortadan kaldırmaktan daha ziyade o varlığı yok etme girişimiydi. Çoğu intiharın sebebi de buydu. İntihar edenin istediği şey, bedeninin sahip olduğu dünyanın anlamına son vermekti. İhtihar en basit anlamda aslında, var olmayı reddetmekti...
Birazdan bulunduğum binanın 24. Katındaki damına çıkıp, keskin bir sabah ayazında, gün doğumuna karşı bir sigara yakıp, yalnız ve melankolik romantikliğime yeni bir anı daha ekleyeceğim. Aklımda, olmamışlığın burukluğu, henüz erememişliğin hüznü, arayışın dinginliği ve yaşamanın bıkkınlığıyla sahip olduğum, derinden gelen bir intihar düşüncesiyle “Merhaba” diyeceğim yeni yaşıma.
Sevgiler.
Sanrılı ve Sancılı Varoluşlarımız
İnsanlar, sadece değer verdiği kişileri yaralıyorlar, kendisine yabancı olana zarar vermek insana keyif vermiyor. Medeniyet denilen şey, aslında bir bütün olarak merhametsizliğin derinleştirilmesi üzerine atıyor ana temellerini. Fiziksel şiddet, artık moda değil. Onun yerine, acımasızlık diyalektikte can buluyor. Sözcüklerde ve semantikte büyüyor ve gündelik hayatlarımıza penetre ediyor. Bizler ise, vahşiliği başka bir çağda bırakışımızın delüzyonal gerçekliği ile böbürlenip dururken, aslında o vahşiliğe, altına sinsice girebileceği bambaşka bir kılıf veriyoruz. İnsanlar gücünün dozajını yumruklarının savruluş ivmesiyle ya da kas güçleriyle ayarlamıyor artık, ona zekaları ile hayat verip, onu dilleri ile kullanıyorlar. Ekonomik gücü varolan hemen hemen her toplum, bu konuda incelik kazanmış durumda. Aynı zamanda, bu toplumlarda, bir kişiyi yıldırmak için de her yol meşrulaştırılmıştır aslında. Hatta, bireylere, özgürlük kisvesi altında hakaret edebilmek bu çağın en baştan çıkarıcı olgularındandır kişi için.
Bu çağın romantizmi kendisiyle besleniyor. Bu kendi kendine yetebilme durumu, kıtlığın ta kendisidir. Daha önceden birlikteliği doğaçlama olmaya güdüleyen, “eş” olma halini özünde değerli kılan, dinsel ve kültürel zıtlıklar vardı. O zaman için, aşkın en harika nedeni aslında kendi varoluşundaki tehlikesiydi. Doğaçlanmış bir aşkın tebdirsiz naifliği, onu bu çağda asla anlayamayacağımız güvensizlik tutkusunu kor bir alev gibi yakıyordu. Sevmenin, aşık olmanın, aslında bir körükörüne tehlikeye atılış olduğu o zamanlar geçeli çok da uzun olmadı. Bugün yaşadığımız aşklar, daha açlığı tatmadan doygunluktan ölüyorlar. Yazık. İşte bu nedenle sevenler hep üzgün. İçten içe, ilişkilerinin katilinin de maktülünün de kendileri olduğunu biliyor çünkü... Kendilerinden başka bir düşman yok. Sırf birlikte olabilmek adına, tapılırcasına arzulanan nesneyi, o varoluşumuzu derinden sarsan kişiyi öldürmekten daha büyük bir acı tahayyül edebiliyor musunuz?
Yatakta sapkın olmak, erotizmin hayvansı şekli değildir, uygarlaşmış yanıdır bilakis sapkınlık. Seksi, çiftleşmek olarak görmek sadece hayvanlara mahsustur. Cinsel organının barbarlığına bile ket vurabilen ve ilkel bir yapı üzerine temellendirilmiş kaotik bir sanat inşa eden sapkınlık insana has bir şeydir sadece... Sapkın kişiler içlerinde bir sanatçı barındırır. Günümüzde anüsün, kadınlar için cinsel verimliliğin ve vericiliğin aksine, varoluşuyla çelişkiye düşen bir edep simgesi olduğunu biliyoruz. Halbuki, kadının gizli bir tapınağıdır anüs, en ufak zorlamayla kabarır ve bir kendi kapılarını açar. O tapınağın içinde, uzakdoğu masallarındaki oransızlığın lirik gizemini bulur insan.
