Beklenti içinde olduğu insanların davranışlarına vereceği tepkileri önemser insan. Hayalkırıklığına uğradıkça, beklentiler de yavaşça uçar gider. Ve başkaları ne der diye düşünmeyi bırakırsın. Hayalkırıklıkların en önemli getirisi de bu sanırım.
Today's Document
sheepfilms
noise dept.

roma★

pixel skylines

titsay
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
official daine visual archive
Monterey Bay Aquarium

Love Begins
d e v o n
Three Goblin Art
tumblr dot com

Kiana Khansmith
YOU ARE THE REASON
Cosimo Galluzzi
Show & Tell

PR's Tumblrdome
DEAR READER

#extradirty
seen from Indonesia

seen from United Kingdom

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Germany

seen from United Kingdom
seen from United States
@damlalar
Beklenti içinde olduğu insanların davranışlarına vereceği tepkileri önemser insan. Hayalkırıklığına uğradıkça, beklentiler de yavaşça uçar gider. Ve başkaları ne der diye düşünmeyi bırakırsın. Hayalkırıklıkların en önemli getirisi de bu sanırım.
Gurbet dediğin sevdiğin insanlardan ayrı kalmak. Yaşadığın yerle alakası yok!
O kadar uzun süre iyi bir şeyler olsun diye bekliyor ve üst üste hayalkırıklıkları yaşıyorsun ki, artık iyi bir şey olmayacakmış gibi hissetmeye başlıyorsun.
Keşke umut satın alınabilseydi...
Seni bir kez daha görebilmek için yaşadım. Şimdi bana dediler ki; kimse sesini duyamıyormuş, susmuşsun. Benimle de konuşmayacak mısın? Sesini duyamayacak mıyım?
Özlemek eksik kalmaktır!
Hep farklı dillerde ‘seni seviyorum’ nasıl denir diye merak ettik. Sevdiklerimize onlarca farklı dilde sevdiğimizi söyledik. Peki ya özlem? Diğer dillerde özlem nasıl ifade edilir hiç merak ettik mi? Fransızca ‘tu me manques’ ‘özledim’ şeklinde ifade edilse de aslında birebir çevrildiğinde ‘sen beni eksik bıraktın’ anlamına geliyor. Sizce de özledim demekten daha derin bir anlam taşımıyor mu? Eksik kaldığımız için özlemiyor muyuz aslında? Ve hep bir özlem duymuyor muyuz? O halde, özlemek eksik kalmak değil mi?
Kelimeler dönüp duruyor kafamın içinde ve ben onları sıralayıp düzgün bir cümle kuramıyorum bir türlü.
Bilmediğini bilmek bilgelik, cehaletinin farkında olmamak felakettir! Seyyah el Fakir
Zinaida Serebriakova
1884'de Çarlık Rusya'nın Kursk kentinde doğar Zinaida Serebriakova. Ailesinin kökleri, bir kısmı Fransız İhtilali'nden kaçan Fransızlara, bir kısmı da 1800'lerin başında Rusya'yı işgal ettikten sonra Rusya'da esir kalan Fransız subaylara dayanmaktadır. Asıl soyadı Lanceray'dır. Ailesi, Rusya'nın sanat ve mimarlık alanındaki en önemli ailelerinden Benois ailesinin bir koludur. Dedesi (Nicholas Benois), Rusya Mimarlar Birliği başkanlığı yapmış ve Rusya Bilimler Akademisi üyesidir.
Sanatla içiçe büyüyen Zinaida, 17 yaşında sanat okuluna başlar. Hocası, "Rus resminin Tolstoy'u" olarak bilinen Ilya Replin'dir. Bir yıl boyunca Replin'den, sonrasında ise Replin'in öğrencisi Osip Braz'dan eğitim alır. Ailesinden de destek görür. Replin ve Braz'dan aldığı dersler sonrası 1 yıl İtalya'ya gider. 22 yaşında da Paris'de resim eğitimine başlar.
