Caffe Nero, Starbucks, Costa gibi kafein ihtiyacını gideren ama kahve içtiğini hissettirmeyen kişiliksiz kahvecileri her yerde görmekten bıktığım için gerçek kahve yapan farklı bir yer arayışına girişmiştim, sonunda tam aradığım türde yerleri bulup huzura erdim.
Shoreditch Grind
Old Street metro istasyonu çıkışında. Tam bir sabah kahvesi ve gazete yeri.
Caffe Vergnano 1882
Daha merkezi bir café arıyorsak o zaman adres Caffe Vergnano. İtalya'da ünlü olan bu kahveci, Leicester Square'in Charing Cross Road'ı üzerindeki ikinci el kitapçıların arasında. Espresso'ya biraz yaratıcı yaklaşıp amarettolu gibi çeşitler yapmışlar, kahvesi gerçekten muhteşem.
La Fromagerie, şarap mahzeni ve köşesinde her yeri camla kaplı bir peynir odası olan bir market, aynı zamanda komünal masasında oturup peynir ve Fransız ordövr tabakları yenebilen bir Fransız bistrosu.
Marylebone High Street üzerinde, bir köşede de Le Pain Quotidien var. Yine komünal masası var, en güzel detay masaların üstündeki bitter çikolata kavanozu ve reçeller... Biraz pahalıya kaçsa da kahvaltı için Londra'da en tercih edilecek yer burası.
Kazantzakis, "Happy is the man... who, before dying, has the good fortune to sail the Aegean sea" derken, bir de Ege üzerinden uçakla geçmeyi görseymiş! Uçağın kalkışından inişine kadar görülen tek şey, gözleri uyuşturan sonsuz mavilik, güneşin yansımasıyla deniz üzerindeki parıltılar, araya benek benek serpiştirilmiş bir çok ada, adaların çevresindeki turkuaz hareler. Bunları şaşkın şaşkın seyrederken bir bakıyorsun yarım saatlik uçuş bir anda bitmiş.
Panormou'daki eve yerleştikten sonra hemen Monastraki meydanına gidiyoruz. Atina'da Panormou haricinde gördüğüm ilk yer Monastraki oluyor böylece. Monastraki'nin en eski lokantası Bairaktaris'ten içi patates kızartması ve kuru cacık dolu "souvlaki"mizi aldıktan sonra karşısındaki alçak duvara oturup gece Monastraki meydanını seyrediyoruz. Işıklar, insan kalabalığı, gördüğüm ilk an "işte bu!" dediğim Akropol.. Yediğiniz souvlaki'den başınızı kaldırabilirseniz, bunları siz de seyredin.
Gece, sabah turistik çarşıya dönüşen Monastraki'nin ara sokaklarından birindeki Six D.O.G.S adlı barda mutlaka oturun, çok hoş bir ortamı var. Yalnız hep çok kalabalık ve hiç yer yok, erken gidilsin. Yemekleri de güzel.
Gece gitmek için başka bir yer de yine Monastraki'deki bir sanat galerisinin bahçesindeki "TAF" adlı bar. Yine Six D.O.G.S'a benzer bir ortamı var. Siz yine de tek bir mekanda takılı kalmayın, Yunanlılar'ın meşhur bar turundan yapın. Bir yerde yarım saat kadar durup hemen başka barlar keşfedin, çünkü Atina bu bakımdan çok zengin.
Sonra Galatsi'de (ki İzmir'de herhangi bir muhite benziyor, biraz Göztepe gibi) birinin evinin terasına partiye gidiyoruz. Herkes çok candan, İzmir'den olduğumu ayrı bir seviniyorlar. Zaten Marianna beni herkese "İzmir'den arkadaşım" diye tanıtıyor, sanki Yunanistan'da herhangi bir şehirmiş gibi. Yunanlılar ouzo'yu su yerine vişne suyuyla da içiyorlar, doğrusunu söylemek gerekirse biraz ouzo'yu bozuyor. Sanki iki içecek kimyasal tepkime geçiriyorlar da ortaya yepyeni başka bir içki çıkıyor, yine de fena değil, bir de öyle deneyin.
