Niçin onu gidip göremiyor, ona her şeyi anlatamıyordum? (…) Niçin ben onun ellerine sarılıp ağlayarak bütün içimi dökemiyordum? Ve niçin o, ince parmaklarını yüzümde gezdirerek bana, yalnız bana inandığını söyleyemiyordu?

JVL
Today's Document
styofa doing anything
Lint Roller? I Barely Know Her
noise dept.
DEAR READER
🪼
Stranger Things
almost home
KIROKAZE
$LAYYYTER
AnasAbdin
No title available

blake kathryn

@theartofmadeline
Claire Keane
we're not kids anymore.
d e v o n
Mike Driver
Keni
seen from Thailand
seen from Spain
seen from Spain
seen from United States
seen from Greece
seen from Bulgaria

seen from United Kingdom

seen from Austria
seen from Germany
seen from France

seen from Belarus
seen from Mexico
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from United States

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Chile
seen from Saudi Arabia
seen from Russia
@basucumdamuzik
Niçin onu gidip göremiyor, ona her şeyi anlatamıyordum? (…) Niçin ben onun ellerine sarılıp ağlayarak bütün içimi dökemiyordum? Ve niçin o, ince parmaklarını yüzümde gezdirerek bana, yalnız bana inandığını söyleyemiyordu?
Komik Aldanışlar Kulübünde Şarkı Söylemiyorum artık..
ya sen konuşacaktın ya da…gece ben üzerime ay düşen düşte hangi ayrılığımasusacaktım? (Kadri Karahan) Mavi bir yalnızlıksın bende. Denizden rica ederek aldığım bir emanet yüreğimin saklı koyunda. Susmak istemesem de susuyorum ve kızıyorum zorunlu uzaklıklara. Bir yanlışlık olmasın, elbette barıştım aşkın yabancı, huysuz ve uzak diliyle. Ama yine de ağır geliyor bazen palamarı çözmek ve açılmak kıyısız limanlara. İnsanız sonuçta, an geliyor özlüyoruz konaklamayı, kalmayı, “kal” denmesini. Kim istemez yorgunluğunun sıcacık ellerle temizlenmesini?..İstemem deme, yüzünden aktığım gün sana değdi düşlerim, yüzümde resimlenmedin, deme. erimemek adına bütün şeker biriktirmelerimsiz bilmezsiniz, ben bilerim acıları kanatmadan Ağlara takılan ağlamalarım kadar genç kaldım vedalarda. Balıkçı motorlarına sakladım huysuz bekleyişlerimi. Sabah ezanlarında sabahladım ve tazeledim umutlu dualarımı. Kimseler görmedi birikmişliğimi, evinin önünü süpüren, yetmiş yaşını saçlarında gizleyen Anna teyze bile. Dilinden düşmeyen Rum türkülerinde ağladım, anlamını çözemediğim kelimelerin ağıt yakan seslerinde. Bilir misin, şarkılar her dilde anlaşılır, her dilde aynıdır sevmeler. Şiirlere gömülüyor dudaklarım, mısralar boyu yalnızım işte, tıpkı mavi bir yalnızlık oluşun gibi bende. Engin Turgut yazmasaydı, ben de aynı şekilde sana dökülebilir miydim sence?
“size her gün zarfsız mektuplar yazar, gönderemediğim için pula dönerdim! siz
acı bir şarap, zalim bir bahane, başkasının kuğusu değil miydiniz?”