Her şey güllük gülistanlık ilerlerken kuzenine gönlünü kaptırmasıyla hayatı alt üst olmaya başlar. Akraba olmalarının yanında mezhep (Katolik-Ortodoks) farklılığı da sorun teşkil eder. Karşı çıkar aileleri. Nikahlarını kıyacak papaz dahi bulamamaktadırlar. Orta çaplı bir servet ödedikleri bir papaz kıyar sonunda nikahlarını. Eşi Boris Srebriakova demiryollarında mühendistir. Zinaida da hayatının tek mutlu zamanları denebilecek bu dönemde doğa ve insan resimleri yapar. Resimleriyle Rus sanat camiası ve sanatseverler arasında tanınır hale gelir. Bu arada 2 çocuğu olmuştur ve üçüncüsü de yoldadır. 1914-1917 arası rüya gibi geçer Zinaida için. Sevdiği adamla birliktedir ve 2 kız, 2 erkek 4 çocuk sahibidir. Rusya'nın ilk yıldız kadın ressamıdır. Resimleri saygı ve talep görmektedir.
Ancak Rusya'da sular ısınmaktadır. Bolşevikler güçlenmektedir. Lenin önderliğinde devrimin adımları atılmaya başlanmıştır. 1917'de tam da St. Petersburg Güzel Sanatlar Akademisi üyeliği oylanacakken Ekim Devrimi gerçekleşir. Zaten Zinaida da zengin ve burjuva bir aileden geldiği ve komünist olmadığı için Petersburg'a gitmekten endişe eder. Devrim sonrası ailesine ait ev kamulaştırılır. Karkiv'e taşınır çocuklarıyla. Bunlar henüz iyi günleridir. Eşi Boris, bolşevik karşıtlığı nedeniyle tutuklanır ve 1919 yılında tifüs nedeniyle vefat eder. Zinaida 4 çocuğu ve yaşlı annesiyle tek başına kalmıştır.
Maddi imkansızlıklar nedeniyle boya alamaz. Kömür ve kara kalemle, bulabilirse de pastel ile çalışır. Zaten mutluluk değil, hüzün yansır resimlerine. İstemese de para kazanmak için portre yapmaya başlar. İşler yoluna gibi görünse de asıl acılı yıllar henüz başlamamıştır. 1923 yılında Amerika'da yapılacak bir sergiye gönderdiği resimleri hemen satılır. Parayla evin ihtiyaçlarını karşılar. Kalanı ile de Fransa'ya bilet alır. Biraz portre, belki de dekorasyon işleri yaparak eve para getirmeyi amaçlamaktadır. Mantıklı gibi görünen kararın sonuçları ağır olur Zinaida için.
Lenin'in ölümü sonrası başa geçen Stalin, ülkeye giriş çıkışları sıkılaştırır. Zinaida'nın Rusya'ya dönüşüne izin verilmez. 4 çocuğu ve annesi Rusya'da, kendisi ise Fransa'dadır. Bir yandan portre işleri yaparken, bir yandan da Rus Büyükelçiliği'ne dil dökmeyi sürdürür. 2 yıl sonra küçük oğlunun yanına gelmesine izin verilir. 1928'de ise küçük kızı gelir yanına. 2. Dünya Savaşı'na kadar Fransa'da yaşar 2 çocuğuyla. Bu süreçte portre ve resim işleriyle hem Fransa'daki hem de Rusya'daki ailesinin geçimini sağlar. Fransa'yı işgal eden Nazilerin, ailesiyle görüşmeyi sürdürürse Rus ajanı ilan edileceği tehdidinin ardından Rus vatandaşlığından çıkar. 1942'de Nazi işgalinin sona ermesiyle tekrar görüşmeye başlar ailesiyle. Ancak Rusya'daki çocuklarını görmesi için daha uzun süre beklemesi gerekmektedir.
