İnsan bu evrende, kendisinden başlayarak keşfetmek amacı gütmelidir. İnsan ömrünün ortalamasının binlerce katı bile belki bu keşif serüvenine yeterli olmayacaktır. Sonsuz bir keşif sahası evren...Atomlardan galaksilere ve yıldızlara kadar uzanan bir saha...
Keşfetmek bir hazdır, yaşam ümididir. Bu bir insan, bir yer, bir nesne her şey olabilir.
Artık kendisinde bir şey keşfedemeyeceğim insanlardan, mekanlardan nesnelerden türlü etkenler sebebi ile uzaklaşamamak büyük bir ızdıraptır benim için...
Yeni Türkiye’de, haçlıların, Almanya’nın, İngiltere’nin, Hollanda’nın ve daha birçok haçlı ittifakının tüm engelleme çabalarına rağmen yeni bir projenin ihalesi için start verildi.
Kamoyundan sır gibi saklanan Türkiye’ye çağ atlatacak bu proje için sayısız mühendis ve mimar çalışacak. Zira ihaleye tek başına katılacak olan Hollanda, Japonya, Kamerun ve Yeni Zellenda ülkelerinden şirketlerden oluşan bir konsensusun bu ihaleyi gerçekleştirmesi bekleniyor.
Yapımına en kısa süre de başlanacak olana bu proje için belediye şimdiden kamulaştırma hamlelerini gerçekleştirdi ve proje alanı içinde yüzde 70 kadar kamulaştırma yaptığını bildirdi.
Proje Detayları
6.Köprünün ayağına yapılacak olan projenin; denizin dibinden 110 metre altında, karadan 90 metre açıkta, 10 metre yüksekliğinde, iki katlı ve her katı 5′er metre yüksekliğinde olup, bu katlardan üstü alafranga hela, alt katı ise alaturka hela olarak planlanmaktadır. Ve oluşacak olan trafiğin yoğunluğunu azaltmak için bağlantı yollarının yapılması beklenmektedir. Ve metrodan direkt olarak hiç bir aktarma yapmadan tesise ulaşım planlanmaktadır.
Böylelikle günde yaklaşık 10 milyon kişinin bu mega tesisten istifade etmesi sağlanacaktır. Proje hakkında konuşan projenin seçilmiş başkanı Mümin Diriliş şu bilgileri aktarmaktadır:
Avrupa’nın taharet musluğu yok!
“Bu proje ile yaklaşık 10 milyon İstanbullunun bundan istifade edeceğini düşünüyoruz. Projenin şu ana kadar gelinen aşamasını kamoyundan titizlikle sakladık zira en ufak bir sızıntı neticesinde başta Malta olmak üzere haçlı ittifakının ve iç mihrakların buna izin vermeyeceğini biliyorduk ama hamd olsun bugün bu projeyi basın aracılığıyla kamoyuna ilan ediyoruz. Hepiniz biliyorsunuz bu Avrupalıların helalarında taharet musluğu yok, bunlar kıçını yıkamadan geziyorlar. Birde kalkmış bize medeniyet öğretiyorlar. Bizim medeniyyyyetimizde yok böyle bir şey!.3333 hedefinden bizi hiçbir mihrak alıkoyamayacak.” diyerek, paint ile hazırlanan proje görselini de basınla paylaştı.
Ayrıca bir gazatecenin: “Efendim üst katta alafranga tuvalet olması yerli milletimiz rahatsız ediyor; Avrupa medeniyeti kafamıza mı sıçacak diyorlar, ne diyorsunuz?” sorusunu ise yanıtlamadan ayrıldı ve gazeteci apar topar haçlıların ajanı olmak suçlaması ile tutuklanarak cezaevine gönderdi.
Sapiens ve Homo Deus kitapları ile popülerleşen yazar Y.N.Harari’ nin konuşması ilgi çekici...Gerçeklikleri bilimle izaha çalışanlar için önemli sözleri var.
Sapiens kitabı ile ilk olarak bundan 1,5 yıl önce kadar, bir arkadaşım okurken karşılaştım...O arkadaşımdan alıp biraz üstün körü inceledim ve bana okuduktan sonra okumam için geri vermesi üzere anlaştık. Ancak araya giren çeşitli sebepler neticesinde kitabı ondan alamadım. Daha sonra bir başka arkadaşım geçtiğimiz aylarda bana bu kitabı armağan etti fakat henüz başlayamadım. Çünkü okumam gereken diğer kitaplara odaklanmıştım. Kitabı okuyup bitirdiğimde ben de bir değerlendirmede bulunmak istiyorum. Meşhur kitap hakkında kimler konuşmadı ki; Obama, M.Zuckerberg, B.Gates...
Ayrıca yazar hakkında daha fazla bilgiye kendi web sitesinden ulaşabilirsiniz.
Fethullah Gülen Cemaati’ nin oluşumunu irdelediğimizde, geçmişinde şimdilerde feveran ettikleri gibi, “bunlar bize hep yapılıyordu, yine yapılıyor, dini savunanlar hep mazlum olmuştur!” naraları attıkları gibi değildir esas mesele…
Türkiye’de türlü cemaatlerin destek bulması aslında teveccüh değil, emperyalist bir küresel projedir.
Soğuk Savaş döneminde Avrupa’da olduğu gibi Türkiye coğrafyasında da komünizm hayaleti dolaşıyordu. Ardından komünizme karşı din, burjuvazi tarafından her daim olduğu gibi bu dönemde de ‘ustalıkla’ kullanılmış ve palazlanan İslami cemaatlerle ‘komünizm tehlikesi’ böylelikle bertaraf edilmişti.
Bu dönemde CIA destekli kontrgerilla faaliyetleri yapan Komünizmle Mücadele Dernekleri ve benzer derneklerde bilfiil çalışmış/çalışan, şimdilerde çeşitli cemaatlerin mensuplarını, üst düzey yöneticilerini hatta liderlerini görmemiz mümkündür.