Normalin dışında cinsel hazlara sahip sapkınları, kuytuda bekleyen bir tehlike vardır: Lanetli bir varoluşa; karanlığın prensine veya karameleğe karşı bir savunmasızlık durumu, şehvetli bir ihtiyaç. Bu düpedüz; kanlarımızı emecek, bizi iliklerimize kadar yakacak bir ateşin içinde kalmayı istemektir! Baştan çıkarılmanın sarhoşluğu ile kendiliğinden oluşan bir kaosun içinde yaşamak değil ama sürünmeyi istemektir. Aslında sapkında, yaşadıkları alçaklığın en temelinde titiz ve düzenli bir varoluşa güdülenme vardır. Aslında ruhlarının derinliklerine bakabilirseniz, bir hizmetçi, hayatlarıyla yaşıt mobilyalarının tozunu alan müzmin yaşlı bir bekarı görebilirsiniz.
İnsanların size sunduğu sevginin iki tane şaşırtıcı yanı bulunur: Birincisi: sizi hayretler içinde bırakır çünkü herkes sizi aynı şiddetle sevmiyordur, ikincisi sizi taparcasına seven o kadının mutlaka bir zaafı olduğu üzerine düştüğünüz şüphedir. Beni seviyorsa eğer kesin çarpık bir zihni olduğu içindir. Yoksa benim kadar alçak bir varlığı beğenen kadın, ancak ve ancak çıkarını benim gibi sapkın bir libertende bulmuş daha çarpıtılmış bir varoluşa sahip biri değil midir?
Alçaklığın gücü böyledir. Karanlık sizi yavaş yavaş işler, ve deforme olmanızı sağlar. Fakat bu da başlı başına apayrı bir yetenektir. Topluma göre iğrenç biri olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu tartışmaya kapatmak gerekir; alçaklık ve kötülük aslında keşişler gibi, azizler gibi, dünyevi nimetlerden kendini uzak tutmaktır. Başta, acımanın ne olduğunu bilmeden, acıma tandanslı bir toplumun güdülenmelerinden ve önyargılarından kurtulabilmek, güzel, duru ve temiz duygular barındıran güçsüz insanları avlamak, ezmek ve öğretmek, nihayetinde de çoşkun bir teatral duyguya sahip olabilmeyi ve insan ruhunu tanıyabilmeyi gerektirir, ve bu da herkese kısmet olan bir şey değildir.
Çağımızda, trajediler talihsizlik yüzünden insanların başlarına gelmiyor artık, onların beceriksizliklerinden kaynaklanıyor. İnsanlar; düşüncesizce, gaf yaparak, çam devirerek, sanki ahmaklığın tiyatrosunu oynarmışcasına, devasa yanlış adımların sonucu kendilerini, kendi dramlarının içinde buluyorlar. Bu dramlar, sadece acıklı olmanın dışında, fazladan komik olma sıkıntısının ceremesini çekiyorlar. Belkide işin en kötü tarafı ise, artık kader gibi bir özürümüzün olmadığıdır...
O'nun sanatını ve anısını her daim yaşatmak için... Bazı insanlar ölmeyi hiç ama hiç hak etmiyor...
Gerçek Sevgi
“The greatest thing that you will ever learn is just to love and be loved in return.” / Bu hayatta öğrenebileceğin en yüce şey; sevmek ve karşılığında sevilmeyi öğrenmektir! diyerek başlamalı belki…
Sevmek ne zor şey! Gerçek sevgiden bahsediyorum! Kalpten değil, ruhtan gelen bir sevgiden yani…
İnsanların çoğu sevgiye dair büyük yanılgı içerisindeler! Birbirleriyle tanışıyor, arkadaş, dost, sevgili oluyorlar ve sonra, bu kişileri derinden sevdiklerini iddia ediyorlar. Aslında sahip oldukları sevgi; karşılarındaki insanın varoluşuna duyulan bir sevgi değil, karşılarındaki insanın onlara hissettirdiği duygulanıma duydukları sevgidir ve buna duyulan gereksinimdir. İşin daha da kötüsü, bu durumdaki çoğu insanın kötü niyetli olmaması ve bunun farkındalığına sahip olmamasıdır.