1953 yılında ölen Stalin'in yerine geçen Kruşçev, yumuşama politikası izler. Sonunda, 1960 yılında kızı Tatya'ya Paris'e gidip annesini görmesi için izin verilir. Tatya 48, Zinaida 74 yaşındadır. 36 yıl önce küçük bir kız olarak bıraktığı Tatya ile buluşur Zinaida.
Kızı Tatya, annesinin resimlerinden bir retrospektif hazırlamaya başlar. Tekrar annesinin yanına gider resim seçimi için. Ancak pastelle çalıştığı için resimlerinin büyük kısmı ya bozulmuş ya da yıpranmıştır. Yine de Tatya kurtarır annesinin resimlerini. Rusya'da Serebriakova Retrospektifi 1965 yılında açılır. Zinaida, 1965 Mayıs'ında 41 yıl aradan sonra Rus topraklarına ayak basar.
Zinaida, ölümünden az önce kızına dönüp “36 yıl sizi bekledim ve 46 yıldır da Boris'sizim” der. Sanat, aşk, devrim, açlık, sürgün, savaş ve ayrılıklarla örülü koca bir hayat, 1967 yılında, 82 yaşındayken Paris'te sona erer. İnsanların zorlu dönemlerde nasıl savrulabileceği, buna rağmen nasıl hayata tutunabileceğine dair önemli bir örnektir Zinaida Serebriakova.
Yalnızlık öldürür!
Tek olmak mıdır yalnızlık yoksa bir his midir? Etrafınızdaki insan sayısı ya da ilişkilerinizin yoğunluğu mu belirler yalnızlık durumunu? Çok fazla arkadaşınızın olması ya da harika bir ilişki yaşıyor olmak, yalnız olmadığınız anlamına mı gelir?
Yalnız olup olmadığınızı belirleyen şey ilişkilerinizin kalitesidir esasen. İlişkinin kalitesini ise ilişkinin derinliği ve kişiler arasındaki dürüstlük belirler. İnsan ancak bu tür ilişkilerde rahatlar ve asıl olduğu kişi gibi davranabilir. Kaliteli ilişkiler bizi daha mutlu ve sağlıklı kılar. Hayatınızda gerçekten güvenebileceğiniz kişilerin varlığı sinir sisteminin rahatlamasına, akıl sağlığının korunmasına ve duygusal acıların azalmasına yardımcı olur. Kendilerini yalnız hissedenler daha genç yaşta kaybetmeye başlarlar sağlıklarını ve yaşamlarını. Kısaca, yalnızlık en az sigara ve alkol kadar tehlikelidir ve öldürücüdür. Mutluluğun en temel belirleyicisi ise “sevgi”dir.
Hayat bir fotoğraf karesine sığacak kadar kısa. Ne zaman olacağını bilemesek de, yaşadığımız hayat anlatacaktır nasıl öleceğimizi.
Dario Moreno
Avare yürürken sokaklarda, daha önce duymadığınız bir ses çalınır ya kulağınıza. Sesi takip eder, uzaktan, sessiz ve gizlice dinlersiniz içli içli söylenen şarkıları. Varlığından haberdar dahi olmadığım ancak bu aralar sık sık dinlediğim Dario Moreno da bu şekilde tanıştığım bir şarkıcı. Yaklaşık 50 yıl önce vefat etse de gerçek anlamda uluslararası yıldız diyebileceğimiz ilk Türkiyeli isim. Hem Türkçe, hem Fransızca seslendirdiği ve çok sevdiğim üç şarkıyı bırakıyorum buraya. Beğenmeniz umuduyla...
Sarhoş - Y'a du travail Deniz ve Mehtap - Les mouettes de Mykonos Hatıralar Hayal Oldu - Seul
Tükenen hayatlar
