Ermenilerin Mesele Haline Gelişi
Osmanlıdaki Ermenilerin Osmanlı için problem haline gelişini kısa olarak incelerken belki de olaylara Rus – İngiliz – Ermeni üçlemi halinde bakmak daha faydalı olacaktır. Zira Osmanlı’nın Rusya ile yaşadığı problemler ve sonrasında ortaya çıkan savaş ve bu savaşın yarattığı Osmanlıdaki güç boşluğu ve elbette ki dönemde ortaya çıkan Fransız ihtilalinden beslenen milliyetçilik, özgürlük ve eşitlik gibi duyguların etkisi Ermeni toplumunun, yani o yüzyıllar boyunca Osmanlılar için “sadık tebaa” olarak bilinen Ermenilerin, Osmanlı’ya karşı ayaklanmasına sebep olmuştur. Bu bağlamda ele alındığında, kısa bir bakış ile bu durumu ta Balkanlardaki ilk milliyetçi hareketlere ve Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından, 1828-29 Osmanlı Rus savaşına kadar çekebilmek mümkündür. Yine aynı şekilde Osmanlı ile Balkanlarda karşı karşıya gelen Rusyanın bu sırada İran ile yaptığı savaşı kazanması ve sonucunda imzalanan Türkmençay Antlaşmasının da bu olayların başlangıcına etkisi büyüktür; zira Türkmençay Anlatşması sonucunda Doğu Ermenistan Rus kontrolüne girmektedir ve Kuzey İran’dan büyük ölçüde Ermeni nüfusu bu bölgeye yerleştirilmiştir. Yani bu antlaşmanın bugünkü Ermenistan topraklarında Ermeni yerleşimin artması yönünde atılan ilk adım olmasının yanı sıra sonucuna baktığımızda benim fikrime gore aslında Rusyanın Ermenilerin üzerinde kontrolü daha rahat ele geçirmesine sebep olmuştur. Tüm bunların yanında 1856 senesi yine bu açıdan bir dönüm noktasıdır zira, bu sene hem Kırım Savaşının sonlandığı – ki her ne kadar Osmanlı galip gelmiş gözükse de arkasında Fransa , İngiltere ve o dönemler yeni kurulan bir devlet olan Sardunya’nun desteği olmasından mütevellit tahmin edersiniz ki kendi galibiyeti değildir ve bir takım tavizler vermek zorundadır - ve sonucunda Paris Antlaşmasının imzalandığı senedir; hem de aynı senenin 18 Şubatında Islahat Fermanı’nın – Paris Kongresinden 1 hafta once – imzalandığı senedir. Ve her şey, yani toplumdaki zıtlaşma bu ferman ve sonrasında gelişecek olan sınıfsal ayrımlarla başlar. Paris Antlaşmasının 9. Maddesinde de gayri müslimler için ıslahat talepleri bulunmaktadır ancak Osmanlı burada zekice davranıp kongreden bir hafta once bu ıslahatları bir ferman olarak yayınlayıp kongredeki durumunu daha iyi bir seviyeye çekmek istemiştir. Ancak her ne kadar kongre sonucu ortaya çıkan antlaşmanın 9. Maddesi gayri müslim eşitliğine dayansa da Osmanlı devleti bu eşitliği müslim ve gayri müslim tebaa arasında düzenle sağlayamamış ve kendisini Osmanlı olarak nitelendireken Müslüman halkın haklarının ister istemez gasp edilmeye başlanmasına sebep olmuştur – tabi bu nokta da gasptan ne anladığımıza bağlı. Gasp mıdır değil midir tartışılabilir bir durumdur – Bunun sonucunda gayri müslimler – ki zaten ticaret bu şahısların / ailelerin elinde idi – ekonomik olarak baskın tebaa haline geldiler, siyasi olarak aktif duruma geldiler ve bu da toplumda yöneten ile yönetilen dengesinin bozulmasına sebep oldu. Bunların yanı sıra 1862 senesinde Ermeniler Islahat Fermanı ile verilen haklarla yetinmeyip Osmanlıdan nizamname şeklinde daha fazla hak talebinde bulundular ve bu hak talepleri “Ermeni Milleti Nizamnamesi” olarak kabul edildi. Bu nizamnameye gore;
Ermeni topluluğunun içişlerinin idaresi ermeniler tarafından teşkil edilecek 140 kişilik bir meclise veriliyordu
Bu meclisin 20 üyesi patrik tarafından atabilecekti
Diğer üyeler, yani geriye kalan 120 kişi, Istanbul ve Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki ermeniler tarafından seçilecekti.
