Geride bıraktığımız 2017 yılında Şili’den Akdeniz’e, Rusya’dan Kanada’ya ve hatta Grönland’a kadar dünyanın bir çok yeri olağandışı aktiflikte bir yangın mevsimi geçirdi. Peki acaba bu durum gelecekte yaşanacakların bir habercisi mi?
Şili 2017’nin henüz başlangıcı olan Ocak ve Şubat aylarında ,başbakan Michelle Bachelet’in de açıklamasında söylediği gibi, ülke tarihinin en büyük orman felaketini yaşadı. Ülke bu tarz orman yangınlarıyla mücadele etmek için yeterince donanımlı değildi. Bu durum hükümeti olağanüstü hal ilan etmeye ve ABD, Fransa, Peru ve Meksika’dan gelen yardımları kabul etmeye itti. Bu dönemde toplam 364.000 hektardan fazla alan yandı. Bu olağandışı yangın mevsimini mümkün kılan şeylerden biri uzun dönemli kuraklığın yüksek sıcaklıklarla bir araya gelmesiydi. Bir diğer sebep ise yüksek derecede yanıcı bir ağaç türü olan okaliptüs ve çam gibi türlerle yapılan tek tip ağaçlandırma çalışmaları olarak düşünülüyor.
Güney Avrupa da bu yıl sıradışı bir yangın mevsimi geçiren bölgelerden bir tanesiydi. Avrupa Orman Yangınları Bilgi Sisteminden (European Forest Fire Information System - EFFIS) alınan bilgilere göre 2017 yılında bölgede toplam 622.000 hektarlık alan yandı. Bu miktar 2008-2016 ortalaması olan 228.000 hektar ile karşılaştırıldığında durumun ne kadar sıradışı olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Bazı yangınlar Fransa’nın Nice ve Hırvatistan’ın tarihi Split şehri etrafında ciddi zararlara neden oldu. Portekiz de bu yangınlardan kötü şekilde etkilenen ülkeler arasında en başlarda yer aldı. Ülke sınırların içerisinde toplam 141.000 hektarlık alan yangınlardan etkilenirken, 60 kişi hayatını kaybetti. Yangın mevsimi sırasında bir dönem Portekiz’in merkezinde bir köy olan Maçao alevler ve duman tarafından tamamen sarılmıştı.
Amerika Birleşik Devletleri de California, Colarodo, Idaho, Montana, Nevada, Oregon, Utah, Washington ve Wyoming ile olağandışı bir mevsim yaşadı ve toplam 324.000 hektarlık arazi bu yangınlardan zarar gördü. Bu yazının yazıldığı sırada Kuzey California’daki yangınlar hala devam ediyor. Bu yangınlar 23 kişininin ölümüne sebep olurken, bir çok kişinin kaybolmasına ve 20.000’den fazla insan önlem amaçlı olarak tahliye edilmesine yol açtı.
Fakat belki de en süpriz olanı buzullarla kaplı Grönland’ın batı kıyılarında Ağustos ayında görülen yangınlar. Bu yangınlar -turba yangını- Grönland’da bir ilk değil fakat bu senekilerin farkı daha önceki yıllara nazaran daha büyük olması. Bu yangınların buzullarda gömülü bazı parçacıkları ortaya çıkarak buzul kaybını hızlandırma riski de var. Bu durum Grönland’ın yangın aktivitesinde yaşanacak olası bir artışın doğurucağı önemli sonuçlardan sadece bir tanesi.
Peki bütün bu olaylardan ne gibi dersler çıkarmalıyız?
Yangın özellikle yukarıda bahsedilen bölgelerde -Grönland hariç- doğal ve kaçınılmaz bir olay olmanın yanı sıra ekosistem içinde de bir çok hayati fonksiyona sahip. Fakat 2017 yangın mevsimi durumun ne kadar yıkıcı, insan sağlığı ve hayatına karşı olduğu gibi maddi olarak da çok büyük bir tehlike olabileceğini gösteriyor. Üstelik gelişmiş ve zengin ülkelerde bile! İklim yangın riskini kontrol eden bir çok faktörden sadece bir tanesi. Fakat uygun iklimsel şartlar yangın riskinin artmasına ve çok kolay bir şekilde yayılmasına sebep oluyor. Genelde artan şey yangın sayısından ziyade yangının şiddeti ve büyüklüğü oluyor. Bu durum yangının bir kez başladıktan sonra çok uzun sürmesinin sonucu. Bununla birlikte yıldırımlar da yangın çıkma olasılığını etkiliyor (Veraverbeke, ve ark., 2017). Arazi kullanımı, yangın önleme aktiviteleri, artan nüfus yoğunluğu gibi bir çok diğer faktör de insan yaşamına ve şehirlere olan yangın tehlikesini arttırıyor (Knorr, W., ve ark., 2016). Bu yıl yaşanan yangın mevsimi —her ne kadar bazı bölgesel rekorlar olsa da— daha önce hiç görülmemiş değil. Fakat kurak ve sıcak şartların etkilediği düşünülen 2017 yangın mevsimi gibi durumlar, gelecekte iklim değişikliği ile daha sık yaşanacak gibi duruyor. Bu sene yaşananların mevcut yangını yönetme yeteneklerimizi nasıl test ettiğini düşündüğümüzde, geleceğe pek rahatlatıcı bakamıyoruz.
Bütün bunlara ek olarak insan sağlığına, hayatına ve yaşadığımız çevreye büyük bir tehdit olan yangınlar, bazı ekosistemler için çok ciddi bir öneme sahip. Şöyle ki; yangın, ekosistem ve karbon dengesini sağlayan önemli ve doğal bir müdahale etmeni (disturbance). Yangınlar atmosfere yüksek miktarda karbondioksit salınımına neden oluyor, ekosistem üretkenliğini bozuyor ve böylece karbon emilim kapasitesini azaltıyor. Yangın riskininin dinamiklerini anlamak karasal karbon depoları, kaynakları ve onların iklim değişikliği ile olan ilişkisini daha iyi anlamak için önemli. Özellikle, tek tip ağaçlandırma yapılan alanlarının yangına olan hassasiyeti, Şili’de olduğu gibi, ağaçlandırma çalışmalarının sürdürülebilirliği hakkında şüpheler doğuruyor.
