Ne garip değil mi? İşinde, gücünde, ekmeğinde, dershanesinde imajı verilen bir gruptan öylesi korkuluyor ki bu ülkede, haklarında konuşulduğunda insanlar “Yapma, başına iş alırsın” diye uyarılıyor-du. Bir ‘hizmet hareketi’ için gayet ilginç ve başlı başına şüpheli bir durum-du… Yakın zamana kadar böyleydi en azından, artık değil. Deşifre oldukları her tartışmada, o kadar da güçlü olmadıkları, o kadar da becerikli olmadıkları, o kadar da dokunulmaz olmadıkları, ve aslında gölgeleri kadar uzun olmadıkları anlaşılıyor. Hakaret etmedikleri kutsal kalmadığına göre, elimizi daha fazla korkak alıştırmanın bir alemi yok.) 2002'de Lise 2’deydim. Yaşadığım ilçede tüm dershaneler, sınav maratonunda yüksek başarı potansiyeli taşıyan öğrencileri bünyelerine katmak için aktiviteler düzenliyordu. Gülen Cemaati’nin dershanesi de aralarında olduğum bir grup öğrenciye 15 günlük ücretsiz eğitim kampı teklif etmişti. Katıldığım ilk gün dershanenin Matematik Hocası yanıma geldi, bir arkadaşımı ‘kendilerine çekmek’ için yardımıma ihtiyaçları olduğunu söyledi. Sözünü ettiği isim bir başka cemaatin liderinin torunuydu. Beni tanımıyorken kullanmak istemesine, harcanabilir bulmasına üzülmüştüm. Cemaat liderinin torununa özel ilgi duymalarından da rahatsız oldum. Gün bitmeden kaçıp gittim. Dershanenin deneme sınavlarına girdim. Birinci olmayı beklerken üçüncü olmuştum. Kaymakamın kızı birinci, emniyet müdürünün kızı ikinciydi. İkisi de arkadaşımdı, biri arkamdaki sırada, biri yanımda oturuyordu, birbirimizin netlerini biliyorduk. Sıralamayla oynanmıştı. Çok gülmüştük ama adil olmadıklarını da düşünmüştük. Ailemi, dershane temsilcilerinden itiraf gelene kadar inandıramadım. Açıklamalarına göre, dershanenin bürokrat çocuklarını kayırması bir amaca hizmet ediyordu. 28 Şubat’ın en ağır darbelerinden birini İmam Hatipler almışken Cemaat dershanelerine bir şey olmamıştı, böyle devam etmeliydi. Bu durum mütedeyyinler için bir kazanımdı. Çocuklarını İslami hassasiyetleri olan bir dershaneye emanet etmek şükredilecek bir şeydi. İnanmadım, önceki yıl benden istediklerini açıklamıyordu bu durum. Ama üstelemedim. Olanları içime sindiremiyordum ama mütedeyyin bir gruba karşı olmak için de kendi tecrübelerimi yeterli görmüyordum. “Helalleşmeyeceğiz! Hesaplaşacağız!” ÖSYM Şifre Skandalı’na kadar Cemaat ve dershaneleri üzerine pek düşünmedim. Skandal patladığında ben de önce “İftiradır” deyiverdim. Böyle oluyor genelde, duygusal refleks, sevmesen de kendine yakın olduğunu sandığını savunma ihtiyacı duyuyorsun. Birkaç gün sonra 15 yıl önce yaşadıklarımı hatırlayıp kendime kızdım. Cemaat taşrada dahi temiz güreşmiyordu, olabilir miydi? Şifre iddialarını dikkatle okudum, korkunçtu. HSYK seçimlerinin ardından ikinci kez hayal kırıklığına uğradığımı, “Evet” oyumu dahi sorguladığımı söylemeliyim. Ama kök salmış eski ‘derin’le hesaplaşmak, yeni bir yapının yerleşmesine izin vermeyecek şekilde düzeni yıkabilirdi. Bu hiçbir şey yapmamaktan yeğdi. O