Ki bu nizamnamedeki 2 ve 3. Maddeler bizlere Ermeni toplumunun önde gelenlerinin Patrikliğin baskısına karşı harekete geçtiğini ve bu konuda ciddi önlemler alındığını gösteremektedir.
Her ne kadar Ermeni Patrikliği o dönemde toplum arasında etkinse de, artık Fransız ihtilaninin yaydığı milliyetçilik, özgürlük ve eşitlik gibi kavramların toplumda yaklaşık yarım asırlık bir geçmişten mütevellit etkin olmasından mıdır yoksa artık senelerdir müslim ve gayri müslim tebaanın bir arada yaşamasının getirdiği dinsel ayrımcılığın var olmamasından mıdır bilinmez, henüz Osmanlıdaki Ermeni ve Osmanlılar ikilemi müslim gayri müslim çerçevesinde değildir.
Ve bütün bunlardan sonra karşımıza yine bir Osmanlı Rus Savaşı ve Osmanlı’nın yaşadığı hezeyan çıkmaktadır. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı artık Ermenilerin bağımsızlık rüyasının ortaya çıktığı dönemdir. Daha once alınan yenilgilerde ortaya çıkan güç boşluklarında ortaya çıkmayan bu baskın bağımsızlık isteğinin, 77-78 Rus Osmanlı Savaşı sonrası ortaya çıkmış olmasında, benim fikrime gore belki Rusya’nın İran ile yapılan Türkmençay antlaşması sonrası Doğu Ermenistanda etkin hale gelmesi, Islahat Fermanı sonrası gayri müslim ve müslim teba arasında oluşan zıtlıklar yada belki de bu gelişimin bir süreç olması ve adım adım meydana geliyor olması etkili olabilir. Ve fakat bu savaş ve sonrasında yaşanan olaylar, amiyane tabir ile dananın kuyruğunun koptuğu noktalardır. Mesela bu savaş sonrası Osmanlı yenilgisi kesinleştiğinde, Ermeni Istanbul patriği Nerses Varjabedian Rus Çarından Doğu Anadolu’da isgal ettiği toprakları Osmanlılara geri vermemesini ve hatta Ermeniler o bölgede yönetici zümre olana kadar o topraklardan çekilmemesini talep eder – ki bence bu Rusya tarafından “hayhay” diye kabul edilebilecek bir durumdur. Zira Rusya için Doğu Anadolu’da kendi etki alanında bulunacak otonom bir Ermeni varlığı, ta Hint Okyanusuna kadar ilerleyeceği yolu açmaktadır. Bu nedenle Rusya savaş sonucunda yapılan Ayestefenos antlaşmasına bu şartı 16 madde olarak eklemiştir. Ancak İngiltere buradaki tehlikeyi görüp – zira Rusyanın bu yolla İngiltere’nin Hindistan’daki varlığını tehdit edebilme durumu vardı – bu antlaşmanın yenilenmesi için Berlin’de bir konferans toplanmasını sağlar. Ve bence Osmanlı burada ciddi bir stratejik hataya düşmüştür; çünkü Osmanlı bu kongreye katılabilmek için Kıbrıs’ı İngiltereye kiralamak durumunda kalmıştır. Oysa ki iyi bir analiz yapılsaydı, belki de Kıbrıs kiralanmadan bu kongreye katılmak mümkün olabilirdi zira, İngiltere bu noktada Osmanlının kongreye katılmasına Hindistanı olası bir Rus tehlikesinden korumak adına bir şekilde mecburdu. Berlin antlaşması sonuçları da pek içaçıcı değildir ve fakat Ayestefenos anltlaşmasının götüreceklerini ve Osmanlının da Rusya’ya yenildiğini düşünürsek makul görülebilirdi. Bu antlaşma sonucunda
Rusya Doğu Anadolu’da işgal ettiği bütün bölgelerden çekilecekti
Kars, Ardahan ve Batum Ruslara verilecekti
Osmanlı Ermenilerin yaşadığı yerlerde reform yapacak ve denetçisi de “büyük güçler” olacaktı.