Şimdilerde çok tartışılan hacmi küresel boyutlara ulaşmış kendi deyimleri ile ‘hizmet’ hareketinin, nam-ı diğer ‘cemaatin’ kurucusu F. Gülen’de 1960’ların ortalarında kendi memleketi Erzurum’da, Komünizmle Mücadele Derneği Erzurum Şubesi’nin kurucuları arasında yer almış idi.
F. Gülen, 12 Mart Cuntası döneminde TCK 163 ten yargılanmış ve 7 ay tutuklu kalmıştır. Bunun dışında yaşamı boyunca cezaevi yüzü görmemiştir. Sonrasında yüce devletine kayıtsız şartsız boyun eğmiş, el bağlamıştır. Egemenlerin aradığı kriterlerin kendisinde vücut bulduğunu edasıyla belli etmiş, İslamcılık ve Türkçülük adına büyük ‘hizmetler’ sunacağını göstermiştir.
F.G Cemaati’ nin küreselleşmesinin ilk adımı da, CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi’ nin “bizim çocuklar işi bitirdi” dediği 12 Eylül Cuntası ile birlikte göreve gelmiş T. Özal’ın dönemine denk gelir. T. Özal ile ivme kazanan neo-liberal sistem ile beraber cemaatlerin yaşam alanları da genişletilmiştir.
Neo-liberalizmin ilk dönemlerinden itibaren F.G Cemaati, devlet tarafından teşvik edilmiş ve önemli bir destek almıştır. Cumhurbaşkanları’ nın yurt dışında ‘Türk Okulları’nın açılmasını desteklemeleri için ilgili ülkelere mektupların yazıldığı bir dönem ile yükselişe geçmiş ve bu yükseliş 28 Şubat süreciyle nispeten düşük ölçüde sekteye uğrasa da, 2002 seçimlerinde milli görüş çizgisinden gelen, Refah Partisi’ nden ayrılarak yeni bir oluşuma giden R. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gibi isimlerin başını çektiği zümre tarafından kurulan, içerisinde bir çok sağ kesimin vücut bulduğu AKP iktidarı ile son derece girift halde teşrikimesai ile yükselişini devam ettirmiştir.
Kuşkusuz F.G Cemaati’nin şimdiki bulunduğu konumda AKP’ nin etkisi yadsınamaz. Düne kadar can ciğer kuzu sarması olan, el ele kol kola yasalar çıkartıp, istediklerinden hesap soran bu iki kesimin 7 Şubat MİT krizinden sonra arasına kara kedi girmiş göründü ve aradaki öncesinden de var olan gerilimin su yüzüne çıkması kaçınılmaz oldu.
Dershanelerin kapanmasını öngören yasa tasarısıyla zirveye ulaşan bu gerilim 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları sürecinden sonra aradaki bağın koğuşuna kadar sürdü.
İki ‘özgül’ ağırlığın çarpışmasından doğan patlamadan çevreye öyle kirli işler, ‘tapeler’ saçıldı ki; ‘şüyu vukuundan beter’ denilecek düzeye gelindi. Görüldü ki; AKP’nin işlediği tüm ‘günahlara’ F.G. Cemaati’nin tapeleri biriktirmesi ile tanıklık, bu tapeleri arşivlemesi ile de iştirak etmiştir. İştirak boyutunda bilgimiz bu kadarıyla sınırlıdır.
Başta da sözünü ettiğimiz gibi F.G. Cemaati 40-45 senelik zaman diliminde kendi örgütlenmesini tamamlamış, kendi rahle-i tedrisatından geçirdiği elemanlarını devlet mekanizmasının önemli noktalarına, tabiri caizse devletin sinir uçlarına yerleştirmiştir. Malum ve deşifre olmayan kadroları eliyle varlığını sürdürebilir hale gelmiş ve teminat altına almış ve bunu gelenek haline getirmiştir. Küresel boyutta destekçileri olan bu oluşumun yurtdışındaki okullarında, o ülkenin devlet kademesince kritik vazifelerde bulunanların çocukları okutulmaktadır.
Yasama, yürütme ve yargıdaki askeri vesayeti AKP ile mutabakata vararak bertaraf etmeye yönelmiş, yerine kendi vesayetini kurmayı amaçlamış ancak bu durumda AKP ile menfaat çatışması yaşamıştır.
AKP ise yaklaşık 15 senelik lider odaklı bir oluşumdur. Kendini sürdürebilirliği zayıftır. Davalarına değil liderlerine ‘kurtarıcılarına’ biat etmişlerdir. AKP içerisinde büyük bir sağ koalisyonu barındırır. Liderde görebilecekleri en ufak bir ‘zayıflık’, bu koalisyonun dağılması için yeterli olacaktır. Onun içindir ki; R.T. Erdoğan son seçimlerde kendi tabanını konsolide etme yolunu seçti, daha saldırgan bir tutum sergiledi, ‘yıkılmadım’ mesajı verdi ve her zamanki gibi düşman yarattı.
Kısacası F.G. Cemaati, AKP’ den daha örgütlü ve tecrübelidir.
Uzun uzadıya iki tarafı mukayese edecek değilim. Ancak ortada bir realite var, rasyonel bir yaklaşımla şunu söyleyebiliriz: cemaat bu seçimlerde halktan kocaman bir tokat yedi ve sersemledi lakin uzun vadede AKP’nin bu dalaştan mağlubiyetle ayrılacağını söylemek yanlı olmaz. Çünkü, F.G. Cemaati AKP’ye muhalif diğer zümrelerle işbirliğinde erken ve mahir davrandı ve davranmaya devam ediyor. AKP ise buna kontrgerilla artıkları ile işbirliğiyle yanıt verdi.