Bu insanların çoğu “toplumun sağlıklı bireyi”dir aslında. Özgüvenlerini uzaktan hissedersiniz, onur ve haysiyet sahibi kişilerdir. Bu insanlar ihtiyaçları olmadığı halde sevgiye gereksinim duyarlar. Çünkü onların gözünde sevgi, kendilerine arz edilmesi gereken bir olgudur ve kendileri de diğer hak edenlere bunu bahşederler. Bu kendilerini beğenmişlik ile, varolmayan ihtiyaçlarını doyurabilmek için devamlı sosyalleşmek hevesindedirler. Onlar için sevgi, parmakta bir yüzük, güzel bir araba, heyecan verici bir doğum günü hediyesidir. Onlar için sevgi asla hayatın anlamını derinden hissettiğiniz o ruhtan gelen şefkat dolu sevgi değildir. Onlar için sevgi sadece bir metadır. Bu metanın ihtiyaçlarını doyuracağı noktaya kadar bir son kullanma tarihi vardır. Sonra sevgileri biter; başka bir kimseyi sevmeye, başka bir kişi tarafından sevilmeye ihtiyaç duyarlar.
Gerçekten seven kişi aslında mükemmele ulaşmaya çabalayan kişidir. Gerçek bir sevginin kanıtı; kişinin, sevdiği kişiyle yer ve zamandan bağımsız, rutin hayat dinamiklerine bağışık, derin bir bağlılık ve içtenlikle yakın olmasıdır. Bu, bireylerin kendi özlerinden sıyrılarak daha üstün bir olguya hayat vermeleri demektir. Aradaki iletişim kuvvetlendikçe, bu kişilerden can bulan küçük bir bebek gibi sevgi olgusu, kendi evrimini geçirir. Eş ile birlikte var olabilme durumu; ne yaşanırsa yaşansın, bir diğerinin kaderini paylaşarak birlikte olmaktır. Vatanından kovulmuş bir aydını seven insan, kendini hangi çatı altında, hangi toprak üstünde bulursa bulsun, duygularıyla sürgünde yaşıyor demektir.
Gerçek sevgi, ruhlarımızın aynasıdır. Seven kişi, tüm nitelik ve niceliklerini sevgisine yansıtır. Kişi eğer merhametli değilse, sevgisi nasıl acıma duygusu barındabilir? Kişi eğer bencilse, sevgisi nasıl kapsayıcı olabilir?
İnsanlar, sevgi fenomenini de yanlış tanımlarlar. Onlar, sevginin herkeste var olduğunu, herkesin bunu dışına yansıtabileceğini, dil, din, ırk, kültür veya cinsiyet ayrımı olmadan her an her saniye her yerde var olan evrensel bir olgu olduğunu düşünürler. Bu tamamen bir budalalıktır. Gerçek sevgi kolay bulunamayan, yalnızca belli ruh varoluşunda yaşamayı ümit edebilecekleri bir duygudur. Gerçekten sevmek, herkeste olmayan bir yetenektir…
Bu; ruhlarımızın, normasyonun içinde pek de kolay bulunmayan, bir nevi üstün, standart olanın dışında ve ondan daha yüksek bir yerde, yüce olan bir şeye doğru evrilmesidir. İnsanın kendini bitmek bilmeyen ruhsal bir devinim içinde bulmasıdır. Karşısındaki kişinin tüm varoluş şekillerini, en yalın hallerini, en naif duygular ile özümseyebilmektir. Gerçekten sevince insan, kendisini, sevdiği kişiye ve sevdiği kişiyle devamlı bir göç halinde bulur, büyür ve hiç durmaz.
Ruhlarımızın, kendilerinden daha yüce olan tutkulu bir varoluşa, kendilerini teslim etmesi zor bir zanaattir.
Tüm gönülsüz gelinlere, tüm zorla evlendirilenlere gelsin.
O en güzel konuşmamızın anısına...
Yokluğunu avuçlarım her soluk alışımda
İçimi ısıtır anılarımda sıcaklığı ellerinin
Kulaklarımda sesin çınlar
Anlamları uçuşur hafızamda sözlerinin
Ayrı bir anlam yüklerim her gün geçtiğim yola
Ayrı bir anlamı var beklemelerimin
Düşünüyorum da iyi ki varsın
İyi ki var tutunduğum hasretin.