Şimdilerde 2017 yangın mevsimi olağandışı gözükse de bu gibi olaylar gelecekte daha sık olarak gerçekleşecek. Bu durum şu anda yetersiz olduğunu anladığımız yangın yönetim olanak ve kaynaklarımızı yeniden düzenlememizi gerektirecek. Geçtiğimiz yangın mevsiminden bu düzenlemeleri yaparken yardımcı olması için bir çok ders çıkarılmalıdır. İklim değişikliği yangın riskini arttıran bir çok faktörler sadece birisi fakat şimdiden Grönland gibi daha önce yangınların ender ve küçük olduğu bölgeleri etkiliyor olabilir. Dünyayı gözetleyen uydu sistemleri ve aynı zamanda yer üstündeki kaynaklar değişen yangınların insanlığa ve doğaya karşı olan doğrudan ve dolaylı risklerini yönetmeye çalışırken her zamankinden daha değerli olacak.
Çeviri notu: Bu yazının orijinali Nature Climate Change dergisinin Kasım 2017 sayısında Editör notu olarak yayınlanmıştır. Çeviriden kaynaklanan ufak anlam kaymaları olabilir.
Kundakçı kuşlar ateşi kullanmayı insanlardan önce mi keşfetti?
Daha önce sadece insanlara ait bir özellik olduğu düşünülen ateşi kontrol etme davranışının kuşlar tarafından da sergilendiği konuşuluyor. Çalışmaya göre bazı kuşlar avlarını saklandığı yerden çıkarmak için bilerek ve isteyerek orman yangınlarının yayılmasını sağlıyor.
Çalışmayı yürüten kuşbilimci Bob Gosford’a göre Avustralya’daki kuşların ateşi kullandığına dair bir çok bilgi var. Bu bilgilerin çoğu Kuzey Avustralya’da yer alan tropikal savanlarda orman yangınlarıyla uğraşan aborjin koruculardan geliyor. Şimdiye kadar bu davranışı gösterdiği söylenen 3 kuş türü var: karaçaylak (Milvus migrans), kahverengi doğan (Falco berigora) ve İngilizce adı whistling kites (Haliastur sphenurus) olan ve bölgede görülen bir avcı kuş türü daha.
Araştırmacıların iddiasına göre kuşlar yanan odun parçalarını alıp yangın başlatmak istedikleri yere bırakıyor. Böylece avlarını saklandıkları yerden çıkararak tuzağa düşürüyorlar.
Fotoğraf telif: Auscape International Pty Ltd/Alamy Stock Photo
Türkçe çevirisi düzgün oldu mu bilmiyorum ama orjinal adı Swiss Government Excellence Scholarship. Yaklaşık bir sene önce bu bursla İsviçre’ye gelip doktoraya başladım. Sonrasında tanıdık tanımadık bir çok insana bursla ilgili sorularını cevaplayıp, bilgi verdim ve en sonunda rehberimsi bir şey hazırlamanın faydalı olacağına karar verdim.
Başlamadan önce küçük bir uyarı: bu bilgilerin hepsi benim bursu kazandığım 2016 yılına ait. Yeni başvurular Eylül ayında başlayacak ve yeni bilgileri yayınladığında bazı değişiklikler olabilir.
Eğer yazdıklarım dışında sorunuz olursa Twitter ya da mail aracılığıyla sorarsanız cevabı buraya ekleyebilirim.
Bursu kim veriyor?
İsviçre Hükümeti.
Burs hangi eğitim seviyelerinde, ne kadar süreyle veriliyor?
Üç seviyede veriliyor.
Doktora için verilen burs 3 yıl ama doğrudan 3 yıl deği, 1+1+1 şeklinde ve her sene sonunda uzatılıyor. Uzatılma kararı hocanıza bağlı. Yani ilk senenin sonunda hocanız performansınızı beğenmezse bursun geri kalanını alamayabilirsiniz.
İkinci burs yine doktora için ama sadece 1 yıllık değişim gibi ve önemli nokta bu bursun uzatılma ihtimali yok.
Üçüncü burs ise doktora sonrası araştırmacı pozisyonu için ve yine 1 yıllık. Değişim bursundaki gibi bu bursunda uzatılma ihtimali yok.
Hangisine başvuracağınızı siz seçiyorsunuz ve sonradan değiştirme gibi bir ihtimal yok. O yüzden özellikle doktoraya mı yoksa doktora değişim bursuna mı başvuracağınızı iyi düşünün derim. Toplamda 180 ülkede verilen burs, Türkiye için sadece 3 kişiye (1+1+1) veriliyor.
Bursun kapsamı nedir?
Burs temel olarak aylık 1920 İsviçre Frangı, sağlık sigortası, sadece ilk yıl için geçerli ulaşım indirim kartından oluşuyor ve sadece bir kez olmak üzere İsviçre’ye geldiğinizde verilen ekstra 300 franktan oluşuyor.
Bunların yanında diğer burs kazananlarla birlikte bir çok etkinliğe, organizasyona davetli oluyorsunuz. Bunlar akşam yemeği de olabiliyor, ünlü bir yazarın konuşması, doğa gezileri ya da balo gibi etkinlikler.
Başvuru aşaması nasıl?
Öncelikle burs dökümanında yazan ve İsviçre’de yer alan üniversitelerde çalışan bir hoca ile anlaşmanız gerekiyor. Sonrasında 5 sayfalık bir araştırma projesi yazmanız lazım. Bu araştırma projesinin bir taslağı var ve ona göre yazılması gerekiyor. Daha sonra araştırma planının da dahil olduğu gerekli dökümanları toplayarak başvuru yapıyorsunuz. Fakat kritik nokta burada: başvuruyu İsviçre’ye yapmıyorsunuz. Önce Türkiye’de ki İsviçre Konsolosluğuna başvuru yapacaksınız ve konsoluluk sizi bir mülakata alacak. Bu mülakatla ön eleme yapılıyor ve gerçek adaylar seçiliyor. Daha sonrasında seçilen adaylar İsviçre’de bir komisyona gönderiliyor ve kazanan kişi belli oluyor. Bir asil ve yedek kazanan aday oluyor.
Hangi kriterler önemli?
En önemli kriter yazdığınız proje. Bursun amaçlarından biri iki ülke arasında köprüler kurup, iş birlikleri yaratmak. Proje taslağında geldiğiniz ve gideceğiniz enstitülerin kazançları başlıklı bir bölüm var ve burada sizin İsviçre’ye gelmenizden Türkiye ve İsviçre’deki enstitülerin ne kazanacağını anlatmalısınız. Bana göre burası başvurudaki en önemli kriter. Bunun dışında öz geçmişiniz de önemli tabi.