Ertesi gün, Syntagma meydanına gidiyoruz, sıcaktan oradaki tramvaylardan birine atlayıp hemen Glyfadha'ya, güneye inmenin hayalini kuruyoruz. Sonra milli parklarında yürüyüp eski bir kralın evi olan Zappio'ya ulaşıyoruz, bahçesinde oturup artık sıcaktan hamur kıvamına geri dönmüş Yunan kurabiyeleriyle kahvaltımızı yapıyoruz. Sonra dükkanların ve dondurulmuş yoğurtçuların olduğu Ermou caddesinde yürüyoruz. Monastraki'ye tekrar ulaşıp, deri sandaletten geçilmeyen turistik çarşısının çevresinde dolanıyoruz. Akropol'ün eteklerinde kazılara devam, şehrin o kısmı tam bir açık hava müzesi. Akropol'e bakan bir Yunan lokantasında yemediğimiz meze bırakmıyoruz.
Sonradan Akropolis Müzesi'nden öğrendiğim kadarıyla Atina adını, tanrıça Athena'nın Poseidon'a karşı verdiği bir düelloyu kazanmasıyla alıyor. Şehre adını verebilmeleri için, iki tanrı da Atinalılar'a kalıcı bir hediye vermek zorundalar. Hediyesi Atinalılar tarafından daha çok beğenilen tanrı, düelloyu kazanıyor. Athena da şehre zeytin ağacını armağan ediyor. Her yer zeytin ağacı.. ve her yemekten önce de zeytin ezmesi ve zeytinyağlı, kekikli kızarmış ekmek.
İki üç sene önce açılan Akropolis Müzesi'ne gittik (mutlaka görülmesi gerekiyor..), Akropol'e çıkamadık ama, "old town" denilen çevresinde bir iki kez dolandık. Yerler küçük kaldırım taşlarıyla kaplı, tıkır tıkır yürünüyor. Akropol'e bakan apartmanların bir kısmı devlet daireleri olarak kullanılıyor, apartmanların hepsi eski ama çok huzurlu, tepenin eteklerinde boyası çıkan eski evler.. Bir apartmanın giriş kapısının mermer merdivenlerinde bir amca oturmuş, bouzouki çalıyor.
En yıkık dökük ev bile çok pahalıymış bu semtte. Hiç şaşırmıyorum zaten. Metro istasyonunun olduğu yolu, İzmir'de fuar kapılarının oradaki sokaklara çok benzettim. O apartmanların altında fırınlar, bakkallar, pastaneler, dondurulmuş yoğurt barları var.. akşamüstü oturmak için çok güzel yerler. Çok huzurlu, romantik bir semt.
Mutlaka, mutlaka ve mutlaka, Monastraki meydanına ve gece ışıldayan Akropol'e bakan "A for Athens" otelinin terasındaki kokteyl bara gidin, mümkünse -ki zor- en iyi manzarayı gören masayı kapın, benim için bir "A for Athens" kokteyli için. Şampanya kadehinde geliyor, içinde tsipouro (rakıya benzer), lime suyu, gül suyu, mastika likörü, üstündeki köpüğün içine gömülü, ağzınızda çıtırdayan damla sakızı parçacıkları ve küçücük gül yaprakları var .. Kuşkusuz hayatımda içip içebileceğim en iyi içkiydi. Manzara, içkiler, her şey o kadar iyiydi ki ikinci gece yine gittik.
Gece, Monastraki'nin oralardan sıkılırsanız, yürüyerek Psirri'ye gidin. "Nargile bar"larının sokaklara yayılmış masalarına oturun. Havası, Beyoğlu'nun ara sokaklarıyla aynı, ayrıca bir sürü keşfedilecek bar var. Sonra daha çok apartmanlar, restoranlar ve pastanelerle dolu Thissio semtinden Keramikos'a, oradan da Gazi'ye geçebilirsiniz. Gazi'deki Technopolis'te iyi bir event ya da sergi varsa kaçırılmasın. Gazi'de BIOS adlı barda (bir apartmanın terası, bulmak zor) Akropol manzarasına karşı Atina'nın teras kültürünü yaşayın.
