“gel.”
—
trying on a metaphor
tumblr dot com
hello vonnie

No title available
styofa doing anything
sheepfilms
YOU ARE THE REASON
KIROKAZE
Today's Document

titsay
h

JBB: An Artblog!
cherry valley forever

blake kathryn
Not today Justin
TVSTRANGERTHINGS
taylor price
wallacepolsom

ellievsbear
todays bird

seen from Türkiye

seen from United Kingdom

seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States

seen from Netherlands

seen from United States
seen from Germany

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Vietnam
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from Netherlands
seen from Algeria

seen from France

seen from United States
seen from Netherlands
@dondumdolastim
“gel.”
—
ucu bucağı olmayan yollar ve ardarda dizilmiş sokak lambaları ürkütücü sessizlik migrenimi tetikliyor bu pencerenin ardında öleceğim karanlık yoruyor beni tütünüm bitmiş soğuyan üçüncü çayım susturmuyorum Aşık Mahzuni Şerif'i ölüme giden sessizlik -gel gizli gizli-
sana bakmak
ve doyasıya sarılamamak
berbat
gel
bekliyorum
bekleyeceğim
mesela sende hep aklım
mesela ne yapıyorsun şu an, tam da şuan
mesela mutlu musun
yoksa üzgün mü
mesela ne geçiyor aklından
iyi misin, yoksa
kötü mü
daldın mı uykuya yoksa uyanık mısın
hala
hazır bu sine sana
Tenden duvarların içinde hapis kalmışım sanki bu kirli zihinle. Daimi bir çatışma, bir türlü bitmek bilmeyen bir savaş, dinmek bilmeyen bir acı; kaçışsa yok, kurtulmak imkansız.
Göğsüme dolan nefeslerin peşine takılıp çıktığımı hayal ediyorum bu mahpusluktan, ardımda bıraktığım pelteye dönüp bakmadan, gücüm tükenene, ciğerlerim yanana kadar koştuğumu hayal ediyorum, ağzımda isyanın baş döndürücü tadıyla.
Kuş yüreğimin beyaz bir martıya dönüşüp göğe yükseldiğini, rüzgara karşı kanat açtığını düşlüyorum. Sanki mevcudiyetimin tüm sebebi buymuş, kaygısızca kanat çırpmakmış gibi. Bulutlara dokunuyorum sanki zaman zaman, yağmur tanelerini okşuyorum birer birer. Sonsuzluğu öpüyorum sonra.
Ölümü diliyorum bir de, kaçıp kurtulamadığım bu bedenden, bu kafadan ancak o zaman ayrılabilirim. Ancak o zaman enginliklere koşar, kanat açarım ebediyete.
Sanki bu bedenden, bu hapishaneden kurtulsam, mahpusluktan azledilsem birleşeceğim, bir olacağım sonsuzlukla.
perdesi kapalı kırık camlar
Bizim oralarda iki katlı yaparlar evleri. Evvelden ağaçtan yapmışlar da sonradan betonarmeye çevirmişler bazı yerlerini. Tuğlalar köylere inince zaten insanlar artık birbirini daha az sevmeye başlamış oralarda da. Ben gitmeyeli bilmem kaç yıl oluyor şimdi oralara. Bazen trafiğin en yoğun olduğu saatlerde, hele de sağanak yağmur vurmuşsa sabahları ansızın aklıma geliyor çocukluğumun yağmurları. İşe gidince maruz kalacağım imaları düşünmektense gök gümbürdediğinde titreyen camları, sanki koskoca bir gülle düşmüş gibi sarsılan toprağı düşünmek daha az korkulu geliyor bana. “Oğlum Ömer,” diyorum, “sen de büyüdün adam diye sıraya girdin ya!” Hiç büyüyebileceğime inanmazdım, şimdi dönüp bakıyorum geriye, kaç yılı devirmişiz bile. Bazen şaşıp kalıyorum zamanın gerçekten de böylesine hızlı geçmesine. Bak bir yıl olmak üzere boşanalı, belki de benim sınavım da o diyordun, belki günahlarının bedelini bu kadına mahpus kalarak ödüyorsun. Bak kurtulalı aylar oluyor. Güzelliği başını döndürmüş, aklını başından almıştı. Aklın başına