Bu bilgilerin dışında genel bazı yorumlarım:
Sanırım en çok merak edilen şeyler arasında verdikleri paranın yetip yetmediğini sorusu vardır. Eğer çok yüksek yaşam standartlarınız yok ve öğrenci hali nedir biliyorsanız rahat bir şekilde yeter. Hatta biraz dişinizi sıkarsanız birikim bile yapabilirsiniz. Fakat alacağınız para standart bir doktora öğrencisi maaşının neredeyse yarısı. Eğer profesörünüzün gönlü sadece bu parayla geçinmenize el vermiyorsa size maaş vererek alacağınız toplam ücreti doktora öğrencisi maaşına çekebilir. Gönlü el vermiyorsa dedim çünkü bu tamamen hocanıza bağlı.
İngilizce ya da Almanca dil yeterlilik belgesi istenmiyor. Hocanızla konuşup, anlaşabildiğiniz ve projeyi yazabilmeniz önemli. Yeterlilik belgesi diye bir şeye gerek yok. Fakat bu bursa başvuru için geçerli eğer başvurduğunuz okul isterse onu bilemem. Benim durumumda ETH Zurich de istememişti. Bunun yanında Almanca biliyorsanız harika olur. Yok bilmiyorsanız ve eğer bursu kazanırsanız gelmeden önce kesinlikle Almanca öğrenmeye başlayın.
Bursla gelmenin bir çok avantajı var. Örneğin; ilk sene neredeyse bütün burs sahiplerine ev ayarlandı. Normalde evinizi kendiniz bulmanız gerekli ve İsviçre’de uygun fiyata düzgün bir ev bulmak biraz zor olabiliyor. Üstelik tamamen yabancı, Almanca konuşulan bir ülkede yol yordam bilmeden ev aramak nasıl bir işkencedir tahmin etmeye çalışın. Bu arada ev diyorum ama tek bir odayı kastediyorum. İsviçre’de konut kiraları çok yüksek ve bu yüzden öğrenciler hatta bir çok çalışan insan ev paylaşmayı tercih ediyor. Her ne kadar tüm isteklerinizi karşılayacaklarının garantisi olmamakla birlikte sadece ilk seneliğine de olsa size bu konuda yardımcı olmaya çalışıyorlar. İkinci sene size kalmış.
Bir diğer avantaj ise sağlık sigortasına para ödemiyorsunuz. Burada gerçekten pahalı bir mesele bu. Hele ki sadece bursla geçinmek zorundaysanız sağlık sigortasına para vermemek güzel olabiliyor. Sonuç olarak hem hangisini seçsem diye araştırma derdiniz hem de ekstra masraf gibi bir derdiniz olmuyor. Bu arada bir diğer not: sigortanız olsa bile Türkiye’deki gibi çok kapsamlı bir şey değil. Çok fazla hasta olmamaya, gerçekten acil olmadıkça doktora gitmemeye bakın. Mümkünse işinizi Türkiye’de halledin. Mesela gözlük alacaksanız Türkiye’den alın. Bilet + gözlük daha ucuza gelir ve üstüne sevdiklerinizi görmüş olursunuz.
Son olarak: size para ve bazı şeyler verip bırakmıyorlar. Bir sıkıntınız olduğunuzda burs ofisine gidip danışabiliyorsunuz. Çeşitli organizasyonlar ile diğer burs sahibi insanlarla tanışmanızı sağlayıp, rahat ve iyi bir ortamda olmanız adına ellerinden geleni yapıyorlar.
Bursa ait web sitesi: http://bit.ly/fcs_scholarship
Yakın dönemde uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı gördüm. İkimiz de aynı anda doktora öğrencisi olduk. Farklı konuları çalışıyorduk ama ikimiz de bilimin dünyası içindeydik. Kendisi bir süre sonra bilimi bırakıp Harvard hukuk okuluna gitti ve şu anda büyük bir çevre kuruluşunda avukatlık yapıyor. Sohbet sırasında konu neden doktorayı bıraktığına gelince “bana kendimi aptal gibi hissettiriyordu” dedi. Bir kaç yıl boyunca her gün aptal hissettikten sonra başka bir şey yapmaya karar vermiş.
Onu her zaman hayatımda gördüğüm en parlak insanlardan biri olarak düşündüm ve mevcut kariyeri de bu görüşümü destekliyor. Fakat söylediği şey beni rahatsız etmişti. Bir süre söylediği şey üzerine düşündüm. Sonra gerçek benim de suratıma çarptı. Bilim beni de aptal hissettiriyordu! Tek fark benim buna alışmış olmamdı. Hatta o kadar alışmıştım ki her gün kendimi aptal hissettirecek fırsatlar arıyordum. Bu his olmadan ne yapardım bilmiyorum. Hatta, hep bu şekilde olması gerektiğini düşünüyorum. Durun açıklayayım.
Neredeyse hepimizin bilimi sevme nedenlerinden biri ortaokulda ve lisede bilimde iyi olmamızdı. Bu, tek neden olamaz, fiziksel dünyanın anlaşılmasından büyülenmek ve yeni şeyler keşfetmeye duyulan haz da bunu etkilemiş olmalı. Fakat ortaokul ve lise bilimi demek dersler almak ve bu derslerin sınavlarında doğru cevapları yazmak anlamına geliyor. Eğer cevapları biliyorsanız, iyi sonuçlar alır ve zeki hissetmeye başlarsınız.
Doktora yani bir araştırma projesi yapmak zorunda olmanız tamamen farklı bir şey. Bu benim için korkutucu bir olay! Ben nasıl olur da önemli bir keşife yol açacak bilimsel soruyu bulup, sonuçları ikna edici olan bir deney yapıp, problemleri önceden tahmin edip onları henüz oluşmadan aşıp, bunu yapamadığımda ortaya çıkan problemleri çözerek başarılı bir deney yapabilirdim? Benim doktora çalışmam disiplinler arası bir projeydi ve bir süre boyunca ne zaman sorunlar karşılaşsam bölümdeki ilgili hocaların kafasını ütüledim. Bir keresinde Henry Taube (iki yıl sonra Nobel kazandı) bana onun alanıyla ilgili olan problemimi nasıl çözeceğini bilmediğini söylemişti. Üçüncü sınıfta bir doktora öğrencisi olarak Taube’nin benden 1000 kat (en az) daha fazla bilgiye sahip olduğunu düşünüyordum, eğer cevabı o bilmiyorsa kimse bilmiyordur!