Ekonomik krizden turizm bakımından etkilendiklerini düşünüyorlar en çok. Krizin medyada bu kadar fazla lanse edilmesinin turistleri Yunanistan'dan ittiğini düşünüyorlar. Biri bana yaşadıklarının ekonomik bakımdan "3. Dünya Savaşı" olduğunu söyledi. İlkini atlattık (?), ikincisini yendik, bunu da yeneceğiz dedi. "Almanya güneşimizi kıskandı" en çok söylenen sözmüş bu kriz hakkında. Şimdi, doğruya doğru.
Kolonaki'ye gitmek için Evangelismos istasyonunda iniyoruz, duvarda ilgimi çeken bir poster. İmambaildi. Marianna çok farklı bir grup olduğunu söylüyor, ben de araştırıyorum ve dinlemeye başlıyorum bu benzersiz grubu. Kendilerini şöyle anlatmışlar:
"Imam Baildi is a very popular Southeast Mediterranean dish consisting of aubergine stuffed with onion, garlic, and tomatoes simmered in olive oil. It is a similar fine blend that brothers Lysandros and Orestis Falireas and their 8 piece band do - only in musical terms!
Here’s what happens in their melting pot: Bouzouki meets electro swing, Greek roots meet hip hop and mambo big band orchestration, and original Greek - Balkan brass action meets uplifting MC’s and Cuban montuno’s. A truly unique blend of Greek retro gems with new orchestration, production and remixing techniques the brothers were subjected to while studying in Europe." E daha ne! Dinleyiniz, dinletiniz.
Ertesi sabah Kolonaki'ye gidiyoruz. Kolonaki'de evler çok güzel, biraz Alsancak, biraz Nişantaşı gibi. Tek farkı ve en çok hoşuma giden detayı, her balkondan sarkan bitkiler. Ha bir de bize göre daha bir temiz, ferah sanki. Daire fiyatları bakımından Atina'nın en pahalı semtiymiş. Öyle ki, apartmanların birinin girişinde "Dilenciler ve işsizler giremez" uyarısı gördük. Sabahın köründe gittiğimiz için boştu ve ünlü mekanlarına, restoranlara falan gidemedik haliyle. Ama yine de o boş sokakları dolaşıp günün o saatinde fazla huzurlu görünen evlere, balkonlara bakıyorsun, fırsat olsa burda ne güzel yaşanır diyorsun.
Kolonaki'ye yürüyüşle bir on dakika uzaklıkta, mutlaka görülmesi gereken Exarchia semtine gittik. Kolonaki'deki hayat tarzı neyse, on dakika uzağında onun tam zıttı var. Kolonaki'de yaşayan tipik bir kadın, ünlü bir televizyoncu ya da bir iş adamıyla evli, yaz tatilinde yatıyla Mikonos'a giden, bakkala giderken bile fazla şık giyinen, çocuklarını pahalı kurslardan kursa koşuşturtan, hayatını Kolonaki'de pahalı bir café'de kendisinin klonu olan arkadaşlarıyla geçiren dertsiz tasasız biri olabilir. Exarchia'da yaşayan bir kadınsa, büyük ihtimalle üniversite öğrencisidir, kirasını ödemez, çünkü o bir "squatter"dır,
sokağın karşısındaki BOX adlı teraslı sinema salonunu işgal ederek orayı Anarşist kampanyasının planlandığı karargah yapar,
otopark yapılacak çocuk parkının otoparka dönüştürülmemesi için orada uyur, hatta arkadaşlarıyla örgütlenir, onları da orada uyutur,
ihtiyacı olanlara bedava su ve ilaç dağıtır, fanzinlerde yazardır, ne zaman kriz patlasa, pankartını kapıp Syntagma'da bağırandır, belki polislere molotof kokteyli fırlatan da odur. Evet, Exarchia, dünyada belki de tek örneği olan Anarşist semt, sanki gerçek değil gibi. Giannis ciddi ciddi diyor ki, punklarla hippiler zaten birbirlerini dövüyorlardı, şimdi bir de son zamanlarda başımıza neo-naziler çıktı..
"Nedensiz yere sadece 15 yaşındayken öldürülen Alexis"e anıt..