Elbetteki Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti isteğinde derdinde olan Ermeniler için bu antlaşma büyük bir hezeyan olmuştur ancak antlaşmanın 3. Maddesi uyarınca yine de hedeflerine ulaşabileceklerine inançları devam etmiştir.
Velhasıl kelam, İngiltere tam da bu antlaşma sonrasında Ermeni – Rus birlikteliğine makalenin başında da bahsettiğimiz üçlemi oluşturacak biçimde müdahil olmaktadır. Zira 1880 yılında İngilterede hükümetin değişmesi İngilizlerin Osmanlı politikasının değişmesine neden olmuştur. Daha önceki, yani Berlin antlaşmasının imzalanmasına neden olan İngiliz hükümeti sömürgelerini korumak kavramını bölgede var olan zayıf bir Osmanlı devletinin varlığına dayandırırken, yeni hükümet için bu hiç önemli değildir. Onlar için Osmanlının küçük otonom ya da bağımsız devletçiklere bölünmesi, kendi topraklarını korumak ve sömürge alanlarını genişletmek açısından daha elverişlidir. Dolayısı ile bu politikanın da bir sonucu olarak 1880 tarihinden itibaren İngiliz basını Doğu Anadolu bölgesini Ermenistan olarak adlandırmaya başlar, yanı sıra bölgeye gönderilen Protestan misyoner sayısı artırılır ve Ingiliz-Ermeni dostluk komitesi kurulur. Bu noktada şu çok önemlidir. Daha once bahsetmiştik ki 1850’ler civarında Ermeni ve Osmanlı arasında yaşanan zıtlıklar daha çok milliyetçilik temelliydi. Bölgeye gelen Protestan misyonerlerin de etkisi ile bu çatışma müslim gayri müslim çatışmasına yavaş yavaş dönecektir. Aynı zamanda da Ermeniler artık sadece Rusyanın değil İngilizlerin de desteğini almış ve bu iki devletin yeni topraklar için çizdikleri yollarda kendilerine çıkarsal anlamda iyi bağlantılar kurabilmişlerdir. Dolayısı ile bu noktaya gelene kadar aslında artmış olan ermeni siyasal ve sosyal örgütlenmeleri ve özellikle Adana, van, muş gibi kimi bölgelerde var olan kimi örgütlenmeler artık 1880 yılında “Birleşik Ermeni Örgütleri” adı altında birleşirler. Bu örgütlerin yurt dışına taşınması, kamuoyu yaratmak ve büyük güçlerin desteğini almak adına da önemlidir. Dolayısı ile daha sonra bu örgütlerin en önemlilerinden olacak Hınçak 1887 de Cenevre’de, Taşnak ise 1890 da Tifliste kurulurlar. Bu iki cemiyetin de ortak amacı Doğu Anadolu’yu Osmanlı hakimiyetinden kurtarmak ve bağımsız Ermenistanı kurmaktır. Dönemi tarihsel gelişim olarak ele aldığımızda milliyetçilik akımından etkilenen her azınlığın bunları talep etmesi normal olarak algılanabilir ancak örgütlerin bu koşulları sağlamak için uygulayacağı programları bu talepleri kadar masum değildir; zira bu amaçların gerçekleştirilmesi adına parti programlarına “terör” kavramını almışlardır. Amaçları Osmanlı hükümetini terrorize etmek ve bu amaçla da rejimin prestijini sarsarak dağılmasını sağlamaktır. Tek odak noktaları hükümet de değildir, zira hükümet adına çalışan Türk ve Ermeni ileri gelenlerini öldürecek, casus ve muhbirler de yok edilecektir. Programında öldürmek olan cemiyetlerin takipçilerinin de, amaç dışına taşıp masum halka zarar vermediğini düşünmek hem gülünç hem de kocaman bir yalan olsa gerek. Zaten bu iki cemiyetin kurulması ile de Osmanlı içerisinde Ermeni ayaklanmaları başlar ve 1889-1909 seneleri arasında nereden bakılırsa bakılsın yaklaşık 40 tane Ermeni isyanı ve terrorist faaliyeti gerçekleştirilir. Ve akıllıca oynanmış bir oyun olarak, zaten merkezlerini yurt dışına konuşlandırmış olan bu örgütlerin arkasında da Rusya ve İngiltere’nin desteği olduğunu düşünürsek, Avrupada ve Amerika’da Ermenilerin neden yokken öldürüldüğüne dair taraflı bir kamuoyu yaratılmış olması pek de zor değildir. Zaten 1895 senesinde İngiltere’nin Osmanlı’ya yolladığı memorandum da aslında dışgüçler tarafından olayların nasıl taraflı ele alındığının göstergesidir. Ermeniler Doğu Anadolu’da bir otonom yapı oluşturmak anlamına gelecek olduğu için uygulanmayan bu memorandumun maddeleri ise kısaca şöyleydi:
Tüm Ermeni isyancılar salınsın
Reform uygulamalarının kontrolü için yüksek komiser atansın
Sasun, Zeytun ve diğer bölgelerde zarara uğrayan Ermenilere tazminat ödensin.