Ölüm'e Özlem
Kaç yıl oldu, bugün seni hatırladım. Artık eskisi gibi değil hiçbir şey. Hiç unutmam sanıyordum, hiç çıkmazsın aklımdan. Öyle değilmiş meğer. "Zaman, zaman..." deyip duruyorlardı. Şimdi anlıyorum aslında ne demek istediklerini. Zaman dediğin sana duyumsadığın acıyı özümsemeni öğretiyor. Yavaş yavaş, milim milim, kanıksıyorsun acıyı ve sızın azalıyor. İyileştiği için değil, artık parçan olduğu için normalleştiriyorsun.
Sakat kalmak gibi...
Modern Tutsaklar
Günümüzde herkes özgürlük deyip duruyor. Özgürlük diye tutturdukça ailelerinin isteklerine aslında daha çok boyun eğdiklerinin farkında değiller. Bilahare hayatlarının sonuna kadar “hastalıkta ve sağlıkta” diye ant içtikleri insanlarla evliliklerine, kilo kaygısı güdüp diyetisyenin verdiği diyete, önlerine zoraki konmuş yarım kalmış projelere, bir türlü “hayır” ve ya “istemiyorum” diyemedikleri sevgililerine, hiç anlaşamadığı varlığından bile haz etmedikleri kişiler ile yemek yemek zorunda kaldıkları haftasonlarına esirler halbuki.
Sınıf atlayarak lüksün üzerinden prim yapmak ise yeni modaları, ama lükse köle olduklarının farkında bile değiller. “Kendim seçtim” zannettikleri ama aslında onlar için en iyisinin, en güzelinin, en “doğrusunun” bu olduğuna inandırıldıkları bir yaşantının kölesi olanlardan bahsediyorum hani. Hayatlarını rutine bağlayıp, birbirinin aynı günleri geceleri geçirip “serüven”i yalnızca kitaplarda geçen bir sözcük, ve ya hiçbir zaman kapatılmayan o aptal kutusu televizyonda bir film janresi zannedenler, ne zaman önlerine yeni bir fırsat çıksa, bir kapı açılsa “İlgimi çekmedi” ya da “Şimdi kim uğraşacak” deyip elinin tersiyle o fırsatları itenler… Hiç deneyimlemedikleri yeni şeyler için hazır olup olmadıklarını nereden bilebileceklerini sorgulamak ise manasız. Çünkü anlamı yok, onlar için gerçek; içinde büyüdükleri ve alışık oldukları düzenin, paradigmanın bozulmamasıdır.
Üstüne üstlük, bu güruhun bir de mutluluk maskeleri var. Mutlu görünüyorlar ve gerçekten öyle olup olmadıklarını üzerine düşünme zahmetine girmiyorlar. Planlar yapıyorlar; evleneyim eşim olsun, bir evim olsun, bir de yazlık, iki de çocuk yaptık mı tamamdır! Bunları elde edebilmek için didinirlerken, matadora bakan boğa gibi hareket ettiklerinin farkında bile olmayan zavallılar. Hepsi içgüdüsel tepkiler ortaya koyuyor, hedeflerinin ne olduğu ve nerede olduğu konusunda en ufak fikirleri bile yokken aptalca manevralarla, sağa sola çarpıyorlar. Araba satın alıyorlar, ama mesele araba satın almak değil, mesele bir Ferrari’ye sahip olmak ve yaşamın anlamının bu olduğunu düşünüyorlar ve bu konuyu zerre sorgulamıyorlar. Halbuki, bi’ haber oldukları ruhlarında taşıdıkları keder, gözlerine yansıyor…
Herkes de mi var bu mutsuzluk, onu bilmiyorum ama hepsi bir şeyler ile meşgul! Eşleri, evleri, çocukları, gelecekleri, kariyerleri, dereceleri, yarından sonra yapmak istedikleri, satın almayı düşledikleri, başkalarından aşağı kalmamak için sahip olmayı istedikleri şeyler için endişelenip duruyorlar. Gerçekten çok az kişi “Mutsuzum” diyebiliyor. Kime sorsan nasılsın diye, çoğu “İyiyim”, “İstediğim her şeye sahibim” diyor. Sorsan “Seni ne mutlu eder?”; cevapları hep klişedir: “Bir insanın sahip