Ya geç kalırız ya da erken geliriz hayata, aşk adına başka yollara sapmak, başka göllerde yüzmek hep mavi yalnızlıklar adına. Göndermediğimiz, göndermeyeceğimizi bildiğimiz ama yine de yazdığımız pulsuz mektuplarda akarız sevgilinin kuytularına. Çünkü mektuplarda bize aittir aşk, başka kollarda olduğunu düşünemeyeceğimiz kadar. Çünkü sevmeler, kalemimizden damlayan bir duadır inatla beklenene, gelmeyecek olsa bile. Sen de bir duasın dilimde, mutluluğun için her gece yüreğimden gökyüzüne gönderdiğim masum sessizliğim işte.Bu defa aklıma Akgün Akova düşüyor; “ sevişmeden seni seviyorum diyen kadınların sevgisine inanmıyorum” diyor. Haklı sevda direnişi, anlamlı bir sürgün ten çıkmazlarında, aleni bir itiraf. Ama sen bana inanabilirsin tüm kalbinle. Sadece bedeninle değil, gözlerinle, ruhunla, sessizliğinle, yorgunluğunla ve direnişinle, arlı arsız kelimelerinle, kırılgan teninle, masumiyet abidesi uykunla, hala okulu kıran çocukluğunla, sevimli haylazlığınla, gülüp geçtiğin sakarlığınla, inadına aşk kokan uzaklığınla seviştim, seninle beraber Sen nehri gibi akan kahkahalarınla. İşte bu yüzden daha çok inanabilirsin seni sevdiğime, sensiz isimlenen sevişmelerime. Mavi bir yalnızlıksın, dudaklarımda tazelenen ruj izlerinde.
Ağlamak istiyorum ama sıkışıp kalıyor göz yaşlarım derinlerimde. Benimle hep uğraşan hayatı sevdim ve bu yüzden sevginin acı tarafında yıkılıyorum bazen. Özlemlerimin hep uzakta olması büyüttü belki de yüreği ama artık büyümekten de yoruldum. Özne olmayı beklediğim cümlelerin yükleminde sıkışıp kalmak terletti belki de. Ellerim kavuşmaya meyilli, yani sana, yani özlediğim her uzaklığa. Ertan Mısırlı yanaşıyor yanıma, Cemal Süreya’ya seslendiği kelimeleriyle; “aşk dedim sana Cemal abi!ırmağa ilk taşı atan sendinsakladım içinde suyun sesinibu yalnızlığı ben istemedimkalbim, alışmalısın daha büyük sarsıntılara” Canım sıkılıyor ve canımın bir posa haline getirilmesi kimsenin umurunda değil. Zaman zaman kapıma uğrayan gitmek arzusu yine zile bastı, açıp açmamak konusunda kararsızım. Ne istediğimi sorsan, gitmekten yana olduğumu belki de en saf haliyle sana itiraf edebilirim. Nereye mi? Kendime gitmek istiyorum. Düşlerime, dokunmak istediklerime, koynunda kalmak istediğime, huzura…Beni benden alan sende dinlendirebilir misin? Bak ne diyorOğuzhan Akay, “ sen büyük bir aşka halayıksın çocuk / benimse gidecek yerim yok kendimden başka” Beni elimden tutup kendime getirir misin? Mavi yalnızlığım, benden yana düşer misin? seni sevmelerin portakal durağındayımsoydum düşlerimiçıplak sensizliğim çarptı aynayakapattım ellerimle yüzümü,acıtmadım
Nerede yüzüm gülüyorsa biraz da oralıyım. Terminaline girdiğim her şehirde bir bakış bıraktım sulanmak üzere. Yine de bilmiyorum nereye ait olduğumu, aitlik diye bir şey var mı yalnızlığım? En çok İzmir kucakladı beni, en çok İzmir sarıldı, en çok İzmir bekledi, belki de bu yüzden en çok İzmir’in kadınıyım. Birinin kadını olmak yaraları temizler mi süt dökülmüş dilim? Deli kanlı umudumun tahliyesi için bir imza da sen verir misin? “belki değil mutlak umudu paylaşırdık” diyor Düş Sokağı Sakinleri, umudumu beklerken duvara benimle çentik atar mısın? Mavi yalnızlığım, umudumu paylaşır mısın?Kalemi de şarkıları kadar keskin kadın, Umay Umay, nasıl da güzel döküyor aslında benim de dökmek istediklerimi;