günlerde Balyoz, Oda TV, Devrimci Karargâh derken açılan davalarda deliller zayıflıyor, usulsüzlükler artıyor, çizgiler grileşiyordu. “Ama…” diyenin Ergenekonculukla suçlandığı günlerdi. Oda TV ve Şike soruşturmalarına iddianameleri okuyana kadar inanmaya çalışmış, okuyunca yıkılmıştım. Çetelerle mücadele ederken başka hesaplar da görülüyordu. KCK davaları, Cübbeli Ahmet Hoca derken Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM) kontrolden çıktı. Gerginlik had safhadaydı. Artık Cemaat hariç kimse kayıtsız şartsız ÖYM’leri savunamıyordu. Aynı süreçte Başbakan Erdoğan’ın seçim maratonundaki “Helalleşeceğiz” söylemine en sert tepkiyi de Cemaat kalemleri verdi, “Helalleşmeyeceğiz! Hesaplaşacağız!” diyerek. En çok milletvekili aday tercihleri eleştiriliyordu. Bir çocuk bile anlıyordu ortada iktidara ortak olma arzusu olduğunu. GES meselesi 2011 boğuculuğunun son günlerinde Roboski (Uludere) faciası yaşandı. Emre Uslu ve Mehmet Baransu 12 saat bile geçmeden faciaya neden olanın MİT olduğunu iddia etmeye başladı. Ardından 7 Şubat geldi. Ancak 7 Şubat’ın, Oslo görüşmelerini gerçekleştiren MİT mensupları ve dolayısıyla Başbakan’ı hedef almasının gölgesinde kalan başka bir kavga vardı. Türkiye’nin en büyük elektronik dinleme üssü Genelkurmay Elektronik Sistemler (GES) Komutanlığı MİT’e geçiyordu. GES, Asya’dan Afrika’ya, Kafkaslar’dan Orta Doğu’ya kriptolu haberleşme sağlayacak, istihbarat toplayacak uydu, dinleme ve yer sistemlerine sahipti. Bu tür sistemler tüm ülkelerde istihbarat teşkilatlarının kontrolündeydi ancak Cemaat bu sistemlerin Emniyet’e geçmesi için lobi yapıyordu. Yani dış güvenlik için kilit öneme sahip bu sistem, ülke içini hedef almalıydı. 7 Şubat’tan sonra Cemaat-Ak Parti arasındaki tansiyon hiç düşmedi. Hükümetin emniyet ve yargıda yaptığı tayinlerden tutun, iç ve dış işlerinde yapılan tüm atamalara kadar hemen her türlü yetki kullanımı, Cemaat yazarları tarafından “Tasfiye ediliyoruz” çığlıkları ile karşılanıyordu. ÖYM’lerin dayanağını oluşturan kanunda değişiklik yapılmasıysa kalan tüm bağları kopardı. Gerginlikte bir yıllık fırtına önce sessizliğin ardından Gezi süreci geldi. Yoğun gündemde fark edilmedi ama Today’s Zaman olayların başından itibaren Erdoğan karşıtı analizlerle doldu taştı. Zaman Kahire temsilcisi, El-Vatan’a verdiği mülakatta Erdoğan’ı ‘mutlak itaat isteyen diktatör’ diye tanımladı. Bir yıl önce Erdoğan’ın ‘helalleşme’ vurgusunu ‘yumuşama’ saymış olan Cemaat, bugün Erdoğan’ı ‘otoriterleşmekle’ suçluyordu. ‘Hesaplaşma’ diyerek ülkeyi yüksek gerilim hattına çevirenler, hesaplaşmak istedikleriyle birlik olmuştu. “Dokunan yanar”ı doğrularcasına hapse atılan İmamın Ordusu’nun yazarıyla İmamın Ordusu aynı taraftaydı. Cemaat’e ateş püsküren ‘şikeci’ Fenerbahçe ile Cemaat aynı saftaydı. Cemaat Ergenekon avukatlarıyla da yan yanaydı. Bu sırada Gülen, Erdoğan’a el uzatıyor, otoriterleşmenin hası bir teklifte bulunuyor ve Gezi için, “Gel beraber nesilleri ıslah edelim ve beyinlerini elden geçirelim,” diyordu. ‘Otoriteye saygı’ Aslında Cemaat’in eskiden beri otoriteyle bir problemi olmamıştı. Gülen 12 Eylül darbesini “Hızır gibi imdada yetişen Mehmetçik” olarak tanımlamış, Kenan Evren’in din derslerini mecburi yaparak cenneti garantilediğini söylemişti. 