Şöyle bir bakıyorum da
Bu lanet dünyamıza
Kesinlikle taş çıkartır
Bentham'ın Panoptikon'una
Aslında
Asıl şimdi sormalı Foucault'ya
"Şimdi ne yapmalı iktidara?"

Jar Jar Binks Fan Club

roma★
No title available
untitled
Phantogram Three
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
EXPECTATIONS
YOU ARE THE REASON
macklin celebrini has autism
Claire Keane
todays bird
KIROKAZE
Game of Thrones Daily
noise dept.
occasionally subtle
h
cherry valley forever
Monterey Bay Aquarium
Not today Justin
TMBGareOK. The Official They Might Be Giants tumblr

seen from United States
seen from China

seen from United States
seen from Türkiye
seen from Kazakhstan
seen from South Africa
seen from Germany
seen from Ecuador

seen from Japan
seen from Argentina

seen from Bosnia & Herzegovina

seen from Canada

seen from Bangladesh
seen from Brazil

seen from Canada
seen from United States

seen from France
seen from Venezuela
seen from Ukraine
seen from Singapore
@camaradas-world-blog
Şöyle bir bakıyorum da
Bu lanet dünyamıza
Kesinlikle taş çıkartır
Bentham'ın Panoptikon'una
Aslında
Asıl şimdi sormalı Foucault'ya
"Şimdi ne yapmalı iktidara?"
Alvaro
1936 Barselona'sı
Sokaklarında bir genç
Alvaro adı
Elinde kömür karası bayrağı
Dilinde özgürlük marşları
Ve yanında mürekkep ve kağıttan
Cephanelerle donattığı
O en tehlikeli silahı
Dolaşır Alvaro
Arar durur insanları
Sonra tıpkı bir vaiz misali
Gördüğü zaman bir ademi
Kulağına fısıldar hürriyeti
Ve onu müjdeleyen sözleri
Tek Tipleştiremediklerimizden misiniz?
Birkaç ay önce internette gezinirken 26A Kafe'nin paylaştığı bir fotoğraf dikkatimi çekti. Fotoğrafta o günün sozü olarak bir söz yazıyordu. Kafa karıştırıcı bir söz "Tek tipleştiremediklerinizdeniz". Bu söz hakkında düşüncelerimi aktarıp sizin de bu konu hakkında düşünmenizi istiyorum. Çünkü bizim neslimizin en büyük problemi düşünmemek.
Konuyu dağıtmadan ilerlersek eğer şunu göreceğiz toplumumuza karşı -hatta tüm insanlığa karşı- büyük bir saldırı var ve bu saldırıyı o kadar göz ardı ediyoruzki bu saldırılar yüzünden sadece toplumsal değerlerimizi ve çeşitliliğimizi değil bireysel kimliğimizi de yozlaştırıyoruz. Bu saldırıya verilebilecek yegane isimse "Tek tipleştirilmek" olabilir.
Peki bu "Tek tipleştirilmek" nasıl oluyor? Foucault'nun özne ve iktidar problemine değinip polemik yaratmadan anlatmak gerekirse anlamak için yapmamız gereken tek şey önce televizyonumuzu açıp incelemek sonraysa hayatlarımıza ve amaçlarımıza bakmaktır. Televizyondaki reklamlara, programlara özellikle dizi ve filmlere bakın ne demek istediğimi fazlasıyla anlayacaksınız. Bize orada örnek gösterilen hayatları inceleyin pahalı markaların kıyafetleri, son model arabalar, şaşalı konaklar yahut lüks villalar, en yeni sürüm telefonlar, tek tip güzellik algısının ürünü kadın ve erkekler. Peki gerçekte bizim hayatımız böyle mi? Tabiki değil fakat bunun için çabalayıp duruluyor.
Bu bize çok pahalıya mâl oluyor ve insanlar sırf bu hayatlara sahip olabilme hayalleri yüzünden kendilerini hırpalamaktalar. Toplum sırf bu sebepten ötürü bir tüketim toplumuna dönüştürülmüş durumda. Nereden başlamalı? Güzellik algısına uygun biri olmadığı için kozmetik sektörüne bir servet harcayan bununla da yetinmeyip estetik operasyonlar için neşter altına yatan kadınlardan mı? Veya adı sosyal medya olan foseptik çukuruna saplanmış taktir görmeyi bekleyen ve boşu boşuna kendisini psikolojik sıkıntıya sokan gençlerden mi? Yoksa telefonunun bir üst sürümü çıktığından dolayı taksitle yeni telefon alanlardan mı? Ya da en tezatı kıt kanaat geçinip sözde ihtiyaç kredisi vb. yollarla -yani borçla- gereksiz yere araba, mobilya, televizyon ve daha bir çok şey değiştirenlerden mi?