Şeffaflıktan ve özeleştiri yapmaktan uzak olan F.G. Cemaati, AKP’nin medya tetikçileri ve sempatizanları tarafından türlü suçlamayla itham edilmektedir. Ve bu suçlamalar karşısında mağdur edebiyatı yapmaktadır. Oysa ki; bu cemaat devlet eliyle şimdiye değin hep pohpohlanmıştır. Hiçbir dönem F.G. Cemaati’nin mensuplarına devlet bir refleks göstermemiş, devletin ceberrtut yüzü yüzlerine gürletilmemiştir. Dolayısıyla mağdur edebiyatı yapmaları abesle iştigaldir.
F.G. Cemaati, AKP’yi kendilerini aklama babında çok defa demokratik çizgiden ayrıldığında uyardık, diyor. Nerden baksak tutarsızlık! Çünkü; F.G. Cemaati işleyiş bakımından bir hiyerarşik düzen ile işleyen bir sistemden müteşekkildir. Ve tabandan tavana kendi rahle-i tedrisatlarından geçmiş, biat ve itaat eden, tek tip bireylerin bu hiyerarşide yer aldığı bu düzenden demokrasi adına bir ilerleyiş, bir farklılık, anlayış beklemek ahmaklık olur. Sözde demokrasi savunucuları cemaat mensupları, demokrasi kelimesini de lehine kamuoyu oluşturmak adına kullanmaktadır.
Üretim, itaat ve biat kültüründen doğmaz, itirazdan ve sorgulayıştan doğar.
Tarih hak savunucularının egemene isyanını hep yazar, ancak F.G. Cemaati’nin egemenlerin nasıl etek altına sığındığını yazacaktır. Devleti kutsamayı, insanı kutsamaya yeğleyenleri hiçbir zaman tarih affetmeyecektir.
Adalet ve eşitlik için mücadele etmiş olanlar, bunu bilip bunu söyleyenler, statükocu olmamış, sisteme hep başkaldırmıştır. Egemene boyun eğmemişler, içten pazarlıklı olmamışlar, niyetlerini gizlememişler, eğilip bükülmeden yollarından taviz vermemişlerdir.
Asıl mesele egemenlerin iktidar kavgasıdır. Devlet eklerindeki AKP-F.G. Cemaati mutabakatı ile bertaraf edilmiş askeri vesayetin yerine, oluşan ‘boşluğu’ doldurma, birbiri üzerinde hegomanya kurma, halk üzerinde tahakküm kurma kavgasıdır.
Askeri vesayetin yerine kendi vesayetini kurma kavgasıdır… Ondandır bunca gürültü! Bir Çin atasözü der ki; filler tepişir, çimler ezilir. Yine olan masum,, mazlum, yoksul, emekçi Türkiye halklarına olmuştur.
NOT: Bu yazı 30 Mart 2014 yerel seçimlerini müteakiben kaleme alınmıştır.
...
Ben insanım, ben orta yerindeyim evrenin,
Ardımda sayısız tek hücreliler, önümde sayısız yıldızlar.
Ben arasında bunların uzandım dosdoğru,
İki kıyıyı bağlayan deniz, İki uzayı birleştiren köprü.
...
Kadın olmak, kadın olarak yaşamını idâme ettirmek; kadın var olduğundan itibaren süregelen meşakkatli, keşmekeş ve çetrefilli bir süreci teşkil eder. Tarihsel süreç boyunca kadın daima hor görülmüş, kadının hissesine düşen, ezilmek ve sömürülmek olmuştur.Kadınların cinsel kimlikleri istismar edilmiştir.
Genetik, fizyolojik ve biyolojik özelliklerimizden ibaret olan cinsiyetimiz kadın ve erkek arasında bir eşitsizlik değil, sadece ve sadece bir cinsiyet farkı yaratmaktadır.
Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği
Hepimiz dünyaya kız yahut oğlan olarak geliriz. Hangi kültürde, hangi çağda yaşarsak yaşayalım kız ya da oğlan olarak doğmak tıpkı ölümlü olmak gibi biyolojik varlığımızın bir nedenidir. Ancak henüz doğum öncesinde kız bebeklerin eşyaları için pembe, erkek bebeklerin eşyaları için mavi rengin tercih edilmesiyle başlayan süreç, erkeklerin ve kadınların yapabileceği işler konusunda da suni ayrımlar üretir.
Bu minvalde erkek cinsiyeti ile kadın cinsiyeti arasında toplumsal yaşama katılma düzeyi açısından farlılıklar oluşur. Sayısal bakımdan eşit olmakla beraber iki cinsin toplumsal alanda temsiliyetleri farklılaşır. Kadın cinsiyeti daha çok ev gibi özel alanda kalırken, erkek cinsiyeti dışarıda her türlü kamusal alanda kendini ifade eder. Çalışma yaşamından siyasete, sivil toplum örgütlenmesinden eğitime kadar her türlü kamusal alanda kendini ifade etmekte güçlük yaşamaz. İki cins temelindeki bu görünüm toplumsal cinsiyet eşitsizliğini meydana getirir.
Kadın ve erkeğin farklı özellikleri ve gereksinimleri vardır. Sorumluluk, görev ve rollerin dağılımında adalet ve hakkaniyet olması gerekmektedir.
Kadın ve erkeğe toplum tarafından biçilen roller, oluşturulan kalıplar mevcuttur. Türkiye’de kadın ve erkek geleneksel olarak, daha doğumdan başlayıp ölümüne dek farklı bir sosyal kalıba hapsedilmektedir. Toplumun kadın ve erkekten farklı beklentileri ve bununla ilgili inançları, bireylerinde bu yönde, cinsiyetlerine uygun davranışlar geliştirmesine yol açmaktadır.
