Renklerimi kaybetmiştim sanki.
Bir sabah uyanmıştım ve öylece gitmişlerdi. Yeşilimi, mavimi, siyahımı ve grimi. Bir de bazı geceler gülümseyerek uyuduğumda araya serpiştirilmiş lacivertimi.
Hep kursağımda kalıyordu hevesim.
Tıpkı boğazımda düğüm düğüm kalan, ve uyandığım hiçbir sabah beni terk etmeyen o yumru gibi.
Bir vapur geçiyordu uzaklardan, sesini hiç duymuyordum.
Bir martı uçuşuyordu başımın üzerinden.
Şu uçsuz bucaksız, şu engin denizlerde yüzmeyi öğrenmeye çalışan bir balıkken ben,
Dolanmamam gereken kadar çok hayallerde dolanmıştım.
Almamam gereken bir nefesi ciğerlerime çekmiştim sonra,
Gözlerimin usul usul kapandığı, aldığım nefeslerin ciğerlerime oksijeni değil tuzu ve suyunu doldurduğu,
Ve usul usul karanlığına çekilirken denizin dibinin, yaşlardan yahut boğulmaktan bulanıklaşan gözlerimle aşağıya doğru süzülürken,
suyun yüzeyinin kaybolan aydınlığı seyrederken öğrenmiştim adını.
Direnmeye bile başlamayan ruhum büyük bir coşkuyla kucaklarken akis'i,
Çapa attığım yer demiştim kendi içimden.
Bir masal anlatmıştı seneler önce annem,
Hırçın dalgaların çarptığı kayalıkların arasında terk etmeden önce beni.
Bir yer vardı çok uzaklarda hiç bilmediğim.
Acının, kederin, hüznün, yalnızlığın, ihanetin yakınına hiç uğramadan, tadına, suyuna, kokusuna, yüreğine hiç bulaşmadan terk edildiği.
Yüzeyin aydınlığını göremeyecek kadar derine doğru süzülürken usul usul bedenim,
Gözlerimi kapatıp çapa atarken zemine,
Kendi içimde, derinde bir yerlerde,
Bir kere açtığında o kapıyı,
Ve aştığında eşiğini hüznün deliliğinin,
Endişeli bakan gözler görüyordu ancak gözlerin.
Ya da bir vapurun sesi zorlukla dolarken kulaklarına,
Ve uzaklaşırken tabanı görüşünden yavaş yavaş,
Soluyordu çiçekleri bütün mevsimlerinin.
Soluyordu, sesin, gözlerin, neşen, kederin ve nefesin.
Soluyordu birer birer renkleri bahçelerinin.
Soluyordu bütün renklerin.
Yalandı hikayaleri annenin.
Acının, öfkenin, hüznün ve kederin yüreğine hiç deymediği bir köşe bucak bulup,
Saklayamıyordun oraya renklerini mevsimlerinin.