Siz ne kadar imdatsızsınız ?
we're not kids anymore.

tannertan36

Love Begins
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
Xuebing Du

祝日 / Permanent Vacation

#extradirty
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

★

ellievsbear
$LAYYYTER

Discoholic 🪩
taylor price
Today's Document

shark vs the universe

Origami Around
almost home

Kaledo Art
Claire Keane
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Germany
seen from Türkiye
seen from United States

seen from Canada

seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Japan
seen from United States
seen from United States

seen from New Zealand

seen from United States
seen from Türkiye
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Malaysia
@aygulicious
Siz ne kadar imdatsızsınız ?
Kimdir Atatürk ?
Şüphesiz ki sadece askeri bir deha değildir. Türkiye Cumhuriyet'inin her karış toprağında maddi ve manevi mirası vardır. Öyle ki kendi ülkesinde unutturmaya çalışan küstahlara inat, başka milletlerde de karşılığı vardır. Norveçliler , " Çaresiz kaldığında Atatürk gibi düşün'' derler. Japonlar ders kitaplarında okutur. Şili'de vecizeleri ülkenin en çok kullanılan mottoları arasındadır. Hintliler ana caddelerine ismini verirler.
Kimdir Atatürk ?
Tevfik Fikret'tir, Namık Kemal'dir, Ziya Gökalp'tir. Düşüncesine ket vurulanların açtığı ufuktur. Atilla'dır, Alparslan'dır, Fatih Sultan Mehmet'tir.. Kurtuluş direnişini ateşleyen, bir milleti yoktan var eden, sadece masada değil savaşta gözü iyileşmeden sağ kolundan vurulan ama askerlerini yalnız bırakmayandır...
Kimdir Atatürk ?
Beyaz Vadideki Zambak'tır, Nutuk'tur,Voltaire'dir , Rousseau'dur.. Geometriye ismini veren, Mukaddes kitabımız Kuran-ı Kerim in Türkçe'ye çevrilmesini sağlayandır. Kadın-erkek eşitliğidir,medeni kanundur, ilk açılan fabrikalardır, köy enstitüleridir,sanattır..
Kimdir Atatürk ?
Sürgüne gönderilmesine rağmen ülkesinden vazgeçmeyendir, arkasından vurulmasına rağmen pes etmeyendir, kötülere fırsat vermeyendir..
Bu millete dair en büyük değerdir Atatürk. Kitaplara sığmaz zira kendini '' Bedenim bir gün toprak olacak ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacak '' diye tanımlamış yüce gönüllü bir kurucudur.
Lügatım yetmez onu anlatmaya.. Bana Mustafa Kemal Atatürk ü anlatan bütün okul öğretmenlerime, onun fikri ile yaşamayı öğreten aileme sonsuz teşekkürler.
Fikrinin mirasçısıyız... Minnettarız. 🇹🇷 #10Kasım
Bu filmi çok seviyorum.
The 303
ASGARİ MUTLULUK
Hayatlarımız uzun yıllardır ‘’asgari’’ kelimesini hecelerken bizde bıraktığı endişeyi hazmetmekle geçiyor.
Türk Dil Kurumu, ‘’asgari’’ kelimesini şöyle açıklıyor;
‘’En azından, en düşük, en az…‘’
Kelime kökenine bakıyoruz; Arapça fakat bizde bıraktığı etki gayet de yerli ve milli…
‘’Asgari’’ kelimesi günlük hayatlarımızın içinde en çok idame ettirmek zorunda olduğumuz temel ihtiyaçlarımızın karşılığını almaya çalışırken, çoğunluğumuzun maaşlarının değerine tekabül ediyor ve o iki sihirli kelime ürüyor; ‘’asgari ücret‘’. Kelime karşılığı ‘’en az’’ olan bir maaş insanları ne kadar mutlu edebilir? Etmiyor. Her şeyin değerinin para ile ölçüldüğü, zamanın zam oranları ile yarıştığı bir dönemde insanlar asgari olarak da mutlu olamıyorlar. Temel ihtiyaçlarını asgari olarak karşılamayan bir toplum mutlu olabilir mi? Olmuyor.
Kendilerine yerli ve milli diyen bir zümrenin gerile gerile açıkladığı bu rakamlar, kitlesel sefalet ile birlikte kitlesel mutsuzluğu da beraberinde getiriyor.