Siz de tahayyül edersiniz ki, isyan eden bir tebaanın yakalanan isyancılarının salınması, ancak şimdiki Türkiye gibi zayıf bir devlet için uygulanabilir bir şeydir – bu noktada da aslında Osmanlının „hasta adam“ halinden daha zavallı durumda olduğumuzu da görebiliriz.
1909 senesinde Adana’da gerçekleştirilen “kıyım” belki de Ermeni Osmanlı çekişmesinin müslim gayri müslüm tartışmasına döndüğünün en büyük kanıtıdır. Bazı kaynaklarda gerici bir isyan sonucu ortaya çıkan olarak adlandırılan Adana kıyımı, ya da iki Türk genç öldürülünce ayaklanan halk diye verilen Adana kıyımı ne olursa olsun tam olarak bir kıyımdır. Zira halk tarafından öldürülen Ermeni ve Müslim tebaa arasındaki rakamlar fazlasıyla birbirinden uzaktır. Ancak bunun hükümet eliyle gerçekleştirilmiş olmasına, daha doğrusu sistematik bir kıyım yapılmış olmasına inanmak bana pek gerçekçi gelmemektedir. Zira, olaylar sonucu duruma el koyan Cemal Paşa’nın olayların doğmasından mütevellit cezaya çarptırdığı ve idam ettirdiği şahısların çoğunluğunu müslim tebaa oluşturmaktadır. Bu noktada soykırıma ait bir fikir öne sürülebileceğini ben düşünmüyorum.
Osmanlının Almanya yanında savaşa girmesi Osmanlı ermeni ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Ağustos 1914’te Osmanlı Devleti savaşa katılmadan once İttihat ve Terakki Partisi (İTP) yetkilileri Erzurum’da Ermeniler ile bir araya gelerek onların desteklerini almaya çalışır. Taşnaklar da Osmanlı savaşa girdiği takdirde osmanlının yanında olacaklarına dair söz verirler. Bu söz dönem şartlarında incelendiğinde İTP yetkilieri tarafından gayet inanılabilirdir. Zira 1909’da kurulan mecliste bir çok Ermeni milletvekili bulunmaktadır ve bilhassa Islahat Fermanı sonrası Ermeniler devlet kademelerinde sıklıkla yer almaktadır. Ancak haziran 1914’te – yani İTP yetkililerine olası bir savaş durumunda Osmanlı’yı destekleyeceklerine dair söz vermelerinden iki ay kadar once - gizli olarak düzenlenen Taşnak Kongresinde Ermeniler çoktan Osmanlıdan bağımsızlık kazanabilmek adına, Osmanlı olası bir savaşa girdiğinde durumu kullanarak osmanlıya karşı hareket edeceklerine dair gizli bir karar almışlardır. Bu noktada Ermeniler ikili oynamışlardır, ki Osmanlılar Ruslara savaş ilan eder etmez Ermeniler de Rus ordusuna katılmışlardır ve Mart 1915’te Ermenilerin de silahlı desteğini alan Rus ordusu Van’a doğru ilerlemeye başlamıştır. Bu noktada düşünülmesi gereken bir durum söz konusudur, zira o dönemde Osmanlı hem Çanakkale cephesinde savaşmaktadır hem de Irak cephesinde savaşmaktadır. Rusların Van’a doğru ilerlemesini fırsat bilen Ermeniler 11 Nisan’da Van’da büyük bir ayaklanma başlatmışlardır, ve bölgedeki muslim halkı katletmişlerdir. Hatta Amerika’da yayımlanan Ermeni gazetesi Goçnak 24 Mayıs tarihli sayısında Van’da yalnızca 1500 Türk kaldığını yazar. Bu