Exarchia'dan çıkınca, Panepistemou caddesinde yürüyüp, Atina Üniversitesi'nin eski binalarını görüyoruz.
Gece 10 gibi Plaka, Anafiotika'ya gidip, loş ışıklandırılmış dar sokaklardan tepeyi tırmanıyoruz, gidecek bir yer arıyoruz. Burada gece (akşam yemeğinin 11-12 gibi yendiğini hatırlatayım) mutlaka yeni açılan cafélerden birinde, ya da daha geleneksel bir şey istiyorsanız rebetiko çalan tavernaların terasında Akropol'ü seyrederek oturun.
Son gün, Atina sabah saat 9'da, şehir daha uyanamamışken ayaklarımızın altında, Nikos Kazantzakis, Antik Yunan felsefesi, dört parçaya ayrılmış haritam, Marianna ve benimle. Bu 3 günlük (ki 6 gün ayırılmalı Atina ve çevresine) kısa geziyi de böyle kapattık...θέλω να πάω πάλι re!
5 günlük Yunanistan macerası Euboia adasının Karystos kasabasıyla başlıyor. Evinde kalacağım arkadaşım Marianna beni havaalanında karşılıyor, Rafina limanına giden otobüse biniyoruz, sonra ordan bir gemiye binip Euboia’nın Marmari limanına yaklaşıyoruz ve karaya ayak bastığımız gibi babası bizi arabasıyla alıyor. Evlerine giden yolda tarlalar, küçük çiftlik tarzında evler. Bir tane yetmişli yaşlarında, kafasında kocaman bir şapkayla toprağı çapalayan bir dede var, sıcaktan kalkıp alnını siliyor, tam o sırada Marianna arabadan kafasını çıkarıp “Geia sou papouuuuu!” -Merhaba dedeee!- diye bağırışıyor. Bu kasaba küçük herkesi tanırsın, diyor, bir ara dedem ve büyükannem bizi ağırlamak istiyorlar, gideriz. İkonalardan geçilmeyen evlerine gidip yerleşiyoruz. Tanışıp tanışabileceğim en sıcakkanlı insanlardan annesi, hemen bize masa hazırlıyor. Musakka yapmış, yanına karpuz (yunanca, karpouzi), feta peyniri, salatalık, bira koyuyor. Domatesleri, salatalıkları, ne sebzeleri varsa direk tarlalarından geliyormuş. Karpuzlarının tadını unutamam. Sonra saat 5 gibi denize gidiyoruz, Koxili (yunanca, deniz kabuğu) dedikleri bir plaja. Büyük bir barı var ve Marianna plajda çalışan herkesi tanıyor, zaten gezi boyunca ben az bir yüz kişiyle tanışmışımdır. Bir arkadaşıyla denize giriyoruz. Benimle İngilizce konuşmaya çekindikleri için çok konuşmuyorlar ama ben az da olsa Yunanca anlıyorum ve ne zaman bir şey anlasam şapşal şapşal sırıtıyorum.. çünkü ortak kelimeler keşfediyorum; sokaki, tavani, kanepe, zori, derti, midia (midye), karpouzi, bacanaki, pabutsia, tzanta… az bile bunlar, bir de bir çok ortak deyiş; hade re, aman aman, hadi be malaka beee, ahhhh Giannis ah… ai siktir! Çok frappe içiyorum midem bulanıyor. Saat 9 gibi eve dönüyoruz. Akşam yemeğinin 11-12 gibi yendiği düşünülürse denizden dönmek için 9 makul bir saat. Dönerken toprak çapalayan dedesiyle karşılaşıyoruz. Devamlı elimi sıkıyor ve benimle tanıştığına çok çok çok çok memnun oluyor. İnsanlar çok bizden ve yakın. Evde hazırlandıktan sonra dışarı çıkıyoruz mesela, yürürken balkondan sarkan bir kuzeni “oooo kızlar, bu gidişle nazar deyecek size, dikkat edin!” diye bağırıyor elini tahtaya vuruyor. En komiği de Marianna bu dediklerini bana İngilizce açıklamaya çalışıyor, alakasız mekanik bir Kuzey dili gereksiz yere araya giriyor yani. Kasabanın merkezine iniyoruz, ortada büyük ve güzel bir kilise. Adadaki tüm erkekler, yani istisnasız tüm Giannis’ler, oranın en çok para kazandıran mesleği yani kaptanlığı seçtiklerinden, seferlerden sorunsuz dönmeleri için kiliseyi kaptanların azizi ‘kutsuyor’muş. Kahvehanelerle dolu dar sokakların arasından geçiyoruz ve Ouzeri’lerin olduğu limana varıyoruz,
