June Gehringer, “EARTH IS AN ANAGRAM FOR HEART, U FUCKING IDIOTS”
[Text ID: “I don’t want to talk about it. / I want to lie in what little grass remains / and try to fit your heart inside of mine.”]
occasionally subtle
macklin celebrini has autism
sheepfilms

Product Placement

blake kathryn

Game Changer & Make Some Noise

Discoholic 🪩

Jimmy Eat World
The Bowery Presents

Jar Jar Binks Fan Club

ellievsbear
EXPECTATIONS

@theartofmadeline
Phantogram Three

if i look back, i am lost
Interview Vampire Daily
🪼
untitled
Lint Roller? I Barely Know Her
One Nice Bug Per Day
seen from Colombia
seen from Vietnam
seen from United States
seen from Saudi Arabia
seen from Thailand

seen from France
seen from South Korea

seen from Netherlands
seen from Türkiye

seen from Malaysia
seen from Türkiye
seen from Germany
seen from Brazil
seen from Colombia
seen from Brazil
seen from Vietnam
seen from Venezuela
seen from Indonesia

seen from Spain

seen from Côte d’Ivoire
@a-freaking-phoenix
June Gehringer, “EARTH IS AN ANAGRAM FOR HEART, U FUCKING IDIOTS”
[Text ID: “I don’t want to talk about it. / I want to lie in what little grass remains / and try to fit your heart inside of mine.”]
a you-shaped hole in the universe Celia Paul, Ocean Vuong, Owen Gent, Alejandra Pizarnik (trans. Yvette Siegert), Karman Verdi, Edna St Vincent Millay
çok uzun bir süredir çok yorgunum. hiçbir şeyi yapmaya enerjim yok, bir yerlerden yaratıp günümü çıkarmayı öğrendim. bazen, kendimi çok iyi hissediyorsam önümüzdeki iki üç günü bile çıkarabiliyorum. ama bir şeyleri hesaplamadan, eforsuzca yaptığım son zamanı hatırlamıyorum. hayatımı yaşamak istiyorum ama sürekli işkenceye maruz kalıyorum sanki. güzel bir şey mi oldu, onun korkunç sonuna veya ilerlerken gelecek korkunç bir darbeye sürekli hazır olmaya çalışıyorum. elbette böyle bir şey yok. asla her şeye hazır olamazsın.
eren'in ölmesine hazır değildim. o gün mutluydum, uzun süredir olmadığım kadar stabildim. ders çalışmaya karar vermiştim, önümde uzanan finallere hazırlanacaktım. kahvemi içip ticaret çalışırken haberi geldi. öğrendiğim an, gerçek değil gibiydi. üzgün hissetmedim. sadece korkunç bir öfke hissettim. çok gençti. sadece iki hafta önce görmüştüm onu, vedalaşırken sarılıp "görüşürüz" demiştik. görüşebilmemiz gerekirdi. kardeşini bana emanet etmişti, "siz durun, geliyorum. deniz seninle kalsın." demişti. benimle sigaraya gelmişti, "bi sigaramız var" deyişi kulaklarımdayken onun gitmesi o kadar mantıksız geldi ki. o nokta, sigaraya çıktığımız nokta. cenazesinden döndükten hemen sonra o noktada bir sigara yaktım. cumhurbaşkanlığı seçimleri için beraber sandık görevlisiydik ve varlığı bana güven vermişti. beni herkesle o kaynaştırdı. sanki araya yıllar girmemiş, sanki lisedeyken neredeyse iletişimsiz değilmişiz gibi. yıllar sonra karşıma çıktı ve gidişi beni yıktı.
o gittiğinden beri geceleri uyuyamıyorum. korkuyorum ve o anları geri sarıyorum. nasıl ölmüş olabilir? bu çok mantıksız. çok haksız. önümüzde kocaman bir ömür vardı ve biz 22 yaşındaydık. beraber kep attık. aynı lisenin mezunlarıyız, aynı koridorlarda aynı teneffüsleri yaşadık. sikimsonik bir sınava 22 yıllık ömrünün bir yılını verdi. çok anlayışlı gözleri vardı. eren'in yaşaması gerekiyordu. ölmeyi hak etmedi. ölmemesi gerekiyordu.
tabutunu getirdiklerinde dünya ayaklarımın altından çekildi sanki. çok küçük görünüyordu. eren'in ona sığdığını düşünemedim. sanki onu büzmüşler gibi geldi -nasıl olsa artık canlı değildi ya. onu eşya gibi toprağın altına gömdüler. "eren .... canımız" deyişlerini duydum, "eren .... canımızın ruhuna fatiha!"