durumda Osmanlı hükümeti bu ayaklanmaların durması için aralarında Ermeni patrik ve milletvekillerinin de bulunduğu Ermeni kanaat önderleri ile bir toplantı düzenler. Amaç bu saldırı ve isyanların azalması ya da durmasıdır ancak beklenilenin aksine ayaklanma ve saldırı sayılarında artış olur. Bunun sonucunda hükümet tarafından 24 Nisan 1915’te Ermeni devrimci komitelerinin kapatılmasına ve bu komitelerin ileri gelen 235 üyesinin devlete karşı suç işlemekten tutuklanmasına karar verilir ve bu karar uygulanır. Ancak bu tutuklama ve kapatlamalar Ermenilerin saldırılarını azaltmamıştır. Bunun üzerine bir yasa taslağı hazırlanmaya konulur, ancak yasa taslağının geçmesinin ve kanunlaşmasının bölge hareketliliği için çok geç olabileceğini bölgede bulunan Enver Paşanın raporları dolayısı ile farkeden Talat paşa, taslak çıkmadan sözlü olarak kanunu uygulamaya koyar, ve Ermeni tehciri yaklaşık mayıs başı ya da ortalarından itibaren uygulanmaya başlanır. Tehcir konusunda yaşanan aksaklıklardan dolayı sözlü verdiği emirlerle daha fazla sorumluluk almak istemeyen Talat Paşa’nın uğraşları sonucu 27. Mayıs.1915’te kanun hükümet tarafından kabul edilir. Buna gore;
Hükümet yalnızca savaş bölgesinde yaşayan Ermenileri tehcir edecektir.
Ermeniler gittikleri yerlerde toplam nüfusun %10unu geçmeyeceklerdir.
Kurulacak olan Ermeni köylerinde, ev sayısı 50 yi geçmeyecektir
Ermeni aileler ikamet yerlerini değiştiremeyecektir.
Yine aynı şekilde, belirtilmektedir ki, tehcir edilen halkı olası saldırılardan ordu koruyacak, onlara refakat edecek, tehcir edilecek olan halk yanlarında taşıyabilecekleri mallarını götürebilecek, kalan mallarına el konulmayacak, gittikleri yerlerde kurulan köylerde hayatlarını geçindirmek için gerekli imkan sağlanacaktı. Yine aynı şekilde tehcir edilen halkı korumakla görevli birimler Ermenilerin yerleştirileceği bölgelerde Ermenilere karşı var olabilecek olası saldırılara karşı onları korumak ile görevlilerdi. Ancak siz de tahayyül edersiniz ki Sarıkamış’ta bir çok askerin ölmesine sebep olan doğal şartlar, sosyal durum – mesela aç askerlere yiyecek vermeyen gayri müslim, ki Kars olduğunu düşünürsek Ermeni halk, ve zaman zaman müslim halk gibi – ve yönetimsel hata aynı şekilde Ermenileri de etkileyecektir. Ve elbette saldırılar, açlık, yorgunluk ve salgın hastalıklar sonucu bir çok Ermeni ölecektir. Bu bir kıyım mıdır? Evet hangi milletten olursa olsun halkın yönetimsel sorumsuzluğa maruz kalması sonucu öldürülmesi ya da ölmesi kıyımdır. Ancak soykırımdan bahsedilebileceğini düşünmüyorum.
Bu ölümler Osmanlıya rapor edilmiş olsa gerek ki haziran 1915 te çıkan bir kararnamenin 21. Maddesi dikkat çekicidir:
“Göç edenlerin saldırıya uğramaları halinde – yolculuk ya da kamp esnasında – saldıranlar hemen tutuklanıp askeri mahkemeye sevkedileceklerdir.”