olmayı düşlediği her şeye sahibim; evim var, arabam var, işim güzel, sağlığım çok şükür yerinde…” Desen “Hayat sence bu kadar mı? Yani tüm bu saydıklarından mı ibaret”? Cevapları sekmez; “Evet, bu kadar!” Üsteleyip, “O halde, sana göre yaşamın anlamı; iş, aile, son kullanma süresi geçtikten sonra artık arkadaşa dönüşecek bir eş, kendi ellerinle büyütüp sonra seni terk edecek olan çocuklar… Bir gün emekli olacaksın, bunlar olduğunda ne yapmayı planlıyorsun? Cevap: … Cevap yoktur buna, hemen konuyu değiştirler, dikkati başka bir yöne çekerler, bu manevrayı görmek öyle midemi bulandırıyor ki…
Korkaklıkları, üsteledikçe silikleşen siluetlerine yansır bunların. Israr etsen, daima sahip olmadıkları - olamadıkları şeyleri bahane olarak sürüverirler önüne. Ev kadınını daha fazla özgürlük ve lüks takı sahibi olmak ister, aşık bir genç sevdiceğini kaybetmekten korkuyordur, üniversiteden yeni mezun olmuş fabrika mahsulü genç ise mesleğininmi kendisini seçtiği yoksa kendisinin mi o mesleği seçtiği paradoksunda meraklar içindedir, işadamı o hep beklediği anlaşmaya bir türlü imzaattıramamıştır, doktor futbolcu olmak istemiştir, futbolcu film yıldızı, film yıldızı siyasetçi, siyasetçi yazar, yazar ise çifçi olmayı… Bugün nadir de olsa, mesleğini kendi seçmiş biri ile karşılaştığımızda bile, ruhuna bakınca azap görürsünüz, çünkü o da huzura kavuşamamıştır.
Tüm bunları bilmek, hiçbir şeyi değiştirmiyor. İnsanlar, kendi değerlerinin farkına varmak, önlerine yüzbin kere çıkmış sonsuz büyülü potensiyelleri kabul etmemek için elden geleni ardına ko’maz. Çünkü, eğer bu olursa, yani kabul ederlerse, o pek sevdikleri yapılı minik evrenleri altüst olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Aslında herkesin iyi kötü bir yeteneği var, sadece hayallerimizin peşinden gidecek ve çıkan fırsatları kullanabilecek cesaretimiz yok. İşte,“Mutluyum” diyen insanların gözlerinde görülen o keder, belki bundan kaynaklanıyor…
Aslında hepimiz zamanın içinde evriliyoruz, değişiyoruz, büyüyoruz; bazı zayıflıklarımızı fark ederek düzeltiyoruz ama her zaman en doğru çözümü bulamayıp hatalar yapıyoruz. Bunları, bizi çevreleyen duvarları, önümüze açılan kapıları şereflendirmek için değil, içimizde ki boşluğu, artık ibadet hanemiz haline gelmiş bizim için en sevgili ve en önemli olan şeyleri besleyerek büyüttüğümüz o boşluğu şereflendirmek için, olan biten her şeye; kayıplara, acılara, sistemin kokuşmuşluğuna, beşeri ilişkilerimizin samimiyetsizliğine, akraba ilişkilerimizin kokuşmuşluğuna rağmen dürüst şekilde ayakta kalabilmek, dimdik olabilmek için çabalamayı sürdürüyoruz.
Bazen “Let it go” kafasına bağlamak aslında faydalıdır insan için. Bazı şeylerin gidişine izin vermek önemlidir. Onları serbest bırakmak… Salkım saçak olanı kesmek, kangren olmuş bir uzvun seni mahvetmesine izin vermeden artık alınması gibi. İnsanların artık hiç kimsenin masa altında ya da gömlek kolu içinde saklanmış kağıtlarla oyuna oturmadığını anlaması gerek, bazen kazanıyoruz ve bazen de kaybediyoruz. Yaptıklarımız için takdir edilmeyi, hiçbir şeyi geri almayı beklememek gerekiyor belki. Aşkının ne kadar büyük olduğunun ya da ne kadar zeki olduğunun fark edilmesini ummayı bırakmalıdır belki.