Sonra acı gerçekle yüzleştim: kimse bilmiyordu! Aslında tam da bu yüzden bir araştırma konusuydu. Konu benim araştırma konum olduğu için çözmesi de bana kalmıştı. Bir kere bu gerçekle yüzleşince sorunu bir kaç gün içinde çözdüm (aslında çok zor değildi, sadece bir kaç kez denemem gerekiyordu). Buradaki ders bilmediğim şeylerin ne kadar fazla olduğuydu, aslında sonsuzdu. Bunu farketmek benim cesaretimi kırmak yerine beni özgürleştirdi. Eğer cahilliğimiz sonsuz ise yapılacak tek şey yapabileceğimiz en iyi şekilde bununla savaşmaktı.
Doktora programlarımız öğrencilere iki kötülük yapıyor. Birincisi, onlara araştırma yapmanın ne kadar zor olduğunu anlatamıyoruz. Hele iyi bir araştırma yapmanın ne kadar çok daha zor olduğunu hiç anlatamıyoruz. En zor dersleri almaktan çok daha zor. Araştırma yapmayı bu kadar zor kılan şey ise bilinmezlikler. Biz aslında ne yaptığımızı bilmiyoruz! Sonuçları alana kadar doğru soruları sorduğumuzdan, doğru deneyi yaptığımızdan asla emin olamıyoruz. Bunların yanında proje desteği ve iyi dergilerde yayın yapma baskısı da işi iyice zorlaştırıyor. Fakat bütün bunların ötesinde, önemi bir araştırma yapmak zaten zor ve bölüm, enstitü ya da bilimsel politikaları değiştirmek bunu azaltmayacak.
İkincisi, biz öğrencilerimizi üretken aptal olmayı öğretemiyoruz. Bu ne demek? Eğer kendimizi aptal hissetmiyorsak bir şey denemiyoruz demek. Burada “göreceli aptallıktan” yani sınıfta bir öğrencinin notları okuması, üzerine düşünmesi ve sınavdan yüksek not alırken diğerinin bunları yapmamasından bahsetmiyorum. Ayrıca çok parlak olan ama yetenekleriyle uyuşmayan alanlarda çalışan insanlardan da bahsetmiyorum. Bilim “mutlak aptallıkla” karşı karşıya gelmeyi içerir. Bu aptallık, kendi yolumuzu bilinmezliğin içine atmaya neden olan varoluşçu bir gerçektir. Tez öncesi ve tez sınavları ancak komite öğrenciden yanlış cevaplar aldığı ya da öğrenci “bilmiyorum” dediği zaman amacına ulaşır. Sınavın amacı öğrencinin bütün soruları bilmesi değildir. Eğer öyle oluyorsa bu, fakültenin sınav konusunda başarısız olduğunu gösterir. Amaç, öğrencinin eksiklerini belirlemek, nerede çalışması gerektiğini ve biraz da öğrencinin üstlenmek üzere olduğu araştırma projesinde yeterli bilgiye sahip olup olmadığını görmek.
Üretken aptallık bilerek cahil kalmak demektir. Bizi cahil yerine koyan önemli sorulara odaklanmak demektir. Bilim hakkındaki güzel şeylerden biri bize yanlış cevaplar aldığımızda bu cevaptan bir şey öğrendiğimiz takdirde bunun sorun olmadığını öğretmesidir. Hiç şüphe yok ki sürekli doğru cevapları alan bir öğrenci için bunu yapmak çok zor olacaktır. Mutlaka bir miktar güven ve duygusal dayanıklılık yardımcı olur fakat bence bilimsel eğitim, çok büyük bir değişimi yani diğer insanların bir zamanlar keşfettiğinden, kendi keşiflerini yaratmaya kadar olan şeyleri kolaylaştırmak için daha fazlasını yapabilir. Aptal olmamızla ne kadar az sorumuz olursa bilinmeyenin derinliklerinde büyük keşifler yapma olasılığımız o kadar artar.
Not: Çeviriden kaynaklanan anlam kaymaları olabilir. Böyle bir durum hissederseniz yazının orjinaline göz atmanızı öneririm.
Çeviri kaynağı: The importance of stupidity in scientific research http://bit.ly/2kjTp50
Bilim insanları kambur balinaların neden çeşitli deniz canlılarını orkalara (katil balina) yem olmaktan kurtardığını açıklamaya çalışıyor.
Kambur balinaların, orkaların avlanmasını engellediğine dair bir çok kayıt -kesin olmak gerekirse 115 adet- var. Araştırmacılar, bu davranışın balinalarda kökleşmiş korumacı davranış olma potansiyeli taşıdığını düşünse de kimse bundan emin değil.
Yunusların stres altındaki türdaşlarına ve insanlar da dahil olmak üzere diğer türden canlılara yardım ettiğine dair bir çok kayıt yıllardır konuşuluyor. Fakat yeni kayıtlar kambur balinaların orkalar tarafından saldıraya uğrayan canlılara yardım ettiğini gösteriyor ki bu bambaşka bir olay.
Olayın ne kadar garip olduğunu açıklamak için yaşanmış bir olaya bakalım. Mother Nature Network ekibinden Bray Nelson anlatıyor:
2009 yılında bir grup orka Antarktika yakınlarında bir buzulun üstüne sıkışmış bir foku avlamaya çalışıyordu. Orkalar buzulu devirmeyi başardıktan sonra devasa bir kambur balina, orkaların önüne çıkıp onların saldırılarını önledi. Her ne kadar şans eseri olabilecek bir şey gibi gözükse de kambur balina sadece onları engellemekle yetinmedi ve foku sırtına alıp, sırtını da suyun üzerinde tutarak foku orkalardan korudu.
Bu örnek -fazlasıyla garip olduğu gerçeğiyle birlikte- kambur balinaların bu canlıları kurtarırken ne yaptıklarının gayet farkında olduğunun çok net bir kanıtı.
Kambur balinaların bu gibi kurtarma davranışları gerek ciddi yaralanma risklerini almasından gerekse de harcadıkları zaman ve enerji açısından düşünüldüğünde büyük riskler taşıyor.
Araştırmacılar şimdi bu davranışın altında yatan nedeni merak ediyor. Sonuçta kambur balinalar denizdeki “iyi insan” olarak bir şey kazanmayacak. Yardım ediyorlar fakat neden?