“..sana iyi şeylerden bahsetmek istiyorum, iyi olan şeyler, iyi ve uzun olan. Bizi sevgi dolu ve güçlü yapan şeyler. Gülmeyi yeni öğrenen bir kız çocuğu gibi acemiyim. Sana anlatacak doğru dürüst bir gerçek ya da avutacak kadar güzel bir yalan bulamıyorum. Sadece seni hayatımda üç kez görmüş ve unutamamış olabilirim. Sadece seni sevmiş olabilirim..” Sabah olmak üzere, birazdan gün doğacak tatlı sessizliğiyle. Uzaktasın, senin yürüdüğün sahilde de gün aydınlanmak üzere mi acaba? Öyleyse yeni doğan gün için benim adıma bir ‘merhaba’ bırakır mısın denizin kenarına? Ne çok susuyoruz, ne çok ama. Oysa kelimelerimiz var dolu dizgin, gözlerimizde yazılan hikayeler var, koşarak gelip de bize sarılan imgelerimiz var, gülüşlere bağışlayan lirik sarhoşluğumuz var, ıslak öpüşlerle kutsadığımız şiirler var…Ne çok susuyoruz, ne çok kalabalığız ama. Neyi özlüyorum, neyi arıyorum diye düşünürken, sessizce yanaşıyor yanıma Yılmaz Odabaşı, başımı sallıyorum geçerken kelimelerinin içinden: “….sonra gelip geçen her sabahla öyle susadım ki yüzüne yokluğunda…yüzünü özledim, yüzünü… anlasana…” Derin bir yanıt bırakıyor suskunluğumda, yüzünü ararken beyhude bir özlemin içinde. “ İnsan sevince birdenbire ağlıyor”, diyor, insan sevince birdenbire susuyor belki. Birdenbire susturuluyor belki de. Mavi yalnızlığım, yüzünü özledim, yüzünü, anlasana. Şarkılar geçiyor yüreğimden, usul usul, uslanmadan, dalgalanarak kimi yerde. Uzakları getiriyor, eritiyor, dinlendiriyor, en azından bir süre. En azından şarkılar var mavi yalnızlığım, en azından yalnız değilim notaların içinde. söylediğim bütün şarkılar sarhoşyalpalıyor notalar dilimdeşişeleri ben değil,çocuklar devirdi ve kaçtıyalanlarım ergenlik çağında, bakire Yalnızlık aslında en kalabalık anlarımız değil mi zaten. Düşlerimizin kulaç attığı zamanlar, kuşların göğsümüzde uçtuğu, denizin bedenimizde köpürdüğü, vedaların elini uzatamadığı zamanlar değil mi? İstediğin yere gidebilirsin, istediğin kadar uzakta durabilirsin, istediğin kadar susabilir ve istediğin koyda kalabilirsin. Beni merak etme, şarkılarım ve gülümseyen yalnızlığım var. Deli eden yansımalarım, her gün yeniden ‘merhaba’ diyen yüreğim, sapına kadar haylazlık kokan çocukluğum var. Sanki sesimi duymuş gibi konuşuyor Azime Akbaş, sesime ses verir gibi; “mor özlemlerin dağınık yüzlü masalıydın sensöylenmeyeniri ve maviydi zamanlarınyıldız yıldız özlemdin, vuruldum çocuk tavrına” Artık kabuğuma çekiliyorum dökmek için eteğimdeki şiirleri. Dudaklarımı ıslatan taze gülümseyişler doğuracağım seni içimde sonsuza dek koruyarak ve kor vedalardan alabildiğine uzakta tutarak. Sen sus ama yüreğimdeki sesine dokunma, o hep konuşmak isteyecek. Biz böyleyiz, düşler ve düş sesleri içinde, kırılgan yanlarımızı bileyerek, sevgiyi keskin tarafından yaşamayı seçeceğiz. Biz, düşlerim ve ben, seni durduk yere özleyeceğiz. Mavi yalnızlığım, özlenmek seni rahatsız etmez değil mi? balıklara kanat takarsak, uçururlar mı bizi suların karanlığında,merak ediyorumkomik aldanışlar kulübünde şarkı söylemiyorum artık,sana söylüyorum gelmeyeceğini bilerek beklemektir aşk!