geldiğinde çoktan iş işten geçmişti. Asıl cehennemin daha yeni başlıyordu, sen tüm hayatını orada geçirdiğini sanırken hem de. Aklın yüreğini hiçbir zaman yakalayamamıştı da sonra olanlara ne demeli? Hayatına giren her kadın ya seni öldürecek ya da süründürecek anlaşılan. Bak geldin kaç yaşına hala da vaz geçmiyorsun. Vallahi pes. Hatta şey bile demeye başladım ben aslına bakarsan, keşke gençliğime dönebilsem. Gençlik demekle kast ettiğim babama isyan bayrağını çekip Kurtuluş’a taşındığım o zamanlar da değil, daha da eskisi. Ondan yıllar yıllar evvel hatta. Gözüm trafikte bir türlü ilerlemeyen dolmuşun buğulu camlarının ardında kırmızı ışıklardan ibaret olan Üsküdar’da, sırt çantam belimi adam akıllı ağrıtırken ağırlığımı bir sağ ayağıma bir sol ayağıma vererek bekleşirken o özlediğim günleri düşünüyorum. On beş on altı yaşlarımda, köyde geçirdiğim yaz günlerinin hasretini çekiyorum. Hem yıllar var ki gitmiyorum oraya, hem de yıllar var ki geçti gitti üzerinden. Yok mudur durdurmanın bir yolu şu zamanı? Daha o zamanlardan beridir fazla yürüdüğümde sağ ayağımın aksaması. Temmuz başında ekinler biçildikten sonra elime bir orak tutuştururdu dedem, biçerdöverin ardında bıraktığı başakları tarlanın bir ucundan o bir ucundan ben biçe biçe gelirdik. O ucu bucağı sarının çeşitli tonlarına bürünmüş tarlalardan dönerken hafiften topallamaya başlayınca eve varana kadar dedemin çok çalışmaktan çıkan kamburundan, aksamayan ayaklarından utanıp birkaç adım gerisinden yürürdüm. Bir elim omzuma geçirdiğim orağın sapında, diğeri elime bir yerlerden geçen ince dayağı toprak yolda sürüye sürüye varamazdım bir türlü eve. Kimsecikler de kalmadı artık oralarda nereden baksan, ya yıllar almış götürmüş ya da yollar insanları. Ben de dahil herkes savrulmuş bir yerlerine dünyanın. Nereden baksan saatler ötede en sevdiklerin dahi,neyse ki kıyametlerce değil henüz. Bazen şaşıp kalıyorum zamanın böylesine akıp geçmiş olmasına, şaşmamak mümkün mü hem? Üçlerle başlıyor yaşım artık, otuz üç, otuz dört, otuz beş, inanılır şey mi bu? Hala yaşadığıma da şaşıyorum bazen, bitmeyecek sandığım şeylerin bitmesine, unutamam dediğim şeyleri unutmuş olmama, olmayacak dediğim şeylerin olmasına… Ummadığım ne çok şey oldu öyle, sevinsem mi üzülsem mi bilmiyorum şimdi. Bir ev vardı bizimkinin yanında, biz küçükken epey kalabalıktı da sanki çil yavrusu gibi dağılıverdi bir anda ev ahalisi. Ne olduğunu bilmiyor kimse, yaşlanıp öldüler mi yoksa büyüyüp uçtular mı evden, yoksa her ikisi birden mi? Sık sık da girer çıkardık biz de oraya, şişman bir kadın salonda yemek pişirirdi, menemen ya da tavuk ciğeri olacak, emin değilim hangisi ama muhakkak ikisinden biri. Kokusu da sarardı bütün evi, içeri giren kokuyu hemen almasın da ne yapsın, aç değilse de acıkacak hemen. Ev yapımı mis gibi tepsi ekmeği de bizimkilerin aksine hep fazlaca kabarmış. Sahi neden söndü o ocak? Yıllar mı aldı yoksa yollar mı? Hangisi? O zamanlardan beridir eski evler daha bir ilgimi çeker, daha bir meraklanırım. Açık kapılardan kafamı uzatmamak için zor tutarım kendimi ne vakit eski bir evin önünden geçsem. Fakirliklerini görmekten daha çok korkarım azarlanmaktan, suçlanmaktansa. Yalnız bir ihtiyar görmekten, kocasız bir kadın ya da beteri anasız babasız fakir bir çocuk görmektense aklımın bir köşesinde