Kadınlara yüklenen en önemli toplumsal rol, analıktır. Kadınlar, toplumsal olarak desteklenmediklerinde ve güçsüz kaldıklarında annelik rollerini de gereği gibi yerine getiremezler. Anneliğin yanı sıra evin idaresinden de sorumlu olma rolü onlara biçilmiştir. Ev işleri, yapıldığı sürece farkına varılmayan ancak yapılmadığında görülebilen, bu nedenle de “görünmez” denen işlerdendir.
Ev işlerinin maddi bir karşılığının olmaması, “çalışma” tanımına girmez. Ev kadını, çocuk sayısına ve yaşına da bağlı olarak günde ortalama on-on iki saat kadar çalışır. Ancak herhangi bir sosyal güvencesi olmadığı gibi, geçinmek içinde kocasına bağımlıdır.
Kadınların çoğu çalışma hayatına yeterince katılamamaktadır. Toplumsal olarak “ev kadınlığı” ve “analık” olan işlevleri yerine getirirler. Kadınlar ücretli çalışmaya katıldıklarında da, asıl sorumluluklarının ailelerine karşı olduğu düşünülür, bu sebepten ötürü de çalışma hayatında erkeklerle eşit kabul edilmemektedirler. Aile sorumluluklarının ve anneliğin bir uzantısı gibi sayılan işler yaparlar: hemşirelik, hastabakıcılık, öğretmenlik, sekreterlik ve benzeri işler…
Yapılan araştırmalar ve istatistikler göstermektedir ki; eğitim olanaklarından kadınlar, erkekler nazaran eşit biçimde istifade edememektedirler.
Eğitimsiz bir kız çocuğu, büyüdüğünde eğitimsiz bir kadın olacaktır. Bu da onun bağımsız ve eşit bir yurttaş olarak toplumsal yaşama katılımını sınırlayacak, şiddete maruz kalma ihtimalini arttıracaktır.
Resmi nikah yapılmadığında evlilik yasal olarak geçerli olmayacağından hem kadın hem de çocukların durumu güvencesiz olur.
Sonuç itibariyle; çalışmak, kadının dünyaya bakışını genişletecek ve böylece aile ve toplumdaki statüsü yükselecek, erkeğin arkasında değil, yanında onunla eşit bir eş olarak yerini alacaktır.
Annelerin üzerine yığılan çocukların sorumluluklarını eşleriyle paylaşabilmek, ailedeki kız ve erkek çocuklarına eşit davranmak, aile içi kararları birlikte almak, şiddet uygulamamak, kadınların toplumsal alanda vazife yapmasını desteklemek, çocuk sahibi olma kararını ortak almak gibi kısa vadeli çözümler geliştirilebilir. Uzun vadede ‘ailenin kökeni’nin sorgulanmasıyla başlayacak süreç nihai çözüme evrilebilir.
Toplumun kendi yarattığı bu eşitsizlik silsilesi durumunda yapılacak olan, kadınların cinsiyetleri sebebi ile ayrımcılığa ve eşitsizliğe maruz kalmasına önlemek ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini her alanda hisseden kadınlarla dayanışmak ve bu kalıplardan kurtulmak elzemdir.
***
Bütün ilkel inanışlar kadının erkekten eksik ve aşağı olduğunu ispata çalışırlar. Böylece kendilerince kadına eşit haklar ‘vermemelerini’ meşrulaştırmaya çalışırlar.
Üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada da yaygın olan bu tür inanışların ‘ispatlarının’ yanlış olduğunu tek tek izah etmek abesle iştigaldir. Bu duruma düşmeyi de kendime zûl addederim. Ancak ‘ispatların’ milyonlarca kişi tarafından kabullenilmiş olması da ayrı bir muğlaklıktır. Bu inanışların, aklanma babında birkaç münferit kelamları bulunmakla birlikte bu pratiğe nedense hiçbir zaman yansımamıştır. Bu yaygın inanışların ve öğretilerin teorik ve pratik yanları ayrı bir tartışma konusudur. Buradaki konu teorik ve pratik yönlerin örtüşmesi değil, örtüşse dahi ortaya makul bir şeyin çıkıp çıkmayacağıdır. Sonraki yazılarımızda bu konuyu irdeleyebiliriz.
Kadın bazı ilkel toplumlarda aile reisi konumunda bulunurken dahi mülkiyet paylaşımı hususunda geri planda kaldığı görülmektedir. Mal taksiminde ortaya çıkan bu adaletsizlik, esasen kadın ve erkeğin toplumsal statüsüyle ilgili tarihsel şartlanmaların neticesidir.
Türkiye’de resmi ideolojinin formatladığı bireylerde sıkça görülen; ayrımcılık, hiyerarşik bakış, hegomonya kurma arzusu, ataerkil toplum yapısının sonucu şiddet ve “namus” düşkünlüğü gibi garabetlerden elbette kadın da nasibini almıştır!
Ayrımcılık insanlığın ezeli bir sorunudur. Türkiye’de ayrımcılığın enva-i türlüsü henüz çocuk yaşta iken okullarda ve camilerde öğretilmeye başlanır. Ağaç yaş iken eğilir, sözü kesinlikle ıskalanmaz! Okullarda ırkçılık ve cinsiyetçilik, camilerde mezhepçilik öğretilir. Henüz çocuk yaştan itibaren ayrımcılık peyderpey zerk edilir.