‘En az’ların refahı artsın diye ‘pek çok’larının yani toplumun kadersizliği doğru orantıda ilerliyor.
Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri uçsuz bucaksız olan ama refah oranı yalnızca belli kimseleri mutlu eden bu millete dünya omuz silkerek bakıyor.
Mutluluğumuzu ipotek altına alan, hayat idamemizi asgariye indiren bu düzene dur demezsek mutluluğumuz da daima asgari düzeyde olacak.
Çünkü;
‘’Refah pazarında, sefalet iyi para eden bir maldır.’’
Eduardo Galeano /Biz Hayır Diyoruz
21 Gram
Bazı bilim otoriteleri bir takım deneylere dayanarak şöyle diyor; ‘’ İnsan ruhu 21 gramdır. ‘’ Hayatın yolunun bilimle aşıldığı zamanlarda insanın ruhunun bile kaç gram gelebildiğini bilebiliyoruz. Peki 21.yüzyılda üzerimizde tonlarca acının ağırlığı varken ruhumuz kaç gram ediyor? Tam da şimdi acının acıyı bastırdığı zamanlardan geçerken, bir başkasının acısını kalbimizde, beynimizde ve diğer tüm uzuvlarımızda hissederken ruhumuzun enkazı kaç gram gelecek? Bunu hangi bir başka acının üzerine dökeceğiz? Hangi bilimsel otorite bunu nasıl ölçecek bilmiyorum ama tek bildiğim şey son 20 yıla çok acı sığdırdık. Coğrafyamız büyük bir felaketten ardında ağır bir travma bırakarak geçiyor. Geriye dönüp baktığımızda ‘’ bunu da yaşamıştık ‘’ diyeceğiz. Biz bu travmanın konuk oyuncuları iken bile bunu acının altında bu denli eziliyorken, orada ailelerini, arkadaşlarını, şehrini kaybetmiş insanların psikolojileri ile alakalı empati kurarken aklımı kaçıracak gibi oluyorum.. Tanık olduğumuz acılardan sonra artık hiçbirimizin günlük rutinleri aynı değil. Yolda yürürken göğe, tam şu sıralarda gelmeleri ihtimal olan leylekler var mı diye bakmıyoruz.. Birinci derece deprem bölgesi olmamıza rağmen haddinden fazla dikilmiş binalara bakıp hangi tarafa yıkılır, yola devrilirse yol kapanır mı, bu evde kaç kolon kaç kiriş vardır hesabı yapıyoruz.. Bu acıların herkeste yarattığı travma farklı farklı.. Dün şöyle bir tweet okudum ; ‘’ Evlatlarının hepsini kaybeden insanları görünce depremden sonra babam biz kardeşleri aynı odalarda yatırmıyor, küçüğünü(11)odasına götürüyor bize hepiniz aynı odada uyumayın diyor nasıl bir psikoloji ya da çaresizlikse olur da bir şey olursa bir umut hepsi ölmez belki diye.’’ Bunu okuduktan sonra tam burada konu yine siyasete geliyor. Bir baba çocukları ile güzel bir gelecek düşlemesi gerekirken, hayallerini zihninde çoktan yıkılmış bir eve hapsediyor.. Depremden ölümlerin kader değil tamamen politik bir konu olduğunu zihinlerimize yerleştirmemiz gerekiyor. Çünkü bilim adamları bas bas bağırıyor; ‘’ Bilime dönün, bilime dönün, bilime dönün ! Deprem değil binalar öldürür ! ‘’ Bilime dönün ! Kendinden bir haber insanoğlunun ruhunu ölçen bilime sırtını dönüp o ruhun altında ezildiği zamanlardan geçerken sadece şunu diliyorum; bilime, merhamete ve empatiye dönelim.. Bizi kurtaracak olan budur !
Kassandra Sendromu
Mitolojiye ilgim ortaokul öğretmenimizin bizi dünyanın yedi harikasından biri olarak tescil edilmiş olan Efes Antik Kenti‘ne geziye götürmesi ile başladı. Yıllar geçtikçe gittiğim her bir antik kentte turistik rehberler vasıtasıyla yeni yeni mitolojik efsaneler dinledim. Şimdi bir kitapçıya girdiğimde önünde dakikalarca durduğum kategorilerinden biri de mitolojiye ait.
Mitoloji içinde birden çok kültürü barındırıp, nihayetinde de özünde insan doğasına çıkması nedeniyle ilgimi daha çok çekiyor. Çünkü hangimiz nasıl ve neden var olduğumuzu merak etmemişizdir ki? Hatta günün her saati ve belki de her dakikası…