Seni seviyorum
’05 / İzmir - şarkılardan geçerken, şiirlerde dinlenmek …
Üzerinde ne bir isim ne bir yayınevi logosu bulunan bu kitabı açtığınızda, ilk sayfalar sizi şöyle karşılar: KENDİ YAYINIMIZ HÜSEYİN KIYAR 1997 YAVUZ SARIALİOĞLI ANKARA BARIŞ BIÇAKÇI
Barış Bıçakçı’yı, bir peçeteye aceleyle yazdığı “pazar alışverişi listesi”ni dahi memnuniyetle okuyabilecek kadar çok sevdiğimden, her kitabının başında yer alan birkaç cümlelik biyografisinde geçen “Hüseyin Kıyar ve Yavuzsarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı.” cümlesi benim için bambaşka bir heyecan vesilesiydi. 94 basımlısı gizemini hala koruyor olsa da, diğerini nihayet okuyabildim. Bütünüyle sade ve kendi halinde bu kitap kapağına muhtemelen üçü birlikte karar kılmıştır ama bana sanki tam bir “Barış Bıçakçı naifliği” ürünüymüş gibi geliyor; ki, pek de objektif bakamamış olabilirim eheh. Şiirlere gelince, “çok güzel hikayeler anlatan bir adamın, çok güzel hikayelerini anlatmaya başlamadan evvel, kaleminin ucunu bileme şiirleri” idi, yani bence. Yine insana dair, yine sıcak ve içten, yine sevgililerden, delilerden, kahvaltılardan, kitaplardan ve yaşamdan ve ölümden bahseden birtakım Barış Bıçakçı güzellikleri. Birkaç tanesini buraya da yazayım: Ama Sen Sevgilimsin Pul koleksiyonları ve pişmanlıklarla gülünçleşiyor geçmişim bir şarkı gibi okul yıllarından kalma… Ben yorgun soytarı, sahibine havlayan köpek ekmeği ısıtarak yiyen dişsiz ihtiyar, damında pişmiş çayları kurutan tüccar, kenar mahallelerde düğün bekleyen çalgıcı süt ve yağlı börekle kahvaltı eden yolcu, ben yüzme bilmediğimden giysilerimin içinde boğuluyorum. Ama sen sevgilimsin bazı şeyleri görmezlikten gelebilirsin. Kuşluk Vakti “Zeytin çekirdeklerini masaya koyabilirsin. İstersen yağmuru dindirebilirsin.” İstemiyorum bunu, yalnızca bir bardak çay sonra bir bardak daha. Geçer yüzümün solgunluğu, damlalar yavaş yavaş kayar camdan. Çay tanelerini çiğneyip zamanın yavaşlamasından bulduğum cesaretle hayatımız için büyük sözler söyleyebilirim: Onurlu bir yoksulluğu seçtik nelerden yoksun olduğumuzu hiç bilmeden. O Karanlık Kahvede Saçları seyrek. Sevdikleri mezarda. Zehir artık bütün damarlarında. İstasyonun yanında o karanlık kahvede ağrıyan dizlerinden ve çekip gitmekten söz ediyor yaşlı adamlar tütün, semaver. "Düşer gibi uçan kuşlar var” diyor kahveye tıraşa gelen berber. Ancak Bir Deli “Zaman midemi bulandırıyor” diyor. Ancak bir deli böyle şikayet edebilir. “Pazar akşamları çamaşır ve ütü koktuğunda radyoda eski bir şarkı çaldığında üstelik birdenbire hem de derinden ilkbahar yaz sonbahar kış olduğunda elmayı ısırırken inciri koklarken yapraklar yeşil sonra yerlerde dayanamıyorum, fırlıyorum güverteye eğilip küpeşteden hatırlıyorum hatırlıyorum.” Derin Düşünce Bu hızla dönen dünyanın üzerinde, birbirinin üstüne devrilen günlerin arasında ve gazete haberlerinin, konuşmaların, tartışmaların arasında kavgaların, ölümlerin ve mezarların arasında öyle kıpırtısız, öyle bitkin ve öyle düşünceli oturuyordu ki, karın yağdığını fark etmedi… Burnu havuçtan artık, gözleri kömür! Görece Konumlar Sizinle aramızda nesneler: sahaftan Fransızca bir kitap çay fincanı, tel gözlük, kalemler. Sizinle aramızda boş zaman ve caz. Kısa kollu mutsuzluk elbisesiyle annem, durmadan kaybeden bir kahraman, bağışlamayan bir tanrı sizinle aramızda. Bol paçalı pantolonlar, kirli esnaf önlükleri koyu mürekkep, gururlu iskelet, okul günleri, sizinle aramızda sayfalarında portakal lekeleriyle uzun süren romanlar ve evet, dünyalar. Bunca şey varken aramızda, daha ne kadar daha ne kadar! ****** Bir gün umarım, 94 basımlı diğer kitapla da yollarımız