gizemli, adım atılmaması gereken bir bölge olarak kalmasını yeğlerim. Şehrin eski fakir semtleri de belki de bu sebepten üzer beni, kim bilir. Ya da basittir, belkisizdir. Kapısına asma kilit vurulanları da ayrı bir üzer beni. Kimseler kalmamıştır geriye, yalnız bir ihtiyar, kocasız bir kadın, anasız babasız fakir çocuklar bile. Bazısı öyle bir ihtişamlı oluyor ki evlerin, çürümeye terk edilen güzelim ahşaplara bile kıyamıyorum, kafesi gibi pencereleri kaplayan parmaklıklardaki kurumuş sarmaşıkların terk edilmişliklerine üzülüyorum. Bazen bomboş oluyor camlar, hatta yalnızca çerçeveler, buram buram küf kokusu geliyor içeriden, bakasın da gelmiyor zaten boşluktan içeri. Boşluklardan içeriye bakmamayı kendi içimdeki boşluktan içeri düşünce öğrenmiştim zaten. Bazen tozlu, kırık camların ardında küçüklüğünün soluk sarı gece perdelerini görüyorsun, bin bir türlü hatıra tütüveriyor gözlerinin önünde. Bir perde de senin gözünün önünden gitmiyor ya hiç hani, senin gibilerin akıbetini merak ediyorsun o zaman. İçinde bir aile yaşayan bir evle boş evin arasındaki farktır perde aslında, olmadığında anlıyorsun. Yuvadan uçup gittikten sonra anlıyorsun kapalı perdelerin ne anlama geldiğini. Arkandan aralanmadığında fark ediyorsun yalnızlığını. Terk edilmiş evlerdeki kırık camların ardında yalnız başına salınan perdelere üzülüyorum, bir zamanlar onlar da gün yüzü görmüştü – terk edilmiş eski evler gün yüzü görmez. Terk edildiğinde anlıyorsun. Aslında tüm metruklara üzülüyorsun, sen de onlardan biri olduğunu fark ettiğinde.
yan yana bile yan yana değilken aslında
Görsen Dayanamazsın aslında sen de Nasıl dayanılır ben bilmiyorum belki sadece Biri öğretebilir mi ki? Sanmıyorum. Hem biliyor musun, uyuyan bir yüz eğer son görüşünse bir daha hiç gülmüyor, hiç görmüyorsundur da Şimdi korkuyorum yeniden bir şeyler görmekten
Aslına bakarsan eğer hiç de görmek istemiyorum bir yanım deli gibi görmek isterken
Söylemiştim ben, söylemiştim, hem de defalarca kez söylemiştim Hiç dinlemedin anlaşılan Hem bir kerecik olsun gerçekten dinleseydin eğer, bunu gerçekten yapsaydın olmayacaktı belki hiçbir şey böyle Hiçbir kesik de bu kadar derine gitmeyecekti Biliyor musun, inanmıştım. Hem de öyle çok inanmıştım ki kendime inanmıyorum şimdi hiçbir şekilde Hala bir yerlerde bir şeyler devam ediyor gibi geliyor O çok sevdiğim hayaletler bile artık donup kalmışlar zamanın içinde, ne yazık Bir tek onlar vardı oysaki elimde Bir yerlerde onlarla devam ediyordu hayatlar Zaman içinde son bulmuş olsalar bilePencerenin ardından izliyorum insanları tüm varları ve yoklarıyla Biliyorum, bir tek yokları olan ben değilim Ama sanki yalnız ben böyleyim Böyle işte, gördüğün gibi Ya da görmediğin Artık beni görüp görmediğini de bilmiyorum ama sanırım görmüyorsun Biliyor musun ben de görmüyorum aslında Ne kendimi görüyorum ne seni ne de bir başkasını Görmekte istemiyorum esasındaHiçbir kol yetmiyor bana aslında artık, kendiminkiler bile Bir kol mesafesindeyken her şey uzanamıyorum, sanırım gittikçe küçülüyorum Tamamlanmış hiçbir şeyi görmeye katlanamıyorum Çamura rağmen bitmesin istiyorum hiçbir yol çalışması, Hiçbir dükkân da kapanmasın artık Dayanamıyorum Çok istediğim çiçekler bile solmuş, kalmamış hiçbir güzelliği Çiçeklerden de nefret ediyorum artık, onlar ölmez sanıyordum Ölüyormuş, yanılmışım