28 Şubat’ta Refahyol hükümetine “Beceremediniz artık bırakın. Asker sizden daha demokrat,” demişti. Zaman Gazetesi 28 Şubat hükümetini “Hayırlı olsun” manşetiyle karşılamış, Gülen “Asker anayasal yetkisini kullandı,” açıklaması yapmıştı. Gülen’in Mavi Marmara için kurduğu “Otoriteden (İsrail) izin alınmalıydı,” gibi cümleleriyse hepimizin malumu. Peki, neden Kerim Balcı gibilerin Mursi’yi eleştiren yazıları bizi şaşırtıyor? Aynı Balcı Şalom Gazetesi’ne verdiği röportajda Filistinlileri terörist kategorisinde değerlendirmemiş, İsrail’e aklınca Türkiye üzerinde nasıl nüfuz sağlanacağına dair tavsiye vermemiş miydi? Cemaat neden Mehmet Barlas’la “Gülen Türkiye’nin Soros’u mu?” tartışmasında öfkesini tutamıyor? Fatih Altaylı Gülen’e sorduğu “Mason benzetmelerine ne diyorsunuz?” sorusuna “Masonluk kötü bir şey değildir. Benzetebilirsiniz,” cevabını aldığını çok önce söylememiş miydi? Önder Aytaç’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyunu Haberal’a vereceğini söylemesi niye garip? Cemaat’in ‘Gazeteci ve Yazarlar Vakfı’ 28 Şubat ertesinde ‘Yılın Hoşgörü Ödülü’nü İsmail Hakkı Karadayı’ya vermek istemiş de ret cevabı almamış mıydı? Dolayısıyla sormak gerekiyor. Cemaat, neden Özal’ın Türki Cumhuriyetler açılımını sahiplenmediği gibi bugün de Erdoğan’ın Orta Doğu açılımını sahiplenmiyor? Nasıl oluyor da Abant Platformu’nda Kürdistan eyaleti gibi Cemaat tabanına fazla ‘large’ gelebilecek çokça tartışma yapılagelmişken, Cemaat yazarları çözüm sürecinde her gelişmeden bölünme kaygısı çıkarıyor? Cemaat neden Suriye meselesi henüz İran’la masada çözülebilecek durumdayken, o masayı devirmek için elinden geleni yapmıştı? Hatırlayalım, Suriye krizinden de önce İran Büyükelçiliği Zaman’a bir mektup gönderip gazeteyi İsrail’den bile daha Siyonist bir çizgide olmakla suçlamadı mı? Zaman bazı faaliyetlerinde çizgiyi aştığı için akreditasyon sıkıntısı yaşıyor olamaz mı? Cemaatin gerçekten otoriterlikle mi problemi var, yoksa ‘devlet otoritesi’yle mi? Neden Cemaat İsrail’in karşı olduklarına düşman, yanında olduklarına dost? Gülen’in kendisi söylüyor: “İsrail’le iyi geçinmeden dünyada iş yapılmıyor.” Peki iyi geçinmenin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? ‘Hizmet’in, güçlü olduğu ülkelerle iş yapmaya çalışanlara kendi kanallarını dayattığı iddiaları rekabetçi piyasa şartlarıyla mı açıklanıyor? Hizmet değerlidir ama kime ve hangi amaca hizmet edildiği önemlidir. Cemaatin artık her eleştiriye ‘fitne’ diyerek topu başka yerlere atmayı bırakıp biriken sorulara cevap vermesi gerekiyor. Zira o cevaplar, destek ve anlayış bekledikleri kişiler kadar, ‘hizmet’ yolunda pek çok zorluğu göze alanlar için de önemli olmalı.