kesişir ve onun için de bir "hatıra gönderisi” yaparım, şimdilik bu kadar. Giderken de sizi, sevdiğim on kadın ve on şarkıyla baş başa bırakayım, “naiflik” dedim ya, aklıma geldiler. Billie Holiday - Come Rain or Come Shine Nina Simone - You’ll Never Walk Alone Ella Fitzgerald - These Foolish Things Remind Me of You Aretha Franklin - You Make Me Feel Like A Natural Woman Carmen McRae - Very Thought of You Sarah Vaughan - My Funny Valentine Anne Hanshaw - You’re The Cream In My Coffee Dinah Washington - Drinking Again Etta James - At Last Natalie Cole - Unforgettable Katie Melua - Closest Thing To Crazy Diana Krall - Fly Me To The Moon Cassandra Wilson - Time After Time Blossom Dearie - Tea For Two Nancy Wilson - You Don’t Know How Glad I Am ****** Bir de, yukarıdaki pek sevgili şarkılar için yutup semalarında dolaşırken bir şarkıya rastladım. Onu ayrıca belirtmek istedim çünkü ilk defa dinledim ve çok hoşuma gitti. Eartha Kitt isimli bir sanatçı ablamız, 1952 senesinde Üsküdar’a Gideriken’i söylemiş ve çok sevimli bir şey ortaya çıkmış. Şarkı burada, hakkında küçük bir bilgi de burada. Şimdilik, hoşça kalın.
” seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben. evlerin ve kalabalığın ağırlığını sana üstün tutmadım. yoksulluğun acısından hafif bilmedim acını. kaba adamların kalın sesi örtmüştü ülkeyi. güzellik, insanların gelecek düşlerinden çoktan çıkmıştı. kimsenin ortak türküsü yoktu ve kimse türküsünü bir başına söyleyemiyordu. bir yere gitmeden, gelecek birisini bekliyordu herkes. koro halinde susuluyordu ve yalnızca yüksek sesle konuşanlara inanır olmuştu insanlar. incelik yalnızlığa dönüşe dönüşe bitmişti. şiddetin coğrafyasında elbette gökyüzü bir lükstü ve ancak yağmur yağınca anımsanıyordu. gittiği en büyük uzaklık evinden işi olanlara, ne aşk, ne özgürlük, ne barış anlatılabilirdi. seni korumak için karşı durdum tüm bunlara. dünyayı senden geçirerek sevdim. geri çekilmem yakışmazdı seni sevmeme.günlerdir yoksun. öfkeni bile özledim. nasıl bir uzaklıktan geleceksin bilemiyorum. ayrılıktan medet umar oldum. kaşlarının işaret ettiği yerde duracağım… ömrümden öteye taşıdığım çocuk… ya sen bu ülkede doğmasaydın, ya ben aşkı herkes gibi bilseydim… ” Şükrü Erbaş
..bir şeyler tutuştur avuç içlerime. Bir yüzük,bir kolye, hiç değilse bir çiçek. “Bununla hatırla beni” de. “Ne zaman bakarsan aklına ben geleyim, ne kadar mutlu olduğumuzu hatırla. Gülüşlerimizi, utanmalarımızı, aşkımızı hatırla. Beni özleyince, sarıl buna. Benmişim gibi kokla. Her dakika yanında olsun ki, ben de yanındaymışım gibi hisset.” Ki sen hep yanımdasın zaten, şuracıkta. Baş ucumdaki kitabım,hiç çıkarmadığım o bileklik,ısrarla yüzüme düşen saçlarım, dinlediğim müzikler hep sensin. Bağlanmışım, karışmışım ben sana. Öyle saklamışım ki, bazen ben bile bulamamışım. Öyle bir sevmişim ki, kendimi sevmeye zaman tanımamışım. Bütün olmuşum seninle,ayırsalar bile ayrılamamışım. Sen hayatımın en güzel hikayesi. İyi ki vardın. Her yer sen kokuyor demeyeceğim, ben her yeri seninle kokluyorum. Bir gün baktığım deniz oluyorsun,başka bir gün içime çektiğim hava. Şaşmamalı zaten buna,sen benim her şeyimdin ya. Kilometreler ötesinden konuşan sesin,belki duyduğum en güzel şarkı.Peki bu ayrılığı ne kadar uzatmalı? Ne kadar dayanır insan deli gibi özlerken? Ya uzanabileyim sana her istediğimde ya da elimi uzattığımda tutabileceğim kadar yakınıma gel artık. Sesinle yıkıp,gülüşünle toparlamayı. Kelimelerinle dokunmayı başarıyorsan sevgilim; Müptelası olduğum tek bağımlılık sensin demektir. Özlemek her şeyden beter,kilometreler de cabası. Ama seni özlemek,bana dünyada ki en güzel acı.