Daha fazla ayrıntıyı merak edenler yazının devamını okuyabilir: http://bit.ly/2b4fCyF
Sibirya önce sıcak hava dalgaları tarafından vuruldu, sonra şarbon.
Bu yıl Rusya’nın güneyindeki Yamal tundraları yüksek sıcaklıklarla kavruldu. Sibirya’da bazı bölgeler, normalden 5 santigrat derece daha sıcaktı. Bu sıcakların erittiği permafrostlar metan gazı salınmasına neden olurken, rekor sayıda yangın da Rus çayırlıklarını kavurdu.
Fakat bütün bunların yanında pek de alışık olunmayan bir durum daha yaşandı: şarbon. Salgının 75 yıl önce ölmüş bir geyik cesedinden yayıldığı düşünülüyor. Buzulda donmuş olan ceset, buzulun erimesiyle ortaya çıkınca bakteri tekrar ortaya çıktı.
Dördü çocuk olmak üzere toplamda 13 kişinin hastaneye kaldırıldığı salgında yaban hayatına etki daha yıkıcı oldu. Yerel kaynaklar 1500′e yakın geyiğin salgın yüzünden öldüğünü söylüyor. Çobanların karantinaya alınması söz konusuyken bir çok yerli de bölgeden taşınmaya teşvik ediliyor. Ayrıca bölge valisi Dmitry Kobylkin olağanüstü hal ilan etti ve bölgede gerekli tüm önlemlerin alındığını söyledi.
Missouri üniversitesinde bakteriyolog olan George Stewart, bu organizmanın soğuk şartlar altında spor haline geçtiğini söyledi. Spor halindeyken sıcaklıkların yükselmesini bekliyor ve sıcaklık eşik değerini geçtiğinde bu halden çıkarak aktif ve enfekte edici duruma ulaşıyorlar. Bu canlıların permafrostlar içinde 105 yıla kadar hayatta kalabildiği de onlar hakkında bilinenler arasında yer alıyor.
Kaynak ve ileri okuma:
Anthrax sickens 13 in western Siberia, and a thawed-out reindeer corpse may be to blame - The Washington Post http://wapo.st/2axoOLU
MU researcher aids new anthrax detection development | columbiamissourian.com http://bit.ly/2aEVSBb
İklimsel felaketler etnik çeşitliliğin fazla olduğu ülkelerde silahlı çatışma riskini arttırıyor
Yeni yayınlanan bir çalışmaya göre sıcak hava dalgası ve kuraklık gibi iklim olayları, etnik açıdan yüksek çeşitliliğe sahip ülkelerde silahlı çatışma riskini arttırıyor.
Araştırmacılar, son 30 yılın verisini yeni istatistiksel yöntemlerle analiz ederek böyle bir sonuca ulaştı. Her olayın altında yatan bir çok çeşitli faktör bulunsa da etnik açıdan yüksek çeşitliliğe sahip ülkelerdeki silahlı şiddet olaylarındaki artışın belki de gerginliği arttıran bu doğal felaketlerle ilgisi olduğu ortaya çıktı.
İklim değişikliğinden dolayı sıcak hava dalgaları ve kuraklık gibi olayların sayısının artacağını göz önünde bulundurduğumuzda, bu çalışmanın sonuçları güvenlik güçlerine gelecekteki planlarında yardımcı olabilir.
Dünyanın bu yüzyıl içinde vereceği kararlar dev Antarktik buzullarının kaderini belirleyecek. Nature dergisinde geçtiğimiz hafta yayınlanan bir makaleye göre artan sera gazı emisyonları önümüzdeki on yıllarda Antarktika’da ki buzulların geri dönüşü olmayan bir şekilde kırılmasına ve deniz seviyelerinin 2100 yılına kadar 1 metreden, 2500 yılına kadar ise 15 metreden fazla yükselmesine neden olacağını gösterdi.
Çalışmanın yazarlarından Rob DeConto “Bu, adeta dünyanın uzaydan görünüşünü yeniden düzenlemek gibi” diyor. Modele göre bir de iyi haber var. Eğer sera gazı salınımları hızlı bir şekilde ortalama sıcaklık artışını 2 °C’ye sabitleyecek şekilde düşürülürse Antarktik erimelerinden kaynaklı çok az bir yükselme yaşanacak.
Bu yeni araştırma Antarktik buzullarının bir zamanlar düşünüldüğünden daha az stabil olduğu gerçeğini doğrulayan çalışmalardan sadece bir tanesi. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), 2013 yılında hazırladığı raporda Antarktik erimelerinin 2100 yılına kadar sadece bir kaç cm yükselmeye neden olacağını hesaplamıştı. Fakat bilim insanları okyanus ve atmosfer ilişkilerini daha iyi anladıkça geleceğe yönelik tahminlerin dehşeti de artmaya başladı.
De Conto ve eş-yazar David Pollard, geliştirdikleri bu yeni model ısınan okyanusların neden olduğu buzul kaybını da göz önünde bulunduruyor. Basitçe özetlemek gerekirse ısınan akıntılar buzulları alttan altan yiyerek parçalıyor.
Araştırmacılar bunu göz önünde bulundurduklarında daha önceki çalışmalarda çok belirgin olmayan bazı jeolojik periyotları daha iyi simüle ettiklerini gördüler. Örneğin, son buzul çağı başlamadan 130.000 - 115.000 yıl önce, ortalama deniz seviyesi 6-9 metre daha yüksek olmasına rağmen atmosferik karbondioksit seviyesi bugünden %30 daha düşük, 3 milyon yıl önce ise karbondioksit seviyesi neredeyse bugünle eş olmasına rağmen okyanusların 10-30 kat daha yüksek olduğu bulunmuştu.
Not: Burada bir istatistik bilimci George Box’ın bir sözünü hatırlamakta fayda var:
“Esasında tüm modeller yanlıştır, fakat bazıları yararlıdır.”
Daha fazlası ve haberin orjinali:
Antarctic model raises prospect of unstoppable ice collapse : Nature News & Comment http://bit.ly/1ZTHEOZ
Contribution of Antarctica to past and future sea-level rise : Nature : Nature Publishing Group http://bit.ly/237JsFZ
İklim Değişikliği Gelecek Buzul Çağını Geciktiriyor
Bilim insanları sık sık küresel ısınmanın uzun dönemli etkileri konusunda uyarılarda bulunuyor. Fakat son yapılan bir çalışma karbon ayak izimizin neden olduğu iklim değişikliğinin inanılması güç bir ölçekte etkili olduğunu ortaya çıkardı.