MEB’ in ders kitapları müfredatında pompalanan hamasi, kurgusal, milliyetçi, ‘şanlı tarih’ ile başlar, hayat bilgisi kitaplarındaki, babanın yorgun argın akşam işten geldiği, annenin, eşini çocuklarıyla birlikte beklerken bir yandan ütü yapıp, bir yandan yemeğe koştuğu resimlerle devam eder. Kız çocukları için alınan ağırlıklı pembe araç gereçlerle ‘vazife’ yerine getirilmiş olur, zaten kimlikleri de pembe değil midir? Kız çocuğunun da, erkek çocuğunun da kendini o yaştan itibaren şartlandırdığı bir ayrımcılık ve toplumun ona biçtiği rol kabullenilmeye, öğrenilmeye başlar. Kız çocuğu anlar ki; doğurması, yemek ve ütü yapması lazımdır. Erkekte, evlendiğinde karısının öyle olmasını, çalışma hayatından, sosyal ve kültürel hayattan uzakta yaşaması, evi kendisinin idame ettirmesi gerektiğini anlar! İleri ki seviyelerde artık milliyetçi de olunmuştur, diğer uluslar kendi ulusunun tebaası için vardır, onlardan üstündür, diğerleri nedir ki? Ecdatları destan yazmıştır! Diğer uluslar bir dış mihraktır, içerdekilerse hepsi ‘tek millettir’! Bu seviyede başlayan ırkçılıkla beraber hiyerarşik bakış da oluşmuştur bireyde. Devletten ve toplumdan kadın üzerinde hegomonya kurma ehliyeti edinilmiştir.
Toplumda kadın, “kadın kimliği” ile değer bulmuyor, “çocuk doğuran ana” daha ziyade “erkek çocuk doğuran ana”, hizmetkar olarak “hanım” yahut güzel alımlı göze hitap eden “bayan” kimlikleri ile yer edinebiliyor. ‘Kadın’ demek dedirtmek ayıplanıyor. Zira; ‘kadın’ kelimesi toplumda bekaret üzerine endekslenmiş bir kelime olarak biliniyor. Keza; Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın ‘Kadın mıdır, kız mıdır? bilemem’ şeklindeki açıklamaları bunu ima etmekte ve buna vurgu yapmaktadır. Erkek cinsel kimliği alabildiğine kışkırtılırken, kadın cinsel kimliği bastırılıyor ve ayıplanıyor. Üstüne üstlük aynı toplum kadın bedenini bir meta haline getiriyor.
Kadın, çocukluğundan itibaren ‘utanması’ gereken bir cinsel kimliğe sahiptir. Kadın kendisini tanımlayan değerlere sahip çıkamaz. Kimliğine, bedenine, yaşamına sahip çıkamaz. Onun yerine baba, erkek kardeş veya erkek kuzenler sonrasında kocası onu gözetimi altına alır, söz hakkı olmaz olmamalıdır! Bu değer yargıları ile eğitilir. Sonra ‘yuvayı korumak ve kollamak’ zorunda olduğu, ‘dul kalmanın’ ayıp, dayağa katlanmanın ‘fedakarlık’ olduğu ataerkil toplumda, özsaygısı ve özgüveni gelişmemiş, kişiliksizleştirilmiş bir vaziyette sömürüledurur.
Şiddet ve “Namus” Düşkünlüğü
Kadınlar, ailenin ve toplumun namusu olarak görülürler. Kadınların eylem ve hareket alanları darlaştırılmıştır. Çünkü; yakın akrabalar ve komşular haricindeki ilişkilerin onların “namusuna” zarar verebileceği düşünülür. Bu sebepten de eğitime ve çalışmaya katılmaları, toplumsal alanda bulunmaları engellenir, engellenmediğinde de çok sıkı bir denetim altında tutulurlar.
Şiddet şöyle tanımlanmıştır; güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel ve ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümüdür. Fiziksel, sözlü, toplum ilişkilerini sınırlayıcı, ekonomik ve cinsel şiddet türleri kadının maruz kaldığı en bariz şiddetlerdendir.
Toplumda kadına kocası tarafından uygulanan şiddet “olur aile içinde böyle şeyler” denilerek meşrulaştırılıyor ve umursanmayacak bir hal biçiliyor. Oysa ki; mevcut değer yargılarını var eden ekonomik ve sosyal ilişkiler sorgulanmadan kadına uygulanan şiddetin idrak edilmesi pek de mümkün değildir.
Kadına uygulanan şiddetin gerekçesini, öfke kontrol bozukluğu, alkol ve uyuşturucu gibi bahaneler üretilerek, bu ehemmiyetli çok köklü nedenleri olan toplumsal sorunun kökenine inilmeden sümen altına itilmesine zemin hazırlanılıyor. Zira; neyimize lazım kutsadıkları mülkiyet düzenini ve aile kurumunu sorgulamak!
Kapitalizmde sömürü ve iktidar ilişkileri tüm toplumsal yapıya sirayet etmiştir. Bu kadın ve erkek arasındaki ilişkilere de elbette yansımıştır. Erkek, kadını mülkü olarak görmektedir. Kadının kendisine karşı vereceği en ufak reaksiyonda, onun üzerinde ‘her türlü tasarruf hakkı’nı kullanabileceğini biliyor ve bununda yasalarla teminat altında olduğunu bildiği için sıkça başvurulan ve bir çoğu cinayetle sonuçlanan şiddete müracaat edebiliyor. Şiddet onun için tek ve kaçınılmaz bir yol olarak vuku buluyor. Zira; toplumdan da devletten de icazetini almış olarak ‘gönül rahatlığıyla’ dövüyor, bıçaklıyor, tecavüz ediyor… böylelikle aşağılık kompleksini, yetersizliğini, güçsüzlüğünü, rekabetçi hiyerarşik düzenin son halkası olan kadın üzerinde ‘iktidar kurarak’ bastırmaya çalışıyor.