”Bir sen ol, bir kahve. Huzurum olun.”
Bir dünya hayal ettim ben, adını sen koydum. Minik ütopyamda debelenip durdum. O dünya fazla sendi, o dünya fazla sen kokuyordu. O dünyadaki mavilerin içine en çok senin varlığın yakışıyordu. Sen her şeye yakışıyordun sevgili, ama en çok bana yakışıyordun. Sen hep güzeldin ama benimle başka güzeldin. Bana başka gülüyordun, başka üzülüyordun. Bense seni kuşları sever gibi seviyordum. Seninle mutlu olmak kolaydı ve ben seninle en çok ‘mutlu’ oluyordum. Seninle olmak bulutlarda olmak gibiydi, dokununca şiir olacak gibiydin. Bir dokunuşunla tüm kelebeklerin midemde toplanması gibi, gözlerimin huzurdan kapanması gibi, anın sonsuzlaşmasını ister gibiydi seni sevmek. Yanımda olmadığın zaman senin ütopik olmadığını çektiğim acılardan biliyordum. Sen gerçektin. Sen benim gerçeğimdin. En çok bana yakışan bir gerçek. Kırmızı arabalar, masmavi bir gökyüzü, ılık bir su vardı ütopyamda yanımda da sen vardın. Ütopyam sen kokuluydu. Yağmurlar vardı sonra, beraber ıslanırdık.
Sırılsıklam severdim seni yağmur zamanında.
Şubat ayının en güzel gününde kollarında üşürdüm, bir çayla bir kahve sımsıkı sarardı bizi, senin beni sardığın gibi. Bir güzellik yapıp avuç içlerini hediye ederdin bana. ve bende seni en çok avuç içlerinden severdim. ve seni en çok kokundan özlerdim.
Belki kadar kesin ve keşke kadar imkansız birbirimizden uzaklaşmamız kırılsak da tırnak uçlarımıza kadar kırılırız elbet bunu gerektirir yaşamak. Ben zaten sana ilk baktığımda anlamıştım içime bakmıştın önce bayılacağımı sanmıştım dünyayla aramda geçmişim vardı o ara tupup ellerimi sıkıca saracağına inanmıştım. Belki şimdi bir uçurumun kenarından geçiyoruz sallanıyoruz belki arada bir çeşit deprem oluyor kızıyoruz birbirimize kırılıyoruz inciniyoruz ama biliyoruz uzak gibi olsak da biz aslında yan yanayız. Belki kadar kesin ve keşke kadar imkansız birbirimizden uzaklaşmamız…
Denizlerin Beklediği - Afşar Timuçin seni sevmek mor denizlerdi biraz ne kadar gidilse bir o kadar bitmeyen umutlar ve yıkılmalar ardında direnilen seni sevmek mevsimler içinde en güzel yaz seni sevmek yaşamanın aşılmaz büyüklüğü seni sevmek kan dolu yüzyılları korkutan ve sığınıp ılık kıyı kentlere biraz akşam seni sevmek çocukların düşlerinde gördüğü varılırdı daha saydam günlere isteseler isteseler yalnızlık giremezdi evlere seni sevmek bir kırlangıç olacak bekleseler ve uçacak durmadan adasız denizlere kim bulacak cam kırığı gözlerinde sevgimi sonra yalnız kalmak gibi yoksulca uğuldayan bütün okyanusların baş eğdiği tek kaptan sana verdim geç diye denizlerimi
Bunu ancak hayatımda olağanüstü bir şey yokmuş gibi yaparsam başarabileceğimi anlamıştım. "Bana yalan söylemeni isterdim aslında... Çünkü insan ancak kaybetmekten çok korktuğu bir şey için yalan söyler." "Her akıllı insan hayatın güzel bir şey olduğunu, amacının da mutlu olmak olduğunu bilir," dedi babam üç güzel kızı seyrederken. "Ama sonra yalnızca aptallar mutlu olur. Nasıl izah edeceğiz bunu?"