Araştırmacılara göre atmosferdeki karbondioksit seviyesi dünyanın buzul çağ döngüsünü bozuyor. Buna göre dünyanın bir sonraki buzul döneme girmesi iki kat gecikecek.
İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin etkileri olmasa bile bir sonraki buzul çağının 50.000 yıldan önce başlaması beklenmiyordu. Fakat bu çalışma atmosferde biriken karbondioksitin bunu 50.000 yıl daha öteleyeceğini söylüyor.
Bir başka deyişle fosil yakıtların kullanımı gezegenimizin buzul çağlarına ait doğal ritmi bozuyor. Eğer araştırma doğruysa bu önümüzdeki 100.000 yıl boyunca buzul çağı gerçekleşmeyecek anlamına geliyor. İnsanlık olarak dünyayı şekillendiren bir mekanizmayı döngüsünden çıkarmamız akıllara durgunluk veren bir olay.
Postdam Enstitüsünde yönetici olan Hans Joachim Schellnhuber yaptığı açıklamada “buzul çağlar dünyayı şekillendiren diğer bütün güçlerden farklıbir şekilde küresel anlamda hem gezegeni hem de medeniyetimizi şekillendirdi. Örneğin, şu an var olan verimli toprakları son buzul çağına borçlu olduğumuz gibi buzulları, akarsuları, fiyortları ve gölleri de son buzul çağı ortaya çıkardı. Fakat kullandığımız fosil yakıtlardan çıkan karbondioksitle birlikte gezegenin gelecekte nasıl şekilleneceğine müdahale etmiş oluyoruz” dedi.
Araştırma, daha önce yapılan gezegenin insan aktivitelerine bağlı olarak “Antroposen” adında yeni bir jeolojik çağa girdiğini söyleyen bilim adamlarını da destekler nitelikte. Antroposen Çağı konusunda daha önce çevirdiğim haber: http://bit.ly/1ORbro3
Kaynak ve ileri okuma:
Buz Çağlarının Başrol Oyuncusu: Milankovitch Döngüleri | Açık Bilim http://bit.ly/1DHiIz3
Critical insolation–CO2 relation for diagnosing past and future glacial inception http://bit.ly/1OR9CHL
Human impact on the planet qualifies as a new geological epoch, say scientists http://bit.ly/1Ptxj55
Human-made climate change has suppressed the next ice age, researchers say http://bit.ly/1URFqfF
İklim Değişikliği Amerika’da Orman Yangınlarını Körükledi
Geçtiğimiz yıl Amerika’da 41 milyon km2′lik ormanlık alan yandı. Bu, 2015 yılını tarihin en şiddetli ve en pahalı yangın mevsimi yapıyor. ABD Yangınla Mücadele Ajansı üç kez yangın söndürme dışındaki faaliyetlere ayrılan bütçeden borç almak zorunda kaldı. Yıl boyunca yangın söndürme faaliyetlerine tam 2.6 milyar dolar harcandı. Bu miktar ajansın bütçesinin %52′sine denk geliyor. Bilim insanları, Amerika’da rekorlar kıran 2015 yılı yangın mevsimiyle iklim değişikliği arasında bir ilişki olduğunu söylüyor.
Değişen iklimin yangınlar üzerindeki tam etkisini anlamak onyıllarca sürmüş olan yangın engellemeye yönelik çalışmalar ve orman yönetim politikaları dolayısıyla çok zor bir hale gelmiş durumda. Fakat uzmanlar daha sıcak ve daha kurak bir iklimin bu etki üzerinde merkezi bir rolü olduğu konusunda görüş birliği sağlamış durumda.
Alaska Ormancılık Departmanından Tim Mowry yangın mevsimlerinin daha erken başlayıp daha uzun sürdüğünü ve daha çok alanın yandığını söylüyor. Bir yıl önce Alaska Ormancılık Departmanı resmi yangın mevsimini 1 Mayıs tarihinden 1 Nisan’a çekmek zorunda kaldı. Mowry ayrıca iklim değişikliğinin etkisini anlatmanın zor olduğuna fakat en zararlı 10 yangın mevsiminden 4 tanesinin 2004 yılından bu yana yaşandığını söylüyor. Bu durum, bize o tarihten bu yana bir şeylerin değiştiğini ifade etmeli diye ekliyor.
Batı Amerika’da çeşitli faktörlerin birleşimi şiddetli bir yangın mevsimine yol açtı. Yüksek ilkbahar sıcaklıkları, uzun süren kuraklıklar, şiddetli rüzgarlar ve yağışlardaki değişiklikler buna yol açan nedenler arasında yer alıyor. Bir yangın ekolojisi profesörü olan Penelope Morgan “iklim değişikliğinin özellikle Batı Amerika’da yangınları etkilediğine şüphe olmadığını” söylüyor. Profesör, çalışma alanı Idaho için 1984 yılından bu yana yangın mevsimlerinin 32 gün uzadığını da belirtiyor.
Bilim insanlarına göre kuraklıkların da yaşananlarda etkisi var. Hızlı kuruyan vejetasyon, yangının etkilerine karşı daha az dirençli oluyor. Bu da gelecekte yaşanacak kuraklıkların önemini arttırıyor.
Bütün bu veriler yangının gelecek dünyamızda ne kadar önemli bir yeri olduğuna işaret ediyor. Ekologlar ve iklimbilimciler başta olmak üzere birçok disiplinden bilim insanları yangının etkilerini ve iklimimizle olan ilişkisini anlamaya çalışıyor. Fakat sadece bu çabalar yeterli değil. En az bu çabalar kadar önemli olan şey bilim insanlarının elde ettiği bilgilerin politikacılar ve yöneticiler tarafından uygulanıyor olması. Aksi takdirde gelecek ormanlarımız açısından pek iç acıcı gözükmüyor.
Bir çoğumuz yatağa gitmeden önce cep telefonlarına bakmanın kötü bir şey olduğunu bilmemize rağmen bunu sürdürmeye devam ediyoruz. Çünkü gün sonunda arkadaşlarımızın ne yaptığını öğrenmek gerçekten çok önemli...Fakat durum tahmin ettiğimizden daha ciddi.
Bu konuda temel problem sikardiyen ritimden doğuyor. Sirkadiyen ritim, ışığa bağlı olarak vücudunuzun salgıladığı hormonları kontrol eden bir sistem. Yatmadan önce telefonunuzu kontrol ettiğinizde telefonun gözlerinize yolladığı fotonlar beyninize kendinizi yorgun hissettirecek hormon olan melatonini salgılamamasını söylüyor.