Kadına yönelik şiddetin türlerinden bahsettiğimiz üzere; kadınlar, fiziksel şiddet haricinde diğer şiddet türlerine AKP iktidarı tarafından ve o parti zihniyetine iştirak eden zümreler tarafından da medya önünde gayet ‘makul’ karşılanmak suretiyle maruz kalmaktadırlar. Ataerkil toplum yapısının geliştirdiği eril dillerden, son dönemlerin en hafif ifadelerle yobaz, hırsız ve katil güruhunca da nasibini alan kadınlar başka türlerde de şiddete maruz kalmışlardır.
Kadınlar, AKP’nin şiddetinden en fazla pay alan taraflardan oldu. AKP’nin yandaş ve dalkavuklarının kadına biçtikleri roller ve kadına bakışları:
Soyut bir “aileyi koruma” tanımı içinde, kadına da korunması gereken ailede ‘3 çocuk doğurma’ görevi verilirken Dünya Ekonomik Forumu’nun 2011 raporu, yaşanan durumu rakamlarla gösteriyor. Rapora göre kadın-erkek eşitliğinde Türkiye 135 ülke arasında 132. sırada. Türkiye’de her 10 kişiden 4’ü şiddet görüyor ve her gün ortalama 5 kadın cinayeti işleniyor.
Aile danışmanlığı ve yaşam koçluğu sıfatıyla daha çok havuz medyasında ve AKP belediyelerinin etkinliklerinde boy gösteren Sibel Üresin; yeni gerici model kadın nazarını ortaya koyuyor. Üresin, katıldığı bir televizyon programında İstanbul'da tek eşli kimse olmadığını savunarak "Kocama arkadaşımı tavsiye ettim" yönündeki açıklama yapmıştı. Bu açıklamalarla yetinmeyen Üresin, imam nikahının resmileşmesini savunurken “zengin bir erkek olsaydım 4 kadın alırdım” sözleriyle dinci gericiliğin kadın zihninde yaratabileceği tahribatın sınırı olmadığını göstermişti.
Ordu'nun Ünye ilçesinde, AKP Ünye İlçe Tanıtım ve Medya Başkanı Süleyman Demirci sosyal paylaşım sitesi Facebook'taki sayfasına, başı açık kadınlar için "Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır" yazmıştı.
Cumhurbaşkanı R.T. ERDOĞAN;
Kadın gazeteciye verdiği röportaj: Bana bir keresinde bir gazeteci geldi, karşıma geçti, bacak bacak üstüne attı. Makyaj çantasını çıkardı, sanki benle alay ediyor. Ben de o zaman il başkanıyım. Başladı sağını solunu pudralamaya. 'Sayın Başkan' dedi, 'siz makyaja da karşısınız' dedi. Ben kullanmam dedim. Sizin herhalde ihtiyacınız var dedim. Şaşırdı, hani var ya kaportası dökük araçlar olur, makyaj yaparlar dedim.
Münevver Karabulut cinayeti: "Kızını bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya...”
Hopa protestolarında Dilşat Aktaş'ın polis müdahalesiyle kalçasının kırılması: Ankara'da bir polis panzerine tırmanan bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilemem.
Kürtaj tartışmaları: Kürtaj cinayettir. Her kürtaj bir Uludere'dir.
Karma evler & yurtlar: Biz kızların erkeklerin devletin yurtlarında karışık olarak kalmasına müsaade etmedik etmiyoruz.
Kadın erkek eşitliği: Kadınla erkeğin eşitliği fıtrata ters.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç;
CHP'li Aylin Nazlıaka'nın Meclis'te 'Başbakan vajina bekçiliğini bıraksın' demesi: Kürtaj meselesi konuşulurken siz öyle bir söz sarf ettiniz ki benim yüzüm kıpkırmızı oldu. Ben asıl o zaman mahçup oldum. Asıl o zaman yerin dibine girdim. Bir evli, bir bayan çocuğu olan milletvekili kendisi ile ilgili bir organını nasıl böyle açıkça konuşabilir. Nasıl bundan yüzü kızarmaz.
Toplum ahlakı tartışması: İffet çok önemli. Sadece bir isim değil Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek için de bir süstür. İffetli olacak. Erkek de olacak. Zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem- namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek;
Tecavüz ve kürtaj tartışması: Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün. Beden sana ait, can Allah'a ait. Sen kalkıp kürtaj yaparsan bunun adı cinayet olur.
Eski Aile Bakanı Fatma Şahin;
Kadına şiddet: Biraz algıda seçicilik var. Medya, yapılan çalışmalardan çok, negatif bir haberi manşet yaparak, toplumda, sanki çok büyük şekilde olaylar büyüyormuş gibi bir algıya neden oluyor. O yüzden burada tüm fotoğrafa bakıp, neler yapılması gerektiği konusunda çalışıyoruz.
AKP'li İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün;
Tecavüz ve kürtaj: Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum. Tecavüze uğrayan da kürtaj yaptırmamalı. Bosna’da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular.
Kürtajı yasaklayan iktidar, yargının tecavüzcüden yana tutumuyla destekleniyor. Yargı taciz ve tecavüz davalarında ya suçluları aklıyor ya da çok geç kararlar alıyor.
Meclisteki İç Güvenlik Paketi görüşmelerinde de çıkan olaylarda da iki kadın vekil şiddete maruz kalmış, Başbakan Ahmet Davutoğlu: “Kadınlıklarını provokasyon unsuru olarak kullanıyorlar” demişti. Yine bir AKP vekili, tecavüz olayları için şunları söylemişti: “Diziler yapacaksınız. Oralarda yenge dayı ilişkilerinde hiçbir sınır gözetmeyeceksiniz. Hiçbir sınırlama tanımayacaksınız. Sonra tecavüzler artıyor diyeceksiniz. E ne bekliyorsunuz? Rüzgar eken fırtına biçer. Bunda hiç kuşkunuz olmasın”
Son dönemin en barbarca tecavüz ve cinayet olayı olan Özgecan Arslan için yapılan eylemlere, tepki gösteren havuz medyası yazarının: “Amerika’da her gün böyle vakalar yaşanıyor. Şimdi kapatın çenenizi” demesi, kadının mağduriyetine rağmen nasıl yok sayıldığını gösteriyor.