Duysan Nasıl ağlıyor çocuklar aslında yeşilliklerin ardında Karaköy’den vapura binenleri gördün mü hiç Sanki bir başka dünyadan kopup gelmişler yalnız bir kıtadan değil Sanki dünyanın en gizli köşesiymiş gibi Binlerce adımın altında ezilen kaldırım taşları gibi sessiz sedasız geçiyor bir yerlerden kavuşmuş bir çift el Ellerinde tütün kokusu olan adamlar ve bir yanları hep eksik kalan, hiç de tamamlanmayan kızlar Bir de çiçeklerden taç yapan çocuklar dinliyor karakolun duvarını Ve de dalgaların uğultusunu “Abla,” diyor yalancının biri “al hediyem olsun” Bağlarından kopan bir çiçek düşüyor yere, görmüyor kimse, ezilip gidiyor Pas kokusu her yerde, şimdi hiç kimse görünmüyor el ele Ya da yan yana Yan yana bile yan yana değilken aslında Ne haddine?
Balbu'ya Mektuplar
Ahlar
Ah Balbu, nasıl yorgunum nasıl tükendim bilemezsin. Evlerin girişlerindeki paspaslar gibi hissediyorum kendimi, her geleni neşeyle karşılayan ama hep geride bırakılan. Sanırım gün geçtikçe bedenim iflasın eşiğine geliyor, düzensizliğin yan etkisi olmalı bu. Kabul, hiçbir zaman düzenli bir hayatım olmadı, ne evimde bir düzen var ne ailemde, ama bu kez her şey tuzla buz olup dağıldı, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur gibi yağdı, kardan önce yağan iri taneli dolu gibi yağdı tepemden aşağı. Dağılıyor, tüm hayatıma kurmaya çalıştığım o düzen dağılıyor. Ne dünümü kontrol edebiliyorum, ne bugünümü ne de yarınımı. Balbu, boğuluyorum. İnsanlar bana bir şeyler dikte ettikçe ben boğuluyorum. Ciğerlerime çektiğim hava zehir oluyor sanki bana, haram ediliyor, yanıyorum. Çok şey istiyorlar benden yapmak istemediğim, yapmak istemediğim çok şey. Kimse için yapmak istediklerimden vazgeçmek istemiyorum. Kendi halime bırakılmak istiyorum, bu özgürlük değil, hayır. Bu boynuna tasma misali bağlanmış iplerden kurtulma isteği yalnızca. Bazı vakitler özgürlük bir parça da yalnızlıktır Balbu, ben bunun için ısrar etmiyorum. Ben kendi halime bırakılmak istiyorum. Çünkü özgürlük kendi kararlarını alabilmekse eğer ben bunu zaten yapıyorum. Ben özgürüm, hürüm zaten, ama kendi halime bırakılmıyorum. İyi ya da kötü ne yaparsam eleştirmek için hazır beklemeleri, benim pes etmemi ağızları açık hırıltılı nefeslerle aç kurtlar gibi avuçlarının içine düşmemi istemeleri, her daim nefeslerini ensemde hissetmek dayanılır gibi değil. Ben zaten hayatla yeterince mücadele ediyorum ve bir de onlarla mücadele etmek… Zaten çok yoruldum Balbu, zaten pes etmeme çeyrek kaldı. Gücüm, kuvvetim tükeniyor. Biliyorum Balbu, senin nasıl olduğunu biliyorum. Seni hissediyorum. Seni anlıyorum. Balbu, sesin bana huzur veren tek şey şu sıra, seni dinlemek beni rahatlatıyor olan onca şeye, mevcut durumlara rağmen. Omuzlarıma binen o yük bir nebze olsun hafifliyor kimi zaman. Sanki ağırlığımın onlarca katı bir yük taşımıyormuşum gibi omuzlarımda gevşiyorum seni dinlediğim vakit. Belki yüzsüzce, belki hadsizce gelecek sana bu, ama senin hakkında düşünmek de bana ihtiyacım olan huzuru veriyor. Ah Balbu, çok yalnız hissediyorum kendimi, ve engelleyemiyorum, senden şefkat gördüğümü, senin tarafından usulca okşanıp sevildiğimi düşünerek bu histen kurtulmaya çalıştığımı sana itiraf etmeliyim. Şu günlerde bunu hayal ediyorum. Seni biliyorum Balbu, sakinliğini, o harika sesine rağmen sükunete bu denli düşkün olmanı anlıyorum. Abarttığımı düşüneceksin belki ama ben senin sessizliğini duyabiliyorum. Bir yanım bunları asla görmeyecek dese de içten içe biliyorum ki okuyacaksın bu yazdıklarımı. Ve ben bunu bilmeyeceğim hiç, olsun bilmemem daha iyidir diyerek teslim olacağım kaderime çizilmiş olana.