Bu sizin daha uzun süre uyanık kalmanıza neden oluyor, dolayısıyla telefonunuzu daha uzun süre karıştırmaya başlıyorsunuz. Bir zaman sonra artık beyniniz yeter dediğinde ise uyku zamanınızın bir kısmı çoktan uçmuş oluyor. Bunu düzenli olarak yaptığınızda her gün ihtiyacınız olan uyku süresinden çalmış oluyorsunuz.
Şimdi bu anlatılan çok kötü gelmeyebilir fakat araştıramacılar uykunun neden bu kadar önemli olduğunu yeni yeni anlamaya başladılar yani bundan sonrası asıl önemli kısım. 7 ile 9 saat arasındaki uyku sadece aktif nöronlarımızı dinlendirmekle kalmıyor bunun yanında gün boyunca beynimizdeki nörotoksinleri temizleyen glia hücrelerini de destekliyor. Yeterli uykuyu almadığınız durumlarda bu glia hücreleri görevlerini yapamıyor ve sonuç olarak ortaya hafıza bozukluğu, dikkat eksikliği gibi sorunlar çıkıyor.
Tabi bir de ihtiyacımızdan az uykunun metabolizmaya olan etkisi var. Yetersiz uyku insanlardaki insülin direncini arttırıyor. Sağlıklı insanlar şeker aldığında vücut insülin salgılayıp daha fazla şekere ihtiyaç duymadığını söyler. Fakat insülin direnci artınca hücreler yollanan bu sinyale karşı duyarsızlaşıyor ve bunun sonucunda kilo alma ve şeker hastalığı gibi bir çok sağlık problemi ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak araştırmacılar yatmadan en az 1 saat önce telefon ekranlarından uzaklaşmayı öneriyor. Bütün bunları öğrendikten sonra gece saat 1′de zombi gibi cep telefonunuzdan Facebook’ta aşağı yukarı sürükleme yapıyorsanız ve hala neden uyuyamıyorum diye hayıflanıyorsanız kendinizden başkasını suçlamayın. Bilim uyardı...
Ege Üniversitesi Doğukan Yavaşlı ve ekibinin NASA Goddard Space Flight Center bilim insanlarıyla birlikte yaptığı araştırmanın sonucuna göre, 1970 yılından bu yana Türkiye’de dağların zirvesinde yer alan buzulların yarısı tamamen yok oldu. Doğukan Doğu Yavaşlı liderliğinde yapılan çalışma Remote Sensing of Environment adlı dergide yayınlandı.
Kapak resmi olan harita Türkiye’de yer alan 14 büyük buzulun 1970 yılından bu yana yok oluş oranını gösteriyor. Son 40 yılda buzulların kapladığı alan 25 km2′den 10.85 km2′ye düştü. Bu buzullardan 5 tanesi ise tamamen yok oldu.
Günümüzde Türkiye’nin en büyük buzulları ülkenin doğusunda -haritada en uçta yer alan iki nokta- yer alıyor, Ağrı ve Uludoruk buzulları. Bu iki buzul toplam buzul alanının büyük kısmını oluşturuyor.
Yavaşlı ve arkadaşları 1972 ve 2013 yılları arasındaki 72 Landsat, 5 ASTER ve 41 yüksek çözünürlüklü ticari uydu görüntüsünü inceledi. Bu sayede buzulların 1970 ve 2013 yılları arasındaki boyutlarını hesapladılar.
NASA’nın yayınladığı raporda Süphan dağı buzuluna özellikle yer verilmiş. Süphan dağı buzulu Türkiye’nin küçük sayılabilecek buzullarından bir tanesi. Raporda 2014 yazı ve 1970 yazına ait ters renklendirme yöntemiyle düzenlenmiş iki fotoğraf yer alıyor. Süphan dağı bu 44 yıllık dönemde buzul kütlesinin %75′lik bir kısmını kaybetti. Kalan buzullar ise küçük ve parçalı bir halde.
dipnot: kırmızı renkler vejetasyonu temsil ediyor.
1970
2014
İleri Okuma ve Kaynaklar
Turkish Glaciers Shrink By Half
Change in the glacier extent in Turkey during the Landsat Era
Podcast, çok basitçe bir radyo programının bilgisayarlarımıza ya da mobil cihazlarımıza indirilebilir ve istediğimiz zaman dinleyebileceğimiz bir hale getirilmiş olmasıdır. Yurt dışında çok ciddi şekilde kullanılan bu sistem ülkemizde henüz o kadar yaygın olmamasına rağmen çok güzel yayınlar da yok değil. Dinlemeye değer olduğunu düşündüğüm bir kaç podcasti sizlerle paylaşmak istedim.
1- Bilim Kazanı
“Amacımız bilim camiasının Robin Hood’ları olmak, bilgiyi akademinin zengin fildişi kulesinden alıp halka sunmak.”
Kendi sitelerinde yazdıkları bu tanımlama ile ne kadar yaratıcı olduklarını ortaya koyuyorlar. Müthiş eğlenceli bir ekip ve gerçekten emek gösteriyorlar. Programları genellikle yarım saat. Sanırım programlarına bir ara verdiler fakat ortada ortalama yarım saatten, 35 bölümlük bir arşiv var.
internet adresi: http://bit.ly/1J4oe4F
2- Bahri Karaçay ile Bilim
Bilim kazanı ile karşılaştırıldığında daha kısa bir süresi olan, biraz daha “hap bilgi” diyebileceğimiz bir tarzda bir program. Fakat kendine has tarzı ile çok verimli bir podcast. Bahri Karaçay’ın TUBİTAK tarafından basılmış bir de kitabı var. Kitabın ismi “Yaşamın Sırrı DNA” ve fırsatınız olursa göz atmanızı öneririm.
internet adresi: http://bit.ly/1HO3J91
3- Bilim ve Teknik - Deutsche Welle
Deutsche Welle, Almanya'dan yurtdışına 30 farklı dilde radyo, TV ve internet üzerinden yayın yapan medya kuruluşudur. Türkçe olarak yaptıkları, maksimum 10 dakikalık, yayınlarla müthiş konuları dile getiriyorlar.
internet adresi: http://apple.co/1J4n0Gp
4- TeknoSeyir
Yine çok güzel bir ekip tarafından yapılan ve ağırlıklı olarak teknoloji içeriğine sahip bir podcast.