Ve gerçekten bu madde uygulanmış ya da uygulanmaya çalışılmıştır. Yine aynı şekilde Eylül 1915’te çıkan bir kararname ile nakli yapılan kişilerin malları açık artıma ile satılacak ve adlarına Calsse d’Epergne’e yatırılacaktır.
Ancak tüm bunlar Ermenilerin yaşadığı mezalimin gerçekliğini değiştirmemiş ya da ezanın varlığını engellememiştir. Zira 1 Kasım 1918 tarihinde yapılan İttihat ve Terakki Partisinin kongresinde Ermeniler için alınan önlemlerin sonucunun korkunç olduğu kabul edilmiştir.
Ve fakat bu soykırım mıdır?
Soykırım kavramına baktığımızda bu kavramın ilk olarak Polonyalı ve Yahudi bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından ortaya atıldığını görmekteyiz. Ve bu sözcük kısaca ırk katli anlamına gelmektedir, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsüne gore de soykırımın tanımı altı madde ile yapılmaktadır ve buna gore soykırım;
Bir milletin, etnik ya da dini bir grubun veya bir ırkın tamamını veya bir bölümünü yok etmek için yapılan aşağıda verilen davranışlardır:
Grup üyelerine ciddi fiziki ya da zihinsel zarar vermek
Grup üyelerini bilerek tamamen ya da kısmen fiziksel yok oluşa götürecek yaşam şartlarına tabi tutmak
Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek
Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek
Birleşmiş Milletlerin 1948 tarihli soykırımın önlenmesi ve cezalandırılması sözleşmesine göre de bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, belirli bir insan topluluğunun; milliyeti ırkı etnik kökeni veya dini dolayısı ile tümünün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetinin bulunması gerekir.
Öncelikle görüldüğü üzere, soykırım tanımında temelde herhangi bir rakam tabiyeti yoktur. Öldürülen kişi sayısından ziyade öldürmenin kasti ve sistematik ve belirli bir gruba karşı yapılması durumu söz konusudur. Bu bağlamda Osmanlı Devletinde Ermenilere yapılan mezalimin ilk bakışta soykırım olduğunu düşünmek fazlası ile kolaya kaçmak veya popülist yaklaşıma kapılmak olacaktır. Konumuz ile sayılandırmanın ilişkisi olmadığı için neden 1.500.000 değil de 300.000 Ermeninin ölmüş olabileceğini ve hatta bu Ermenilerden bir kısmının da „kayıp“ oldukları için bu 300.000 arasında yer aldıklarından bahsetmenin manası olmadığını düşünüyorum.
Her yıl 24 Nisan’da soykırımın ya da tehcirin anılması şeklinde gerçekleşen zamanlamanın yanlışlığından bahsedelim ilk önce. Yukarıda da anlattığım üzere, 24 Nisan aslında tehcir kararının uygulanması ya da yürürlüğe girmesinin yıl dönümü değil, devrimci komitelerin kapatılmasının, 235 parti liderinin ve şimdi söylüyorum ki toplamda 600 şair, yazar, öğretmen, bilgin ve dini liderin tutuklanmasının yıldönümüdür. Tehcir kanunun hükümet tarafından kabulu 27 Mayıs tarihine denk gelmektedir. Ve elbette ki mayıs başı-ortasından itibaren tehcirin sözlü uygulanmasının başladığını düşünürsek ve Ermenilere karşı ilk önlemin 24 nisanda alındığını düşünürsek, evet 24 nisan olarak anılması normal karşılanabilir – her ne kadar benim nezdimde yanlışsa da.