Hızlı tüketilen hayatlar yaşamaya öyle alışıldı ki. Ne kadar çabuk sıkılınır oldu her şeyden. Kıymet bilmez insanlar olundu. Kıymet bilinmedikçe de kıymeti olmayan şeyler koyuldu ortaya. Bilgiye, sanata, kültüre, spora erişim bu kadar kolayken, duvarların ardına hapsettik hem bedenlerimizi hem ruhlarımızı.
Her şeye alışır insan
İnsan bazen öyle bir hayata alışıyor ki, sanki elindekiler olmadan yaşayamayacakmışsın gibi hissediyorsun. Ama an geliyor o kadar az şeyle yaşamak zorunda kalıyorsun ki, aslında ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğuna hayret ediyorsun.
Dört mevsimdir sevgi
Atalet sarmalamış hislerimizi. Birlikte olmanın heyecanı, romantizmin sarhoşluğu, önemsendiğin hissinin neşvesi zannedilir olmuş sevmek. Hasret çekilmesin, kimse hüznü dost edinmesin, kalbine bir sızı oturmasın, karşılıksız olmasın. Sevgiye anlam kazandıran ne varsa ötelenmiş. Izdırabı çekilmeyen, gecelerini uzatıp uykularını kaçırmayan, uğruna gözyaşı dökülmeyen sevgi ne kadar yer eder ki yüreğinde insanın. Dört mevsimdir sevgi. Karda üşümeden açmaz çiçekler baharda.
Alışamadım
Alışamadım gidişine. Alışmak da istemiyorum ya! Yokluğunun sızısı hatırlatıyor seni ne kadar sevip özlediğimi.Haliyle, o sızıyı da sever oldum.
Bir yıl olmuş sen gideli. Alışmıştın evlatlarının hep yanıbaşında olmasına. Belki, biz büyüdükçe büyüyen ailenin merkezinde yeralmanın, bizim çocuklarımızın da etrafında koşuşturduğunu seyretmenin, sokaktan gelen seslerini işitmenin hayalini kuruyordun. Okula gidişimize nasılsa geri dönerler diye ses etmedin ama her defasında “Burada iş mi yok? Gitmeyin artık!” sitemlerini ekledin dua ve gözyaşlarına. Sen gittin ve ben sana veda bile edemedim. O an, yanıbaşında olamadım.
Sürdüler bağrına düştüğün topraklardan. Senden de süremezler ya diye teselli ediyorum kendimi. Herkesin uyuduğumu düşündüğü anlarda seni hatırlayıp, içime içime hıçkırdığım ve bir iç çekişle gözyaşlarımı sildiğim çok oluyor. Sesin çınlıyor hala kulaklarımda. Sanki gitmemişsin de pencerenin kenarında gelişimi bekliyorsun gibi geliyor. Yani, alışamıyorum. Alışmak da istemiyorum ya!
Bir şehir
İnsanın bir şehri sevmesi, kendisini oraya ait hissetmesi, çevresinde, sevdiği, güvendiği, dost dediği insanlarla mümkün olabildiği kadar, yalnız kalabileceği, dertleri zihninde çarpışırken derin derin iç çekebileceği, gözyaşlarını saklamadan ağlayabileceği, adeta kendisini görünmez hissedeceği, burası bana ait ve ben buraya aidim diyebileceği mekanların varlığıyla da mümkün olabiliyor. Bazen bir şehrin sana sadece yalnızlık sunmasını arzu ediyor, bir bankta dertlerinde sarmaş dolaşken, dünyadan kopup kendi aleminde seyahat etmeyi, sonrasında tenini okşayan rüzgarın soğuğuyla titreyerek gözlerini açmayı istiyorsun. O anlarda yanaklarından süzülüp toprağa düşen her damla bir ilmek gibi bağlıyor seni o şehre. Şimdi öyle bir yerdeyim ki, ne gidecek bir dost, ne de oturup kendimle başbaşa kalabileceğim bir yer var. İşte öyle...