Son verilere göre sadece 2011 yılında 257 kadın öldürülürken, 102 kadın tecavüze uğradı ve 202 kadın yaralandı. 2012 yılının ilk altı ayının bilançosunu çıkaran Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre de 100’e yakın kadın hayatı kaybetti. 2012 Eylül ayı itibarıyla İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi'ne 5 bin 9 kadın fiziksel ve duygusal şiddete uğradığı gerekçesiyle başvurdu. Cinsel saldırıya uğrayan kadınlardan yüzde 40’ı ise korku, baskı gibi gerekçelerle şikayetçi dahi olamadı. Ayrıca yapılan açıklamalarda tecavüz olaylarında yüzde 125 arttığı ifade edilirken 2013’te 237, 2014 yılında ise 291 kadın katledildi.
Son tahlilde; bir ferdin yahut bir zümrenin kadına bakışı yaşama bakışlarıdır, çünkü; kadın yaşamdır. Aynı zamanda da kadına verilen kıymet nispetinde o toplumda ki yaşam koşullarının iyiliğinden söz edilebilir.
Selam olsun; insanca yaşam ve yaşatma uğruna mücadele edenlere...
Üretim araçlarının mülkiyetinin egemen sınıfların kontrolünde olduğu devletlerde ezilen halklara yaşam hakkı tanınmamıştır.
Malum olduğu üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluş ideolojisi ve sonrasında süregelen resmi ideoloji bağlamında tek tipçi modelüzerine inşa edilmiştir. Bu tek tipçi model cenderesinde ezilen halklar kırımdan geçirilmiştir.
Tarihsel süreç boyunca, yok sayılan, katledilen, asimilasyon politikaları ile egemen yapıya entegre edilmeye çalışılan halklar her daim direngenliğin, umudun ve mücadelenin timsali olmuştur. Tarih hükmünü her zaman okuyacaktır.
Katliamcı devlet geleneğinde yapılan kırımlar kesinlikle münferit değil, stratejik bir planın parçasıdır. Kırımlar bir medeniyet projesi olarak lanse edilmiş ve emperyalizm meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Keza bunun en bariz emsali Dersim Katliamı’dır.
Öteden beri egemen iktidar yapılarına entegre olmayan, boyun eğmeyen, bu yapılara biat etmeyen Aleviler katledilmiştir.
Maraş’ta, Çorum'da, Sivas’ta, ve Gazi’de Aleviler katledilmiş bu katliamların failleri ceza almak yerine mükafatlandırılmıştır.
Din, egemen sınıfların sömürü aracıdır. Nitekim; Diyanet İşleri Başkanlığı bu vazifesini layıkıyla yerine getirmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı baskın egemen inanç zümrelerinin, diğer inanç zümrelerindeki tahakküm aracıdır.
Bütçeden en fazla pay alan kurumların başında Diyanet İşleri Başkanlığı gelmektedir. 5 milyar 442 milyon liralık bütçesiyle 13 bakanlıktan fazla pay almaktadır. 8 bakanlığın bütçeleri toplamı bir Diyanet bütçesine yetişememektedir.
Bu tablo Diyanet İşleri Başkanlığı’nın nasıl bir sömürü aracı olarak kullanıldığının görülmesi bakımından önemlidir. Oysa ki; devlet inançlara kayıtsız kalmalıdır.
Halen hali hazırda bulunan, 12 Eylül faşizminin ruhunu temsil eden 12 Eylül Anayasası, MGK, YÖK, RTÜK, ve Siyasi Partiler Kanunun getirdiği %10 seçim barajı mevcudiyetini korumaktadır.
Antidemokratik, baskıcı ve üniversitelerdeki özgür, bilimsel eğitimin önündeki en büyük engel olan YÖK kaldırılmalıdır. Bununla beraber 12 Eylül faşizminin getirdiği tüm antidemokratik kurumlar ve yasalar kaldırılmalı, halkların önüne konulan barajlar aşılmalıdır.
Neoliberal politikalarla beraber devlet aygıtını yönetenler, kendi Kürt’ünü, kendi Alevi’sini kendi kadınını yaratma siyaseti gütmüştür.
Kadının eksik ve aşağı görülmesi tüm ırkçılığın temelini teşkil eder. Ataerkil, cins baskıcı devlet ve toplum yapısı kadına; kaç çocuk yapacağı, nasıl gülebileceği, hamileyken gezip gezemeyeceği ve benzeri söylemlerle roller biçmiş bunu yasalarla da meşrulaştırmaya çalışmıştır.
Son 10 yılda 5000 e yaklaşan ürkütücü boyutuyla kadınlar katledilmiştir. Bu katliamlar gayet politiktir.(Bir veri tabanı olmamasından kaynaklı tam sayı verememekten ötürü özür diliyorum. Her kadının ayrı bir kıymetinin olduğunu vurgulamak istiyorum.)
Tarihsel, iktisadi ve sosyal koşullar itibariyle faşizm elbette bu coğrafya da yeni değildir. Türkiye ezilen hakları faşizme oldukça aşinadır. Zira; tarihleri faşizme karşı omuz omuza verilen mücadelelerle doludur.
Kadınla birlikte doğa da metalaştırılmıştır. Doğa katliamları ile HES’ lerle göçertme politikaları fiili olarak uygulanmıştır.
AKP iktidarı döneminde; Kalekollarla topyekün bir iç savaş hazırlığı yapılmış, ‘Kamu güvenliği’ adına yüzlerce insan yasal mermilerle, bombalarla katledilmiştir.