Masumiyet Müzesi
Sanki sizi tamamlayacak öteki parçanız bir oyun gibi sizden uzağa, bilmediğiniz bir yere fırlatılıyor. Üstelik ne kadar zamanınız olduğunu bilmiyorsunuz ve onu nerede, nasıl arayacağınızdan da haberiniz yok... Hem onunla karşılaşsanız bile bunu ancak derinlerden bir yerden gelen ama asla doğruluğunu kanıtlayama-yacağınız o duyguyla sezebilirsiniz...
Kürşat Başar - Başucumda Müzik
Mutsuzluğun mavi olabileceğini niye düşündü? Nereden, neresinden çıkardı? Ağzımdaki külün hangi dönemden kaldığını bilemezdi. sordu. söyledim. Çabuksun, dedi. Eskiydim oysa. Belki onun mavisi de eskiydi. Onda bulamadım, onda bulamadı, onda bulamadık nereden geldiğini. Mavinin insanın ne zamanından geleceğini bilemezsiniz. Ben en son beyniyle sevişmek istediğim birinin gözlerinde gördüğümden beri masmavi boşalıyorum geceleri. Onda mutsuzlukla yan yana olduğuna göre belki daha merhametsiz, daha keskin, daha acılı, daha kıymık bir yerde duruyor mavi. Belki mavi ağlıyor sabahları, belki evi terk eden babası giderken götürdü mavisini. Kim bilebilir? İnsan hangi renkle mutsuzluğa düşer, hangi renkle uçar huzura? Ben çok zaman kıpkırmızı olmak istedim, kıpkırmızı düşmek boşluğa. Bileklerimden kırmızı çıkarttım. İçimdeki hüznü irin gibi boşaltıp yoklanmak istedim kırmızıyla. İnsan hangi renkle kanayacağını kendi hesaplayamaz ki.
-Öyle ya, olmaz, dedim. Ha, bir yol daha var: Mektup yazın. Nastenka: - Bu hiç olmaz, dünyada yapamam, dedi. Ben diretmeye devam ettim: - Neden olmasın? Mektuptan mektuba fark var, yazışa bakar! Bana kalırsa bu düşünce pek yerinde. Biliyorsunuz, Nastenka, size kötü bir öğüt veremem ben. Her şey yoluna girecek. İlk adımı siz attığınıza göre, şimdi de... - Hayır olmaz! Sanki zorla askıntı... Artık açıkça gülümseyerek: - Ah, benim iyi yürekli Nastenkam! diye sözünü kestim. Doğru düşünmüyorsunuz. Madem size söz vermiş, öyleyse onu aramaya hakkınız var. Üstelik anladığıma göre kibar bir adama benziyor. Size karşı dürüst davranmış. Senin elin buz gibi, oysa benimki ateşten yanıyor... Gözlerin bağlı senin, Nastenka! Ah, mutlu bir insan bazen ne çekilmez oluyor! Ama sana kızmak elimde değil!.." Zaman durmuş, o anda içimdeki duygular sonsuzlaşmış gibiydi. O anın sonsuza kadar uzayacağını, yaşamın benim için durduğunu hissediyordum. Gözlerimi açtığım zaman sanki çok eskiden işitip ezberlediğim, sonra da unuttuğum tatlı bir ezgi çalınıyordu kulağımda. Yaşadığım sürece ruhumdan kopmak isteyen ve şimdi fırsat bulan bir ezgi... Çoktandır kafamı kurcalayan bir şey var. Niçin insanlar birbirlerine karşı açık yürekli davranmıyorlar? Neden en iyi insan bile karşısındakinden bir şeyler gizliyor, bütün düşündüklerini açıklamıyor? Sözlerimizin yabana atılmadığını bildiğimiz zamanlar bile neden içimizden geçenleri olduğu gibi söylemiyoruz? Neden herkes olduğundan sert görünmek istiyor? Duygularını hemen açığa vurursa altta kalacakmış, küçük düşürülecekmiş gibi bir korkuya kapılıyor?.. Ulu Tanrım! O ne uzun, mutlu bir andı! Bir insana böyle bir an yaşam boyu yetmez mi?