Mitler içine daha çok doğaüstü konuları ve varlıkları alsa da sonucunda hep insana ders verme niteliği taşır.
Bu mitlerden en ilgimi çekenlerden biri de; Troya Kralı Priamos’un muazzam güzelliğe sahip kızı Kassandra’nın geleceği görüp buna kimseyi inandıramama lanetini taşıdığı hikâyesidir.
Aynı tema ile yazılmış Cengiz Aytmatov’un Kassandra Damgası isimli bir kitabı da vardır. Aytmatov bu kitabında, Kassandra’ya göndermeler yaparak insanlığın hüzünlü sonuna dair ileri görüşlülük sergiler.
Bu sendrom yalnızca kitaplara değil filmlere, şiirlere de konu olmuştur. 1995 Amerikan yapımı ve hemen hemen hepimizin izlediği 12 Maymun filminde de bu konu işlenir. Filmde geleceği görmek bir hüner değil, acı verici bir deneyimdir. Şimdi gelelim güzeller güzeli Kassandra’nın ayrıntılı hikayesine;
Kardeşleri ise, Truva Savaşı’nda Aşil tarafından öldürülen ünlü Truva savaşçısı Hektor ve uzun yıllar süren Truva Savaşları’nın başlamasına neden olan dünyalar güzeli Helen’i kaçıran, Paris’tir.
Günün birinde çok güzel olan bu Truva prensesine, Truva’nın koruyucusu olduğuna inanılan güneş tanrısı Apollon aşık olur ve Kassandra’ya kendisine aşkını verme karşılığında, geleceği görme yetisini vereceğini vaat eder. Kassandra ise bu teklifi kabul eder ve geleceği görme yetisine sahip olur.
Kassandra bu yeteneğe sahip olduktan sonra, sözünden döner ve tanrı Apollon’u ret eder.
Kassandra’nın verdiği sözü tutmaması Apollon’un çılgına dönmesine neden olur ve kızdan bu yeteneği almaz ancak bu yeteneğe bir de lanet ekler. Kassandra geleceği görebilecek fakat anlattıklarına kimse inanmayacaktır.
Bu yetenekle birlikte Kassandra Truva Savaşları’nı ve savaşın akıbetini görmüş ancak anlattıklarına kimseyi inandıramamıştır ve bu durum psikoloji literatürüne ‘ Kassandra Sendromu ‘ olarak geçmiştir.‘’
Bu mitten yola çıkarak insana dair yüksek bilincin ve algının günümüzde ne kadar acı veren bir yeti olduğu aşikârdır. Görünüş ve gerçekliğin daima zıt kutuplara yürüdüğü ve insanın aklıyla santim santim dalga geçilen bu yüzyılda doğruya ve gerçeğe sadık kalmak büyük bir hüner olacak gibi görünüyor.
Sevgiyle ve gerçekle kalın…
Çünkü bizi yalnızca bu ikisi kurtaracak.
UMUT..
Dünyadan binlerce devlet adamı, sanatçı, bilim insanı geçti ve geçmekte.
Hepsinin ortak noktası, amaçlarını nihayete erdirirken yollarının daima umut durağına uğramasıydı.
Yalnızca kanaat önderleri değil, aslında her birey dünyanın bir parçası olma savaşı verirken, zorlu yollardan geçer.
Bazen kör bir kuyudan çıkmakta zorlanırken tırmanacağımız ipin adıdır, umut.
Bazen bir babanın sabah evden çocuklarının istediklerini alabilme düşüyle çıkmasıdır.
Bazen bir annenin çocuklarıyla yalnızca sağlıklı bir ömür dilemesidir.
Beşeriyetimiz gereği daima umut ederiz.
Umut yaşsızdır, umut ırk tanımaz, umudun memleketi yoktur.
Biz şimdi hepimiz umudun bizi en çok kucakladığı mevsimdeyiz.
Daha iyi yarınlarda, daha iyi bir gelecek için…
Daha çok şarkı söyleyip daha az ağlamak için umut ediyoruz.
Bizim şarkımızın adı, umut.
Artık imkânsız bir şarkı söylemiyoruz. Şarkıyı birlikte yazıyoruz.
Minik Serçe’nin de dediği gibi: “O zaman şarkı söylemek lazım çığlık, çığlığa.”
Umudun şarkısını, mevsim bahar olunca söyleyeceğiz, çok az kaldı
2013 / Gezi'ye itafen..
Yolumuzun önüne ışık tutan olmadı
Yönümüzü seçebilelim
Sanki çocuk on beşinde vurulmadı