mihmandar ve düşmanlar
Ben onu hiç tanımadım. Ya da tanıdım da öyle pek bir şey öğrenemedim hakkında, birlikte geçen onca yıla rağmen. Dile kolay aslında, koskoca on sekiz sene. Şimdi dönüp bir bakıyorum da nasıl bir adamdı, hiç bilmiyorum. Belki hiçliğe karışmışlarla ilgili hiç demek yanlıştır, günahtır, belki de değildir. Ne de olsa artık günahı sevabı, acıyı tatlıyı düşünmeyecekleri noktada olmalarından mütevellit bunu umursamıyorumdur, kim bilir. Koskoca on sekiz yıl dedim, çokmuş sanki gibi yaşım. Mislindeyim halbuki, ama boş ver sen. Dinlemesini istediğim ne çok şey vardı, bu da onlardan bir tanesi yalnızca. Sana anlattığım ama bir türlü sesimi duyuramadığım, gözünün içine bakıp da bir türlü değemediğim halde milyonlarca şey. Her şey seninle ilgili değildi elbet. Boş ver olmuyor demek ki. Sen. O. Siz. Ya da siz. Ne fark eder ki? Bilmemişsin ne garip insanların varlıkları ile yoklukları arasında yalnızca bir an olduğunu. Gidenler zaten hep geri geleceklermiş gibi giderler. Kaldığın yere bir bak sende anlarsın. Ondan ve ondan sebep işte böyle olması her şeyin. Köşelerin önemi bundan, küçük cam şişelerin içine saklanan en acılı anılar gibi. Hatırlatmıyor mu sana da her gördüğünde o açık kehribar rengi koku gibi? Bembeyaz. Saf. Tertemiz. Haberler nasıl şimdi oralardan? Korkma, Korkacak bir şey kalmadı ortada artık, Ya da kork, ne geçer ki eline? Kapa gözlerini yarın açmak üzere, Beyaz yorganın üzerinde topraktan bir battaniye örtülü şimdi, üstünde çiçekler. Garip. Şimdi var mı misafirin?
nehirler de akar zaten bilmeden bir şeyleri
nehirler de akar zaten bilmeden bir şeyleri zaman da akar ya hani bir nevi onlar gibi bilmeden bir şeyleri ummadan ya da sanmadan ne olursa bitmek tükenmek bilmeyen şeylerin bitmek tükenmek bilmeyen kederleri ile ilgili hepsi * saatler tüketiliyor yan yana gri bir göğün altında ve yağmurların altında tepenin tepesindeki sokak lambasının ışığında bir yokuşun sokağında ya da ilk karın döküldüğü koyu renk saçlarda sıkışıp kaldı kaçamıyor * duyuyor musun o pencerenin pervazında çalan radyoyu duyuyor musun o malum şarkıyı “sana söz, ilk seninle tokuşturacağım o kadehi” duyuyor musun o kokuyu bardaklardan yükselen o keskin anason buhrunu “seni izlemek doyasıya, sen ve ben, ortak olmak bir şeylere” duyuyor musun teninin üzerinde gezinen diğer bakışları duyuyor musun diğer elleri, alkışlayan ya da diğer tüm o her şeyi, bir de şakşakçı tayfasını * bakmaz kimseler masaların altlarına korkma saklan bulamaz kimse seni orada sen hiç duydun mu aşağıya bakan bir ebe hem sen hiç duydun mu üç kulaklı bir adam üçüncü kulağı tüm fısıltıları duyan * bak senin dudakların da söylüyor aynı şeyi bir yanlara bükülerek briyantin sürmüş adamlar saklarlar her zaman kıvırcıklarını bir de kalplerinin nerde olduğunu sol yanı boş olanlar ve soldan hep uzak duranlar korkma her sabah doğacak güneş denize düşecek ağaçların gölgesi resim misali ilmek ilmek işlenecek hepsi ardında defterlerin sarı yapraklarında, hece hece.