Arktik buzulları 25 şubatta maksimum büyüklüğe ulaştı. NASA’nın ölçümlerine göre 14.54 milyon kilometre karelik buzul alan, uydularla hesaplanmış en düşük buzul maksimum sınırları olarak kayda geçti. Ayrıca bu yıl buzul maksimuma 1981 ve 2010 yılları arası ortalama değeri olan 12 marttan 15 gün daha önce ulaşıldı. Bu daha önce yalnızca bir kez (1996) olmuştu.
Bu buzullar Arktik’te yüzen, erime ve donma mevsimleri olan bir buzul ağıdır. Sonbahar ve kış mevsiminde büyüyen buzullar, ilkbahar ve yaz mevsimlerinde eriyor. Erimeye başlamadan önce ulaşılan maksimum seviyeye buzul maksimum, büyümeye başlamadan önce ulaşılan en düşük seviyeye ise buzul minumum denir. Son yıllarda bu buzulların büyüme ve erime mevsimlerinde azalma eğilimi görülmekte.
NASA’nın İkizler Görevi: Kardeşlerden Biri Uzayda, Diğeri Dünyada
NASA'nın “One-Year Mission” görevi 27 Martta başlıyor. Astronot Scott Kelly 27 mart günü ateşlenecek roketle ISS'ye gidecek ve orada 1 yıl geçirecek. Aynı süre içinde genetik olarak aralarında hiç bir fark bulunmayan ikiz kardeşi Mark Kelly ise dünyada kalacak ve uzayda geçirilen zamanın astronotlar üzerine etkisi ikizler üzerinde yapılacak deneylerle araştırılacak. Bu etkilerin Mars’a gitme hedeflerine yardımcı olacağı kesin. Çünkü daha uzağa gittikçe insanların uzayda geçirdiği süre attığı için etkilerin tam olarak ne olacağı bilinmiyor.
Yapılacak araştırmalar temel olarak 7 alt başlık halinde sıralanıyor.
İnsanlığın 40 yıldır doğadan talep ettikleri doğa tarafından yerine koyabilecek miktarın üstünde. Bu şekilde yaşamaya devam etmek için 1.5 dünyaya ihtiyacımız var. Ağaçları keserek,denizlerin üretebildiğinden daha fazla balık tüketerek ve atmosfere, ormanlarla okyanusların tutabileceğinden daha fazla karbon salarak “limit aşımı”yla varlığımızı sürdürmemiz mümkün. Ancak bunun, doğal kaynak stoklarının azalması, atmosferdeki karbon yoğunluğunun artması ve dönüştürülemeyen atıkların birikmesi gibi sonuçları var.
WWF Yaşayan Gezegen Raporu 2014'e göre :
Dünyadaki biyolojik çeşitlilik 40 yılda %52 azaldı.
1970'ten beri balık, kuş, memeli, amfibi ve sürüngenlerin sayısında %52 azalma oldu.
Tatlısu türlerinin nüfusu ise %76 azaldı. Bu kaybın en büyük kısmı yağmur ormanlarında yaşandı.
Bugün 20.000 hayvan türünün nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya.
Yaban hayatı nüfusunun azalmasının en büyük nedeniyse doğal yaşam alanlarının kaybolması veya buralardaki koşulların kötüleşmesi. Aşırı avlanma ve balıkçılık da en büyük nedenler arasında yer alıyor. Son yıllarda küresel ısınma ve iklim değişikliğinin de payı artıyor; okyanusların ısınması ve asitlenmesi şimdiden biyoçeşitliliği tehdit etmeye başladı bile.
Grafik: Gezegenin güven sınırları. Bu grafikte yeşil alanlar her bir süreç için güvenli sınırları belirlemektedir. Bu sınırlar aşıldığında bunların olumsuz sonuçlarıyla karşılaşacağımız anlamına geliyor. Grafikte de görüldüğü gibi çok kısa bir süre içinde 3 sınırı ihlal etmiş durumdayız.
Ormanları çoğalabileceğinden daha hızlı yok ediyoruz, balıkları üreyebileceklerinden daha hızlı avlıyoruz, okyanusların başa çıkabileceğinden daha fazla karbon salıyoruz
-WWF International Genel Müdürü Marco Lambertini
Önemsemeliyiz çünkü:
Dünya nüfusu hızlı bir şekilde artıyor. 2013′te 7.2 milyar olan dünya nüfusu 2050′de 9.6 milyar olacak.
Dünya nüfusunun çoğu şehirde yaşıyor. 2013′te 3.6 milyar olan bu sayıda 2050′de 6.3 milyar olacak.
Doğayı korumak bir yana taleplerimizin artması çok ciddi bir sıkıntı. Bugün bile dünyada 768 milyon insanın suya ulaşım imkanı yok. Günümüzde insanın doğal kaynak talebinin 1,5 gezegene eşdeğer olması ekosistemler üzerindeki baskıyı artırıyor. Bu gelecekte sıkıntıların artarak devam edeceği anlamına geliyor.
Bukalemunlar renk değiştirirken en iyi başarıyı arkaplan rengine göre sağlarlar fakat yetişkin erkekler başka bir erkekle karşılaştığında hızlıca kendini daha cesur renklere çevirir (örneğin yeşilden sarıya). Bilim insanları bukalemunların bunu vücut hücrelerindeki pigmentleri hareket ettirerek yaptıklarını öneriyordu. Fakat Nature Communications’da yayınlanan bir rapora göre bukalemunlar renklerini derilerinin en üst katmanındaki nanokristaller sayesinde hızlıca değiştiriyor. Bu hücreler (iridophores) DNA’nın yapı taşlarından biri olan guaninden oluşan nanokristaller içeriyor. Bu nanokristaller belirli bir rengi yansıtacak şekilde çok düzenli bir sırayla dizilidir. İşte burası önemli, bu videoda da görüldüğü gibi başka bir erkek alana girdiğinde hayvanlar vücut hücrelerini gererek nanokristallerin genişlemesini ve böylece daha uzun dalga boyuna sahip renkleri(sarı) yansıtmalarını sağlıyor.
Araştırma ekibi bukalemunların kızılötesi ışınları yansıtan ve böylece hayvanların soğumasına yardımcı olan bir katman daha buldu. Bu yeni bilgiler bilim adamlarına renk değiştiren materyallerin tasarlanmasında yeni bir bakış açısı kazandıracak.