Roboski’de 34 sivil yurttaşın üzerine bomba yağdırılarak katledildi. Ceylan Önkol 14 yaşında havan mermileri ile parçalandı. 12 yaşında Uğur Kaymaz’ın bedeninden 13 kurşun çıkartıldı. Henüz 7 yaşında Enes Ata öldürüldü. Gezi Direnişi’nde Ali İsmailler, Ethemler, Berkinler katledildi ve sözüm ona destanlar yazıldı! Gazi’de Lice’de Cizre’de katliam senaryoları hayata geçirildi.
Tüm bunların ve çok daha fazlasının failleri sanki ceza almışta bunlara yasal bir zemin sunmak adına İç Güvenlik Paket Yasası çıkartılmıştır.
Bu paketle birlikte OHAL artık konjonktürel olmaktan çıkmış sürekleştirilmiştir. İç Güvenlik Paketi Yasaları’ nın zaten fiilen işlediği dönemde yasalar hep kamu görevlilerinin lehine kullanılmış ve devlet kendi memurunu kollamıştır.
Savcı ve hakimlerin yetkilerinin, vali ve polise devredildiği, toplumsal başkaldırıları bastırmak için her türlü keyfiliğin yasal bir zemine kavuşturulduğu, gözaltıların polisçe keyfileştirildiği, gözaltı süresinin uzatıldığı, düşünce ve ifade özgürlüğünün tamamıyla bloke edildiği, iç savaşa hazırlanma seferberliğinin yapıldığı, makul şüpheleri önleyici tedbirler adına halka keyfi saldırıların yasal bir zemine kavuştuşturulduğu bir ortama girilmişken demokrasiden söz edilebilir mi?
Bu süreçte faşizmin yeni bir formatına Selefi-Vahhabi-Sünni karışımı bir formatına tanık olmaktayız. Oluşturulmak istenen; neo-Osmanlıcı, neo-İslamcı bir diktatoryal rejimdir.
AKP iktidarı işlemeyen neo-Osmanlıcı sistemin stratejik bataklığınddan sıyrılmak için ‘RTE modeli’ bir Başkanlık sistemine ihtiyaç duymuştur. ‘Yeni Türkiye’ dedikleri dönemlerinde bu sistemi can simidi olarak kullanacaktır.
Son dönemde AKP ile Cemaat arası halklar üzerinde egemenlik, baskı kurma savaşlarıyla, ezilenleri ezme yarışıyla birlikte ayyuka çıkan yolsuzluk tapelerinden sonra geçtğimiz haftalarda AKP organlarındakiler de birbirleri aleyhine yolsuzluk itiraflarında bulunmuştur.
Sömürü, rant ve talana karşı önlerinde en büyük engel olarak gördükleri emek ve meslek örgütlerini hedef alarak bu örgütleri olabildiğince pasivize etmeye çalışmış, yasalarla bunu teminat altına almıştır.
TMMOB’ de bundan nasibini almıştır. Gezi Parkı ve Saray inşaatı gibi ranta, yağmaya açtıkları bir çok alanda karşılaştıkları mevzuat problemlerini TMMOB yi de hedef alarak çözmeye kalkmışlardır.
Esasen İç Güvenli Paketlerine değil, İş Güvenliği Paketlerine ihtiyacımız vardı. Ancak bu politikalar ve yaslarla mümkün görünmekten uzaklaşmıştır.
Kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda feda edilen yine emekçi sınıfı olmuştur. Yakın zamanda Soma’da, Zonguldak’ta, Şırnak’ta maden emekçileri, Torunlar İnşaat’ta inşaat emekçileri katledilmişlerdir. Bu da İş Güvenliği yasalarının aciliyetini bir kez daha koymuştur. Ancak tabi ki; mevcut yasalar her zaman olduğu gibi patronlar lehine işlemiştir.
Nusra hamiliği ve IŞİD hamiliğinde bulunan AKP iktidarı Suriye’deki savaşı stratejik bataklık eksenine oturtmaya çalışmıştır.
Nitekim; şimdiki Başbakan, Eski Dışişleri Bakanı iken, “Suriye’nin kuzeyinde de facto bir yapıya müsaade etmeyeceğiz” demiştir. Kürdistan’ın statü biçimindeki taleplerine karşı Türkiye egemen sınıfları düşmanlığını ortaya koymuştur. Elbette ki; bu sorun ‘ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı’ çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Hamisi oldukları bu barbar çeteleri Rojava’ daki kazanımlarını yok etmek üzere Rojava Kürtleri’nin üzerine, Suriye’deki Alevi, ‘sünni’ olmayan diğer halkların üzerine salmıştır. Bu gerici ve barbar çeteler aynı zamanda Şengal’ de Ezidî soykırımına kalkışmış ancak bu alanlardaki direnişle bütün çabaları boşa çıkartılmıştır.
“Kobanê düştü düşecek” denilirken bu beklentileri düşmüş ve hevesleri kursaklarında kalmıştır. Hamiler kabul etmese de Kürtler Rojava’da bir direniş ve mücadele örneği sergileyerek fiilen bir statü kazanmışlardır. Sonrasında viran olmuş ‘Kobanê’yi kim inşaa edecek?’ biçimindeki söylemleri ile rant dürtülerini göstemişlerdir.
Bu gerçeklikten ötürü ‘Türbe Operasyonu’nda zımnen ve zorunlu olarak selam da vermek durumunda kalmışlardır.
Kobanê parıldayan bir direniş kalesidir. Neo-Osmanlı stratejisinin çöküş ilanının tescilidir. Kobanê ezilen Kürdistan halklarının gerek Ortadoğu gerekse Dünya’da stratejik bir aktöre dönüşmesinin önünü açmıştır.
30 Mart’ta Kızıldere’de katledilen Mahir Çayan ve yoldaşlarını saygıyla anıyorum…