Aslında cevap fazlasıyla basit kendimizden başlamalıyız. Kendimizi değiştirip bireysel benliğimizi oturtursak diğer hepsiyle başa çıkabiliriz. Çünkü toplumu oluşturan biz bireyleriz ve her birey kendi kimliğini tam analamıyla oturttuğu müddetçe bu saldırıya karşı durabilecek yegane şeyi meydana getirir "Toplumsal Çeşitlilik". Tabi önyargılarımızı bir kenara bırakarak ancak bu başka bir yazının konusu.
Lafı daha fazla uzatmak istemiyorum ancak son bir sorum var. Siz de tek tipleştiremediklerimizden misiniz?
Hürriyet Toprağı
Yeni uyanmışsın
Ancak yüzünde hâlâ bir tebessüm
Nasıl diye sorma gözlerinden anladım
Çünkü mağrurdur gözlerin
Gözlerin...
Evet evet en önemlisi gözlerin
Toprak Günü'ndeki onlarca kadın gibi
Hürriyet toprağıdır senin gözlerin
Ve ben ki hürriyete hasret
Ve ben ki o toprağa gömülmek isterim
Sirius
Bir hülyaymış senden öncesi
Gerçek olamayacak kadar güzel
Anlaşılamayacak kadar kaotik
Zifiri bir karanlıkmış
Önümü göremediğim
Yıldızları beklediğim
Seni beklediğim
Seni...
Sen gökyüzündeki en parlak yıldız
Sen Yecüc ile Mecüc'ün zindanı
Şira
Aydınlattın karanlığımı
Uyandırdın hülyamdan
Sesimi duyan var mı?
Marksizmin Yegane Yanılgısı
Popüler Kültür
Bir anarşist olarak şunu açıkça itiraf etmeliyim ki Marx'ın görüşlerinin çoğunu -özellikle iktisadi görüşlerinin- doğru buluyorum. Ancak bir marksist olmak yerine bir anarşist olmamın iki temel sebebi var. Bunlardan ilki her anarşistin durmadan söylediği devletin kendi kendini fesh etmesi saçmalığı. İkincisiyse Marx'ın bütün felsefesini basmakalıp bir "Sınıf Savaşı"na bağlamış olmasıydı. Bu dar perspektif Marx'ın gelecekte olan tahminlerinin fazlasıyla yüzeysel olmasını ve bu yüzden marksist düşüncenin lümpenlerin ve köylülerin devrimci potansiyellerine, kapitalizme ve neoliberal devlet yönetimine karşı hazırlıksız olmasına neden oldu. Az önce de yazdığım gibi ilk sebep neredeyse tüm anarşistler tarafından şiddetli bir biçimde savunulup anlatıldığından dolayı ben ilk sebep üzerinde durmayacağım. Bu yüzden şuan okuyacağınız yazıda tam olarak ikinci sebep üzerinde duruldu.
Marx yanıldı çünkü bütün ümidini proleterlere bağlamış durumdaydı onun gelecek tezahüründe devrim kapitalizmin en güçlü olduğu yerlerde patlak verecek ve proleter sınıf devlet yönetimini ele alacak sonra da gerekli koşullar sağlandığında bu proleter devlet kendiliğinden ortadan kalkacaktı. Ama olaylar hiç de Marx'ın beklediği gibi gitmedi. Dünya üzerinde patlak veren devrimlerin büyük çoğunluğu kapitalizmin tam gelişmediği ülkelerde lümpen proleterler ve köylüler sayesinde gerçekleşti. Oysa köylüler ve lümpenler Marx'ın görüşünde fazlasıyla geri planda kalmışlardı. Hatta Marx lümpenleri devrim için bir tehlike olarak görüyordu.
Ancak ne varki tüm bu yanılgılara rağmen marksizm 20.yüzyılın iki kutuplu dünyasında kendine güçlü bir yer edinmiş bulunmaktaydı. Sovyetler Birliği hâlâ gezegen üzerindeki iki süper güçten biriydi ve hâlâ kendi ideolijisini yaymaya çalışıyordu. Ve dönemin rekabet ortamında silahlanmada birinci olmasına rağmen kapitalizmin kalbinde yeni bir şeyler doğmaya başladı.