ruhuna fatiha falan okumak istemedim; ruhu olması fikri çok saçma geldi. onun burada olması gerekirdi. hiçbirimiz orada olmamalıydık. üç kişi kalan ailesine taziye (o da her neyse?) sunmamalıydık. ya bu çocuk 22 yaşındaydı. ya bu çocuk benim sınıf arkadaşımdı. bu çocuğun bu dünyada yaşamını sürdürüyor olması gerekirdi. kardeşini bana emanet etmişti, kardeşine beni "kader ortağım" diye tanıştırmıştı. madem ölecekti, neden 2 hafta önce benim karşıma yeniden çıktı? neden her an ölebiliriz?
o tabutun içine kafamda babamı koydum. annemi. kardeşimi ve kendimi. hayatlarımızın böyle bitiyor olması, içimde bir şeyi kırdı. o gece uyuyamadım. sonraki geceler de. aslında yalnız da kalmadım. o andan sonra, bir daha hiç meşguliyetsiz, tek başıma bir an geçirmedim. ders çalışırken bile odağımın dağılmasına izin veremedim. bir gün, gün içinde uyuyakalmıştım ve güneşin altında kendimi güvende hissediyordum. ben uyurken gece çökmüş. o karanlıkta, tek başıma ve sessizlikte uyandığımda yüreğime indiğini sandım. çünkü ereni toprağın altında böyle bıraktık. eren uyurken kalbine indiği için gitti. hayatını -yıllarını saçma sapan şeylere verdiğin o hayatı- kaybetmen için tek gereken bu. son uykuna yatman ve bunu bilememen gerek.
hayatta olmamız, organlarımıza bağlı. tek bir şey bile, bu muhteşem sistemde(!) ters gittiğinde çalışmayı durduran organizmalarız. üstelik basit de değiliz. beynim, bu kadar saçma sapan bir düzenekle her gün hayatta kalan beynim, bana yaşadığım her günü zehir etmeye and içmiş bir makine gibi. mutlu olmama izin vermiyor. artık mutlu olmanın, hiçbir şeyi umursamadığın o anlar hariç ne olduğunu anımsayamıyorum.
yanlış şeyler yapıyorum. insanları incitiyorum, ama hala nazik ve iyi olmaya çalışan bir tarafım da var. bir önemi olduğundan değil. canım nasıl isterse. birini sevindirmek mi istedim, o an bunu yapıyorum. o an bir şeyleri kaldıramıyorum ve bunun sonucunda birini mi incitiyorum? yapabileceğim bir şey yok. yani, var ama yapmayacağım. ben bu kadar acı çekerken, başkalarında yol açabileceğim acının hesabını tutamam. kafam zaten patlamak üzere. artık hiçbir şeye tahammülüm yok.
2021'de bana bir şey oldu. bence 5 eylül'de öldüm. o günden sonra içimde bir parça hep eksik kaldı. yama yaptığım noktalar hep yırtıldı.
geçmesini ümit ediyorum. eren, umarım beni duyuyorsundur. çok bir tanışıklığımız bile yoktu, ama böyle gitmene çok üzüldüm. çok ama çok üzgünüm.
I think I might always be in some kind of love with you.
F. Cabanes
Nate whenever anyone harms his fragile white male ego:
I want late nights on rooftops and cross country road trips. I want to wake up on the beach to your hands on my hips. I want to get high and undressed or blast the music in your car. I want to drive without a destination, just following the northern star. I want lukewarm beer and plastic shoes and cherry slushies at 2 am. I want picnics on mountain tops, I want forts made out of sheets and late nights when we listen to the sound of our heartbeats. I want to eat raw cookie dough and I want Kodak-moments galore. But what I want most of all is for us to be something more.
kat sage // summer love
“Just because they keep coming back doesn’t mean it’s out of love. They kiss your ass, play the victim card, make you feel guilty for trying to move on and promises to change… Not because they are crazy in love, but because they are testing and experimenting with their control over you, trying to see which buttons they can push to get you to take them back.”