Unutup gülebilelim
Yarınım yok, hevesim yok
Çıkıp da bir yere gidesim yok
Amacım yok, uzağım çok
Zıplayıp da yere inesim yok
Filler unuttu analar unutmadı
Ama nasıl unutabilir
Dövülerek ölmek nasıl bir ceza ki
Buna kim dayanabilir
Yarınım yok, hevesim yok
Çıkıp da bir yere gidesim yok
Amacım yok, uzağım çok
Zıplayıp da yere inesim yok
Sonra yeni doğmuş bir balık ,derin sularda yüzmeye başlar. Böyle gider bu. Yüzer yüzer yüzer, ta ki canı sıkılmış bir adamın ağına takılana kadar. Ya da karnı açıkmış bir başka, kendi cüssesinden ve midesinden büyük bir kainat arkadaşının dişinin kavuğuna girecek kadar. Genellikle böyle olur, akışına yüzeriz birilerinin bizden habersiz planlar yaptığını öngörmeyerek.. Akışına..
Zor Zamanlar Olur Nasıl Çıkarsan İçinden Omurgan Öyle Şekillenir...
Günümüz ne kadar kötü geçerse geçsin, zihnimiz ve vücudumuz ne kadar yorgun olursa olsun, tüm bunlardan bağımsız olan hiç kimsenin gözlerine düşmanlıkla bakmamalıyız..
Tanımadığımız insanlara bile tebessüm etmeye çalışmalıyız..
Gökyüzünü görebilen, güneşin naif ışığını hissedebilen ve şükredecek büyük ya da küçük mutlaka birşeyleri olan herkes birbirine gülümsese bu dünya hepimiz için yaşanılır olur .
Ama herkes yorgun.. Herkes bezmiş..Hiç kimse mutlu değil..
Her ne olursa olsun şartları zorlayıp delirmeye ramak kalana kadar tebessüm etmeliyiz.
Çünkü dünyayı gerçekten iyilik kurtaracak..
Başka birşey değil.
"Herkesin, gidebileceği bir yeri olmalı. Çünkü öyle bir an olur ki, insanın mutlaka bir yere gitmesi gerekir."
Tahammül
Hepimizin bıktığı birşeyler var , kayıtsız kalamadığımız, nefes alma mecburiyetinde bulunurken aynı zamanda tahammül ettiğimiz... Bu aralar en çok kullandığım kelimenin ''tahammül'' olduğunu varsayarsam, benim için bazı şeyler iyi gitmiyor. Tahammüllerim direncimi düşürüyor , Kötülüklerine göz yuman insanların gönül körlüğü beni hayattan daha da uzaklaştırıyor. Dilediğim tek şey, çocukluğumdaki dürüst insanların azalmamasıydı ama şimdi herkes sadece aklını fikrini korumakla ve cebine girecek paranın daha da fazlalaşmasıyla meşgul. Uyanmaz mı ? İnsanlar diyorum,bu karanlıktan,köhnelikten,kokuşmuşluktan.. Umudumu kaybediyorum ve artık böyle bir seçeneğin kalmadığını biliyorum.
İnsanlar artık gün sonunda "Çok şükür bugünü de atlattık" demiyorlar.
Artık herkes içten içe "Çok şükür tanrım bugün de ruhum ölmedi." diyor.
Çünkü ruhun ölmesi hiçbir organın yokluğuna eşdeğer değil. Ruhun ölmüşse yoksun.
‘Günlerden bir gün; Mısır Kraliçesi güzeller güzeli Kleopatra, sevgilisi Romalı Antonius’u ziyaret etmek için Tarsus’a gelmiş. Yolu buralara kadar uzanınca Kedrai Adası’nın eşsiz güzellikteki koyunu görünce buraya çıkmış. Denize girmiş bol bol, ama bu enfes manzaralı koyda büyük bir eksik olduğunu görmüş. Bir kum tanesi dahi yokmuş burada. Bunun üzerine sevgilisi Antonius’a bu durumu anlatmış. Romalı Antonius’da sevdiği kadının ayaklarının altına sermek için, kölelerine derhal emir vererek, Kuzey Afrika’dan gemilerle kum getirilmesini sağlamış. Böylece Kedrai Adası’nın da dünyadaki en narin kumlardan oluşan bir plajı olmuş.’
Kendisinin gözünde canlandırdığı gelecekte, hayvanların açlık ve kırbaçtan kurtuldukları, herkesin eşit olduğu, herkesin kendi gücüne göre çalıştığı ve Koca Reis’in konuştuğu gece yolunu şaşırmış ördek yavrularına kucak açtığı gibi güçlülerin zayıfları koruduğu bir toplum vardı.
Hayvan Çiftliği, George Orwell
Şok Şok Şok Aydın da renkli görüntüler..