Marx, 20.yüzyıl sanayisini öngörmüştü. Ancak internet, telefon, radyo, perakende market zinciri, kişisel arabalar, müzik kültürü gibi gelişmeleri bilmiyordu. Amerika Birleşik Devletleri bu tarz bilgi paylaşım teknolojilerine yatırım yapmış ve yepyeni bir teknoloji devrimi meydana getirmişti. Bu devrim o kadar büyük ölçekteydiki insanlık buna kendini kaptırdı. Marx'ın o çok sevdiği proleterler dahi bu bilgi paylaşımının etkisiyle yarı yarıya lümpenleşmişlerdi. Sınıf bilinci kavramı zamanla değersizleşti ve kapitalizm kendini daha fazla geliştirebilmek amacıyla yepyeni bir kültür meydana getirdi "Popüler Kültür". Bu durum insanlığa çok büyük etkiler bıraktı. Örneğin direnişin, devrimin, anti-kapitalizmin simgeleri dahi - Ernesto Che Guevara gibi- popüler kültür sayesinde bir sermaye kaynağına dönüştürüldü, bu kavramların içi boşaltıldı ve tehlikesiz bir hale gelmesi sağlandı. İnsanlık bu bilgi paylaşımı kaynakları üzerinden kapitalizme ve her ülkedeki iktidarlara uyumlu hale getirildi hem de kendi istekleriyle. Noam Chomsky ve Michel Foucault gibi aydınlar bu tehlikeyi anlatmış olsalar dahi marksizmin o çok bilmiş savunucuları bildikleri daha doğrusu Marx'ın öğrettiği yoldan ilerlemeye devam ettiler tıpkı şeyhlerinin her dediğini doğru sayan müritler gibi.
İşte Marx ve takipçileri tam olarak burada yanıldılar. Olacak her şeyi değişimin sürekliliğini hesaba katmadan Marx'ın kendi döneminde öngördüklerine göre değerlendirdiler. Asıl meselenin iktidara karşı başkaldırı olması gerektiğini anlayamadılar. Marx her şeyi kaderi proleterlere bağlanmış bir sınıf savaşına bağladı. Lakin sınıf savaşı sadece iktidara karşı başkaldırının bir parçasıydı tamamı değil.
İsyanın herşeye ihtiyacı vardır—gazeteler ve kitaplar, silahlar ve patlayıcılar, refleks ve küfüre, zehirlere ve hançere ve kundaklamaya. Tek önemli soru bunları nasıl birleştireceğimizdir.
"Anarşizmdeki her zaman en inandırıcı bulduğum eğilimler, çok farklı tipteki yapıları (işyeri, cemaat ve gönüllü birlikteliğin başka biçimleri) entegre eden fakat emir verme pozisyonunda olanlar tarafından değil, katılımcılar tarafından kontrol edilen, ileri derecede örgütlenmiş bir toplum peşinde koşar"
"Mahkemeler, artık eskiden olduğu gibi yalnızca çağımızın sefalet ve yaralarının sergilendiği bir yer, toplumsal düzensizliğimizin hüzünlü kurbanlarının yan yana sergilendikleri bir yer değildir: Buraları aynı zamanda savaşçıların haykırışlarıyla inleyen bir arenadır."
Raynaud
Bu akşam da gelemedi kahveye
Yılların emekçisi Mahir Amca
Çünkü alışamamıştı hâlâ
Parmakları olmadan yaşamaya
41 yılın eseriydi bu hali
Sekizi inşaatlarda geçmiş
Gerisi kara elmasla iç içe
Dile kolay 41 yıl
Önce uçları solmuş parmaklarının
"İşi bırakman gerek" demiş hekim
"Yoksa seni bırakmaz bu illet"
Bırakamamış tabi garibim
Evde eline bakar üç zürriyet
Sonrası zaten içler acısı
Kangren olmuş parmakları
Kesmekten başka çare kalmamış
Mahir Amca sürüklenirken sefalete
Patronlar çoktan yeni bir işçi almış
Mağaradan çıkmak
Platon'un mağara alegorisini daha önce duyan veya okuyanınız vardır. Aslında Platon bu hikayesinde idea dünyasını anlatmak istemişde olsa bu hikayenin Truman Show adlı filmin anlatmak istediği konuyla ortak bir yönü var ve ben şuan buna değinmek istiyorum.
Hikayeyi ve filmi anlatmakla vakit kaybetmek istemiyorum bu yüzden hemen konuya gireceğim. Bu iki hikayenin en ortak özelliği ana karakterlerin asıl dünyadan haberlerinin olmayışıdır. Ve bu durum karakterlerin yaşadıkları hayatı ve olup bitenlerin tümünü gerçek kabul etmelerine sebep olur. Bu durum bizim yaşantımız için de aynı şekildedir. Biz de tıpkı bu hikayelerdeki gibi bize öğretilen hayatı yaşadık ve bize sunulan düzende hayatımızı devam ettirdik. Devletin gerekliliği fikrine bağlandırıldık. Kapitalizmin ve popüler kültürün yenilmezliğine inandırıldık. Ve hayatımızı sürdürmek için konformist bir yaşama razı geldik.
Oysa aklımızı kullanarak kutsal kitaplardaki İbrahim peygamber misali doğru yolu bulabilirdik, bulacağızda. Zincirlerimizi ne kadar sağlam yaparlarsa yapsınlar o mağaradan çıkacağız. Yalnızca şu soruyu sormalıyız "Tüm hayatımız boyunca bize en doğrusu denerek sunulan bu düzen bizim hayatımız için ne kadar gerekli?"