Marianna’nın liseden arkadaşlarıyla bir Ouzeri’ye oturuyoruz. Böyle bildiğimiz meze – rakı yiyilip içilen yerler. Saat 12. En son müşteri, sabah 7′de kalksa da olur, kalkana kadar bütün mekanlar açık kalırmış, bir şey sipariş etsin ya da etmesin. Beyaz pos bıyıklı bir amca gelip bize gecenin mezeleri sayıyor. Tabi hepsinin adı Türkçe’yle aynı az çok, anlaşılıyor. Ortaya bir imambaildi geliyor mesela. Çevreye baktığımda, ada bana azcık Sakız, azcık Balıklıova’yı hatırlatıyor, bir de Ayvalık huzuru var. Bol bol ouzo içiyoruz. Bir Toúrkala olarak buzla ouzo içmeme şaşırıyorlar. Rakı ve ouzonun farklı şeyler olduğunu öğreniyorum. Sonra kalkıyoruz, yürürken gökyüzüne baktığımda birden şok geçiriyorum. Hayatımda bu kadar yıldızlı bir gökyüzü görmemiştim, gökyüzü simle kaplı gibi. Hava sıcak, herkes yavaş ve sakin, deniz dingin ve takalarla kaplı, huzur huzur huzur. Diğer arkadaşlarla oturma için bir rock bar’a gidiyoruz, adı Osteria. Austerity gibi, aman bu zamanlarda hassas noktalara değmeyeyim diyorum. Yunanca konuşma çabalarıma çok gülüyorlar, ayağı kanayan Marianna’ya “to podisou ponai poli?” -ayağın çok acıyor mu?- dediğimde dağılıyorlar, yabancı biri için aksanımın fazla iyi olması komikmiş..to proforamou einai kala, etsi.
Ertesi sabah, yani saat öğlen 2 gibi, kasabanın merkezine inip kahve içiyoruz. Ben Frappe o da Yunan kahvesi. Limanda turluyoruz.
Öğlen yemeği anne ve babasıyla. Fırına kocaman bir balık göndermişler, onu fırından pişmiş şekilde alıp eve gidiyoruz. Domates soslu, patatesli bir şey. Koca balığın neredeyse yarısını bana koyuyorlar, kendilerine az az koyuyorlar. Ayıp olmasın diye hepsini yiyip patlıyacak gibi oluyorum. Sonra bana Türkiye hakkında sorular falan soruyorlar, uzun uzun konuşuyoruz. Sonra evden çıkıp birsürü arkadaşıyla arabayla 20 dakika uzaklıkta bir koya yüzmeye gidiyoruz.
Genelde böyle berrak denizler çok soğuk olurlar, bakınız Çeşme’de Paşalimanı, burada sıcacık, efendim bir giren bir daha çıkamıyor.
Gece yine benzer bir rutin, bir otelinin restoranında bol karidesli, bol midyeli makarna yiyoruz bir kaç arkadaşla. Deniz ürünü manyağı biri olduğum için ermeme az kaldı gibi hissediyorum. Ordan yine Osteria’ya yürürken bir kahvehanede kalabalık bir grubun yanına gidiyoruz, Marianna beni kuzenleriyle, teyzeleriyle, amcalarıyla tanıştırıyor. Yaşlı bir amcasının “Ti kaneis, koritsimou?”ya “Eimai poli kala, euxaristw!” cevabını verince “A! Bravo! Bravo!”larla karşılaşıyorum, konuşmayı yeni öğrenen çocuğa verilen ifadelerden alıyorum.
Huzur, Karystos. Gidilecek, görülecek çok yer yok ama, “o köy bizim köyümüzdür” tarzı bir yer.. apo Karystos, me agapi!