Bu noktada eleştirilen en az soykırım kadar tehcir kararı da olmaktadır. Ancak tehcir kararının yalnızca Osmanlı imparatorluğuna özgü bir karar olmadığını belirtmekte yarar var. Zira Çarlık Rusyası’da ele geçirdiği yerlerdeki Müslümanları aynı şekilde kendisine ait olmayan bölgelere tehcir etmiştir. Ya da benzeri bir durumu ikinci dünya savaşında Fransa’da da görmekteyiz. Siz de tahayyül edersiniz ki, bulundukları bölgelerde sürekli isyana kalkışan ve zaten savaş durumundan mütevellit gerginliğin ve huzursuzluğun çok olduğu bir dönemde bu huzursuzluğu daha çok artıracak olan bir grubun, ve tüm uyarılara karşı bu tavrında ısrarcı olan bir grubun o bölgeden alınıp bir diğer bölgeye tehcir edilmesi çok da yanlış bir uygulama değildir. Aynı şekilde, tehcirin aslında soykırım amacı güdülmeden yapıldığını da söylemek mümkündür. Zira, Ermeniler ayaklandığında Talat ve Enver paşaların ayaklanan bu bozguncu grubu durdurabilmek için iki seçeneği vardır, ki bunlar dünya tarihinde savaş esnası yönetimler içerisinde kült olmuş daha önceden beri uygulanan seçeneklerdir. Ya Ermenileri öncü kuvvet yapıp düşman askeri üzerine sürecek ve böylelikle savaşta ilk ölen konumuna getirip bu sorunu halledeceklerdi ya da geri planda tutup görevden çekeceklerdi. Talat ve Enverin son noktada kararı Ermenileri – ne yazık ki stratejik bir hata olarak da nitelendirilebilir ki – geri plana çekmesidir ve tehcir kararı almasıdır. Zira eğer orduda, ön planda olsalardı yine öleceklerdi ve bu durum dünyadaki büyük devletlerin eline „soykırım“ kozunu vermemiş olacaktı. Ancak burada görüleceği üzere bir kısım güvensizlikle beraber - zira ilk anda tespit edilebilen yaklaşık 15.000 Ermeni askerin Rusya tarafına geçmesi üzerine - sadık tebaa olarak bilinen ermenilerin ateş altında kalmasının istenmemesi soykırımdan uzak gayet iyi niyetli bir yaklaşımdır.
Gelelim sistematik öldürme ithamına. Osmanlı devletinin çok uluslu bir devlet olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Dolayısı ile, bireylerin şu noktada durup, eğer bir soykırım var ise, neden yalnızca Ermenilere uygulandı diye düşünmesi gerekmektedir. Üstelık Osmanlının neredeyse Islahat Fermanına kadar sadık tebaası olan da bu millet iken, gayri müslim ve müslimler arasında haklarında yalnızca bu kadar ağır bir tehcir kararı alınan da bu millet olmaktadır. Elbetteki yapılmış olan herhangi bir isyan, öldürme ya da terörize hareket asla ve asla koca bir ulusun soykırıma mahkum edilmesinin maazereti olamaz ve bu savunulmamaktadır. Burada vurgulanan yalnızca, tehcirin soykırım amacı ile yapılmamış olması ve durumun soykırım olmamasıdır. Zira savaşta bulunan toprakları çok geniş ve çok uluslu bir Osmanlıda, zaten yerel yönetimlerden de kaynaklı otorite sorunları varken ve halkı –müslim ya da gayri müslüm – zaten açık ve hastalıklarla uğraşırken ve komitcılar/çeteler tüm topraklarda aktif olarak yer alırken yanı sıra yaklaşık 1856 sonrası alevlenen bir müslim gayri müslim vb ayrışmalar tansyonu yükseltmişken, ölümlerin sonucunun soykırım iddiası üzerine oturtulması yanlıştır. Yanı sıra, şunu da akıldan çıkarmamak gerekir ki, Osmanlı imparatorluğu askeriyesi o dönem Alman kumandası altındadır ve eğer bir soykırım olmuş ise, Almanya’nın bu noktada bu durumdan haberi olmuş olması gerekmektedir. Dünya çapında bu tehcirin soykırım olduğunu ispat edecek belgelerin de gerçekliği aslen tartışmalıdır.
Arşavir Sıracıyan – Bir Ermeni Teröristin İtirafları
İsmet Görgülü – Atatürk’ten Ermeni Konusu
Georges de Maleville – 1915 – Rus – Ermeni Trajedisi
M. Serdar Palabıyık – Ermeni Sorununa Giriş: Başlangıçtan Lozan Antlaşmasına Kadar (Makale)
Kıvanç Galip Över – Alman Belgelerinde Ermeni Meselesi 1915
Bengi Kümbül – Tercümanı Hakikat Gazetesine Göre Osmanlı Ermenileri (1914-1918)
http://tr.wikipedia.org/wiki/Soyk%C4%B1r%C4%B1m