beyaz geceler
“Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku...Ben şimdiye kadar herşeyden çok kitaplarımı severdim.Bundan sonra her şeyden çok seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz.İnsan muhitin bayağı ,manasız,soğuk tesirleriden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir.Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu.Fakat bu yetmiyor .Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim.Çünkü candan bir insanım yoktu.Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin”
“Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir.Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek.Başka bir insanı bahtiyar edebilmek ,kendini bahtiyar edebilmekte daha güç fakat daha insancadır.Bugün böyle düşünenlere saf hatta enayi derler.Fakat ne derlerse desinler ,biz kalbimizin ve kafamızın doğru bulduğu şeyleri etrafın ne dediğine bakmadan yapmalıyız.”
Barajlar gibidir aşk biliyorum. Bir zerre suyun sızabileceği bir çatlak bırakırsanız,bu su duvarları yavaş yavaş kemirir ve öyle bir an gelir ki, akıntının gücünü artık kimse denetleyemez. Duvarlar yıkılacak olursa, aşk efendi olarak her şeye el koyar; neyi yapabilirim, neyi yapamam, sevdiğim kişiyi yanımda tutabilir miyim, tutamaz mıyım, gibi sorular artık boşunadır. Aşık olmak denetimi elinden kaçırmak demektir.
Hayatınızın enleri hakkında hiç düşünür müsünüz bilmem,en sevilen kitap en sevilen film gibi.
Ben en sevdiğim kitaba daha okumadan karar vermiştim. Kapak resmine ve arka yazısını okuduktan sonra,bu benim hayatım boyunca en sevdiğim kitap olacak biliyorum dedim.
Bir aşk hikayesi alt tarafı belki,çoğu romanda olduğu gibi ama ben o aşkı okumadım,ben o aşkı yaşadım.
Kitap boyunca anlatıcının ismi hiç geçmiyor gerçekten tuhaf. Bitirdiğimde,ne kadar benziyoruz şey'le sanki benim kalbimden çıkanları yazmış,adına nasıl dikkat etmemişim hayret diye kitabı karıştırmaya başlıyorum. O kadar konsantre okumuşum ki adının olmadığını o zaman anlıyorum. Her sayfada altını çizecek bir şeyler bulduğum,her okuduğumda beni tatlı tatlı gülümseten,biricik aşk hikayesi,canım kitabım..
Ve ben hiç başucumda müzik olmadan uyuyamam.
- He said your heart... ...is like a clock measuring time... 44 00:04:17,132 --> 00:04:21,386 ...and one's emotional state determines the flow of time. 45 00:04:21,470 --> 00:04:23,347 It speeds it up or slows it down. 46 00:04:23,805 --> 00:04:27,726 - So, time is a personal thing. - Sure. 47 00:04:27,809 --> 00:04:30,354 Time is an emotional thing. That's what you're saying. 48 00:04:30,437 --> 00:04:34,274 It's true. Don't bad things always seem to last longer than good ones? 49 00:04:35,067 --> 00:04:37,861 But good things seem to just fly by... 50 00:04:38,612 --> 00:04:40,739 ...like the best times in life. 51 00:04:41,240 --> 00:04:43,492 Like what? 52 00:04:44,243 --> 00:04:46,870 - Like... - Like falling in love.
happy accidents/clock
Düz bir yolda yürüyor olsaydın, tüm ilerleme isteğine rağmen hâlâ gerisin geriye gitseydin, o zaman bu çaresiz bir durum olurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir, o zaman da umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur. 16. Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.
kafka aforizmalardan notlar