— (via perrfectly)
— august, tathève simonyan
[text ID: promises made by june / had rotten / by the time august came. / i’ve mistaken silence with nothingness / and unlearning it asks for courage / i know not how to muster. / this half-empty glass of orange juice, / ever-present on its throne of dust, / on this wooden table, / holds more promise than i ever will. / i, a personified you, for this is not a wall but a mirror / [personified] / i, i mean you, i mean [redacted] / you eat the sun and with your burnt tongue / try to sing songs / not about pain. / don’t you? / in july / [i] you tried to stretch the rare / moments of happiness but our feet / always seemed to stay out of the / blanket / uncovered. / how do i love something without / fully succumbing to it? / you thought you had to die for you to live, didn’t you? / you thought there’s always a spring after a winter / you didn’t think that / this vivaldian symphony hadn’t been written for bodies like ours, . did you? / in july / you didn’t know that loneliness is a crowded town / yet / it’s always been bestowed upon you / to lock the gates / and turn off the lights / every night, / did you? / june made promises it knew it couldn’t keep. / but i shall be wiser / in august.]
˗ˏˋ☕ˎˊ˗
the unbearable heaviness of girlhood / Su Xinyu / Lucie Brock-Broido
Théo Gosselin
kahramanınla tanışmamalısın
nadir yaşanır böyle anlar, gerçekliği
kendi önemsizliğinde sarsar
telefon çalmaz mesela
sen sormasan, o sormaz
bilakis; merak da etmez uzaklarda
yaşıyor musun anılarında yaşadığın gibi
mutlu, şeytan ve uslanmaz
zamanla doğduğu yere yabancılaşıyor insan
o da son öpüşüyle, bir dokunuşuyla
tek bakışıyla yok oluverdi
konuşmamalı insan, ölülerle
gömülenler, ait oldukları toprakta yatmalı
görülmemeliler;
görmemeli insan ölülerini
sarılmamalı onlara, benim az evvel yaptığım gibi
tutmamalı topraklı ellerini, öpmemeli
dokunmamalı gölgesine, sıcak tenine
hala hayattaymış gibi
muhafaza etmeli anısını; gerekirse hatta
kalbine kazık çakmalı
ateşe atmalı, külünü saçmalı
içini yaksa da acısı bilmeli, eşelemek
hangi dinden olursan ol, çok büyük günahtır
üstü kapanmış bir mezarı
hayaliydi kaybedilen şehirlerin
taşıyan beni
üç gün süren yazlara
özlemiydi, uzaklardaki siluetlerin
prangalarla hapseden
yüreğimi, üç yüz yıllık yaslara
merakı olasılıkların, uçup giden dileklerin
sürükledi kararsız adımlarımı
bir bakışlık kavuşmalara
bir an önce ötüyordu tüm kuşlar
bir an sonra durdu dünya
sustular
kara gölgesini gördüm sahte bir tanrının
cam kırıkları aktı gözlerimden
ayaklarına kapanmadım
sahte bir duaya ağlamışım meğer, gri bir kayalığın kucağında
sahte bir tapınağa adamışım adaklarımı, en karanlık dolunayda
sahte bir kitap okumuşum; içinde
uyduruk mucizeler ve eften püften yalanlarla
böyle lanetlendim, böyle yaşadım
böyle uyandım o kör ayların ışıksız sabahlarına
öfkesiydi, kaybedilen inançların
kaldıran başımı celladın baltasından
acısıydı, göğsümden akan kanın
özüme can suyu veren, şifalandıran
böyle ayaklandım, böyle kuşandım kılıcımı
böyle kutsandım yeniden
böyle öğrendim inanmamayı, kokusuz bir çiçeğe, hissiz bir duvara
işte böyle gömdüm sahte bir tanrıyı, bir tren garının kar kokan raylarına
korlar soğumuş yüreğinde, hepsi de temmuz ateşinden
biraz olsun sevdiğine bu soğuğu, kendin inansan iliklerini inandıramazsın