Mutluluğun sırrının aşk olduğu fikri yeni bir buluştur. 1650’den sonraya baktığınız zaman görürsünüz bu iddiayı. O zamandan beri insanlara aşkın sonsuza dek sürmesi gerekliliği ve aşkı yaşamak için en doğru zeminin de evlilik olduğu aşılandı. Halbuki geçmişte, tutkuların uzun ömürlü olması ile alakalı çok daha pesimist düşünülürdü. Günümüzün 70 sonrasına baktığınız zaman, evlilik müessesine dair beklentilerin ayyuka çıkmasına şaşmamız gereklidir. İnsanlar, evliliği artık bireysel gelişimi tamamlamaya yönelik son adım olarak görüyorlar. Eh, evlilikile alakalı hayal ve kalp kırıklıkları ve doyumsuzluğunda artması da işte bu yüzdendir…
İnsanların gözlerinde saklayamadığı o keder, çehrelerine sinmiş bir olmamışlık… Kendi hikayelerinin tutsağı olanlar… Sistem işliyor. Herkes kendi hayatının niha iamacının ve anlamının bir planı izlemek olduğunu düşünüyor. Ama kimse planın kendilerine mi ait olduğunu yoksa bilinçdışında dikte mi ettirildiğini sorgulamıyor. Tecrübeler, hatıralar, etrafındaki 5 para etmez insanların fikirleri, kan bağları olan “aile büyüklerinin” nasihatlarını ve medyanın yemlerini topluyorlar. Ve sonra başa çıkamıyor, boğuluyorlar. En nihayetinde, sahip oldukları hayalleri unutuyorlar. Gözlerindeki parıltı sönmüş, sisteme köle olmuş, zavallı tutsaklar…
Dönenceler
Bir ölmeyegörün... O zaman, her şey, kargaşanın ortasındayken bile, ölümcül bir kesinlikle birbirini izlemeye başlar. Başlangıçtan beri olanlar, kargaşanın ta kendisiydi; solungaçlarla içinde soluduğum, beni sarmalayan bir sıvıydı. Hiç batmayan, donuk bir ayın parıldadığı alt yüzeyde her şey düzgün ve artağandı; üstündeyse uyumsuzluk vardı, kargaşa vardı. Baktığım her şeyde, zıtlığı uyuşmazlığı, gerçekle gerçekdışı arasında da karşıtlığı ve çelişkiyi hemen yakaladım. Ben, bana en büyük düşmandım. Canımı en çok sıkan da, insanların ilk görüşte beni genellikle iyi, sevecen ve gönlü zengin biri olarak görmeleriydi. Belki bu nitelikler bende vardı; ama var idiyse nedeni yalnızca ilgisizliğimdi. Özenmeden arınmış olduğumdan, iyi, eliaçık ve bunun gibi şeyler olabiliyordum.Tutsağı olmadığım şeylerden biri de özenmeydi. Hiç kimseye, hiçbir kimseye özenmedim. Tersine, her şeye ve herkese karşı tek duyduğum acımaktı. Başından beri, hiçbir şeyi çok fazla istememeye eğittim kendimi. Başından beri, yanlış bir biçimde bağımsızdım. Bir tek kaprislerimin buyurduğunca yapmak ve vermek özgürlüğünü yaşayabilmek için, kimseyi gereksinmedim. Bir buyruk ya da istek karşısında geriliyordum. İşte, bağımsızlığım böylesi bir biçime bürünmüştü. Kısacası, ta başından beri çürüktüm. Sanki annem beni zehirle beslemiş, sütten çok erken kesilmeme karşın zehir bedenime şırıngalanmıştı. Annem beni sütten kestiği zaman bile tümüyle ilgisiz gibiydim; böyle durumlarda bir çocuk başkaldırır ya da başkaldırır gibi yapar. Oysa, benim umurumda bile olmadı. Daha kundak içindeyken bile, filozoftum ben. İlke olarak, yaşama karşıydım. Ne ilkesi? Boşunalık ilkesi. Çevremde ki herkes çabalayıp duruyordu, Ben kişisel olarak hiçbir zaman çabalamadım. Bir çaba içinde görünüyorsam, bu, birisini hoşnut etmek içindi; aslında umurumda bile değildi. Sonraları, büyüdüğümde, beni dölyatağından çıkarmak için nasıl perişan olduklarını öğrendim. bunu yapmış olmak da bana son derece doğal geliyor. Neden rahatımı bozaydım? Sunulan her şeyin cabadan olduğu o kuytu, sıcak yeri bırakıp gitmek niyeydi? İlk anımsadıklarım, soğuk, oluklarda ki karla buz, pencere çevresindeki don, mutfağın terli duvarlarındaki ürpertiydi. Neden insanlar, yanlışlıkla alıp bir yerden getirilmişçesine, içinde yaşadıkları ılıman kuşaklarda garip iklimler yaşarlar? Çünkü insanlar doğuştan korkak, doğuştan miskin, doğuştan budala... Çevremde ki insanlar tümüyle budalalardı. Ortada ne kadar yanlış düşünce varsa, onların ürünüydü. Bunlar arasında, doğruluk, temizlik türünden doktrinler vardı. Bunaltacak kadar temizdiler. Ama içleri kokuşmuştu. Bir kez bile olsun ruhun derinliklerine giden kapıyı açmamışlardı. Bir kez olsun, karanlığa körlemesine dalmayı düşlememişlerdi. Yemekten sonra tabak çanaklar o an yıkanıp dolaba konurdu. Okunması bitince gazete düzgün biçimde katlanır bir rafa yerleştirilirdi. Yıkandıktan sonra giysiler ütülenir, katlanır ve dolaplara kaldrılırdı. Her şey yarın içindi, ama yarın hiçbir zaman gelmedi. Şimdi ki an yalnızca bir köprüydü, üzerinde bugün de ağlamayı sürdürdükleri bir köprü. Hiçbir budala da bu köprüyü havaya uçurmayı getirmiyor aklına... Tüm kızgınlığım içinde, çoğu kez onlara kahretmek için nedenler ararım. Ama en iyisi kendime kahretmek olmalı. Çünkü birçok bakımdan ben de onlar gibiyim. Uzun bir süre onların etkisinden kurtulduğumu sandım. Ne var ki zaman geçtikçe, onlardan daha iyi olmak bir yana, daha da beter olduğumu gördüm. Çünkü olan biteni onların hiçbir zaman göremeyeceği bir durulukta görebilmeme karşın, yaşamımı değiştirmekte güçsüz kaldım. Dönüp de yaşamıma bir baktığımda bana öyle geliyor ki, yaptığım her şey, kendi istencimin değil de ötekilerin baskılarının ürünü sanki. Çoğu kez öteki insanlar benim bir maceraperest olduğumu düşünür. Böylesine gerçekdışı bir şey daha olamaz. Yaşadıklarım hep rastlantısal, başıma gelmiş, girişilmekten çok içine girmiş bulunulmuş şeylerdi. En ufak bir macera duygusu olmayan ama yine de yeryüzünü elden geçirip altını üstüne getiren, oraya buraya anılar, yıkıntılar bırakan o kendini beğenmiş, o palavracı insanlardan geliyordum. Yerlerinde duramayan, rahatsız ruhlardı, ama maceraperest olamadılar. Şu anı yaşamayı beceremeyen, acılı ruhlar. Bende dahil, yüzkarası budalalar. Çünkü var olan tek bir serüven vardır. O da, insanın kendine, özüne doğru yaptığı yolculuktur ve bunda, ne zamanın, ne uzayın, ne de olguların bir anlamı kalır. Kötü toprağın kötü ürünüydüm. Ben, bozulması mümkün bir şeyse, benim yazdığım "kendim", uzun süre önce yok olmuş olmalıydı. Bağlanacağım bir şeye doğru elimi uzattım ve elim boş kaldı. Yine de, yakalamak ve bağlanmak için elimi uzatıp da havada kaldığımda, aramadığım bir şey çıktı karşıma... "Kendim".
Belkide bu blog’da hayatı anlamaya ve anlatmaya çalışırken, ilk olarak en sevdiğim yolculuk parçasını paylaşarak başlamalıyım. Hayatlarımız bir yolculuk değil mi ki zaten? Her hikayenin bir başlangıcı ve bir de sonu var en nihayetinde. Başlangıcımız, Jan Garbarek ile olsun o halde.
Let’s Begin.